VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA TEVBE SURESİ 13. VE 15. AYET-İ KERİMELER
Yeminlerini Ve Ahidlerini Bozan Müşriklerle Savaşmaya Teşvik
13- Andlarını bozan, o peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve bununla beraber sizinle savaşa ilk olarak kendileri başlayan bir kavim ile savaşmaz mısınız? Onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin kimselerseniz, korkmanıza daha lâyık olan Allah’tır.
14- Onlarla savaşın ki Allah, ellerinizle onları azaplandırsın, onları rüsvay etsin. Size onlara karşı galibiyet versin. Mümin bir kavmin gönüllerine şifa versin.
15-Kalplerindeki gazabı gidersin. Allah kimi dilerse, ona tevbe nasip eder. Allah hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
Açıklaması
Bu ayet, yeminlerini ve anlaşmalarını bozan müşriklerle savaşa teşvik etmektedir. Bu, yüce Allah’ın ayette zikrettiği üç sebepten dolayıdır.
1- Ahdi bozmaları: Onlar, üzerine yemin ettikleri andlaşmalarmı bozdular. İbni Abbas, Süddî ve Kelbî’ye göre bu ayet, Hudeybiye andlaşmasından sonra yeminlerini bozan ve Huzaa’ya karşı Bekir Oğullan’na yardım eden Mekke kâfirleri hakkında nazil oldu. Bu, ahdini bozanlarla savaş, başkalarına ders olsun diye diğer kâfirlerle savaşmaktan daha uygundur.
Bozdukları andlaşma ise, Hudeybiye barışıdır. Kureyş, müttefikleri Bekir Oğullarına, Hz. Peygamber’in müttefiği Huzaa’ya karşı bir gece, Mekke yakınında Hecir suyu üzerinde yardım etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Kureyş’in üzerine yürüdü. Hicri 8. yılın Ramazan ayının yirmisinde Mekke’yi fethetti.
2- Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkarılması: Kureyş Hz. Peygamberi Mekke’den çıkarmayı, ya da hapsetmeyi -böylece onu hiç kimse göremeyecekti- ya da her kabileden birtakım kimselerle öldürtmeyi -kim vurduya gitsin diye- düşündü. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Hani bir zaman o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, ya da seni çıkarmaları için tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kurarlarken, Allah da bu tuzağın karşılığını kendilerine veriyordu. Allah, tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır” (Enfal, 8/30); “Rabbiniz Allah’a iman etmeniz sebebiyle, Peygamberi ve sizi çıkarmışlardı” (Mümtehine, 60/1); ‘Yakında seni neredeyse bu yerden çıkarmak için herhalde rahatsız edecekler” (İsra, 17/76).
3- Savaşı onların başlatmaları: Kervanın kurtulduğunu bildikleri halde, Hz. Muhammed(s.a)’in ve beraberindekilerin kökünü kazıyacaklarını söyleyerek Bedir Günü, müminlerle savaşa ilk önce onlar başladılar. Uhud, Hendek ve diğer savaşlarda da, durum aynı oldu.
Allahü Teâlâ savaşmayı gerektiren bu üç sebebi belirttikten sonra, buna dört şey daha ekliyor:
Birincisi: Savaşı gerekli kılan şeyleri sayma ve açıklama.
İkincisi: Hücuma teşvik ve tahrik. Nitekim bir kimse diğerine: Düşmanından korkuyor musun, çekiniyor musun? dese, bu söz tahrik ifade eder. Üçüncüsü: Allahü Teâlâ’nın kendisinden en çok korkulacak varlık olması. Çünkü O, beklenen zararı -öldürülme- uzaklaştıracak mutlak kudret sahibidir. Dördüncüsü: Eğer inanıyorsanız, iman, insanı harekete sevkeden bir kuvvettir. İşte bu yedi şey, o yeminlerini bozan kâfirlerle savaşılmasım gerektiren şeylerdir.
Cenab-ı Hak, bu sebepleri açıkladıktan sonra, onların müşriklerden korkmasını yadırgayarak azarlamış ve: “Onlardan korkuyor musunuz?” buyurmuştur. Yani, bundan sonra onlardan korkarak ve çekinerek, onlarla savaşı terk mi ediyorsunuz? Eğer onlardan korkuyorsanız, Allah korkulmaya daha çok lâyıktır. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bana inanıyorsanız, ben onlardan daha çok korkulacak olanım. Çünkü imanm şartı, başkasından değil, sadece Allah’tan korkmaktır. Fayda ve zarar vermek onun elindedir.
Bu ayet, yalnızca Allah’tan korkan müminin, savaş hususunda insanların en cesuru ve cüretkârı olduğuna işaret ediyor.
Allahü Teâlâ savaşı caiz kılan şeyleri ve savaşın hikmetini zikrettikten sonra, açık bir emirle müminlere savaşı emrederek şöyle buyuruyor: “Onlarla savaşın ki, Allah onları azablandırsın.” Yani ey müminler! Onlarla savaşın. Bu emir, bütün müminler hakkında geneldir. Eğer siz onlarla savaşırsanız, sizin vasıtanızla Allah onlara azap eder. Öldürülme, esir edilme ve yenilgiyle onları küçük düşürür. Onlara karşı size yardım eder. Mümin bir zümrenin -Mücahid’in dediğine göre bunlar, Peygamber (s.a.)’in müttefîğî Huzâa oğullandır- göğüslerine ferahlık verir. Bu, müşriklerin zulüm ve haksızlıkları, şiddetli eziyetleri sebebiyle, onlara karşı müminlerin kalblerinde besledikleri kini ya da onlarla karşılaştığınız zaman şiddetli isteksizlikten dolayı kalblerinizde bulunan gazabı giderir. “Gönüllerine şifa vermek” le, “kalplerin öfkesini gidermek” arasındaki fark, birincisinde, Allah’ın onlara verdiği sözden sonra, bekledikleri yardımı gerçekleştirmek suretiyle sevindirmek; ikincisinde meydana gelen eserleri gidermektir.
İbni Abbas (r.a)’a göre, onlar Yemenli ve Sebe’li kimselerdir. Mekke’ye gelip müslüman oldular. Mekkelilerden büyük eziyet gördüler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.)’e şikayet etmek üzere adam gönderdiler. Resulullah (s.a.) onlara şöyle buyurdu: “Sevinin. Çünkü ferahlık yakındır.”
Sonra Cenab-ı Hak: “Allah kimi dilerse, ona tevbe nasip eder…” buyuruyor. Bu, yeni bir söze başlamaktır, Mekkelilerden bazılarının küfürden tevbe edeceğini haber vermektedir. Nitekim bu, fiilen gerçekleşmiştir. Onlardan Ebû Süf-yan, İkrime b. Ebî Cehl ve Süleym b. Ebî Amr gibi bir kısmı, çok iyi birer müslüman oldu. Bu cümlenin yeni bir söze başlangıç yapılmasının sebebi, savaşın tevbeye sebep olmamasıdır. Çünkü, Allah’ın dilediği kimse için savaş olmadan da her halükârda tevbe olabilir.
Allah kullarına yararlı olacak şeyi en iyi bilendir. Kevnî ve sert sözlerinde, işlerinde hikmet sahibidir. Dilediğini yapar, istediği hükmü verir. Asla zulmetmeyen, adil hüküm sahibidir. Ancak hikmetinin gerektirdiği şeyi işler. Her insanı, dünya ve ahirette, işlediği hayır ve şerre göre cezalandırır veya mükâfatlandırır.
Bu, ilâhî kudretin gerektirdiği sebepler ve etkenlerle, insan kabiliyetinin bir halden diğer hale değiştiğine delildir.[1][13]