sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

HOCA TALEBE İLİŞKİSİ – 3

Ocak 15, 2026 11:59
9
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

HAMD ALEMLERİN RABBİ MELİKİ OLAN ALLAH (C.C)’A MAHSUSTUR. SALAT VE SELAM ÖNDERİMİZ ÖRNEĞİMİZ HZ. MUHAMMED (S.A.V)’E OLSUN.

Talebenin vazifelerinden öne almaları gerekenlerden İmam Gazalinin ifadeleri ile devam edelim inşallah.

  1. İlim isteyen bir kimse, ilk zamanlarda, ihtilaflı konulara kulak vermekten çekinmelidir. Üzerinde ihtilaf olan şey ister dünya ilmi olsun, isterse ahiret ilmi… Çünkü ihtilaflı konular, ilme yeni muhatab olan talebenin aklını karıştırır, zihnini bulandırır, görüş hususundaki iradesini zayıflatır. İdrak ve itidal yönünden ümitsizliğe düşer.

İlim denizinin başlangıcında olan kimseye uygun düşecek hareket, hocası yanında makbul bir mertebeye çıkmaktır. Doğru, güzel ve bir tek yolu adamakıllı öğrenmektir. Bunu öğrendikten sonra, mezhepler arasındaki fikir ayrılığına kulak verip, bu ihtilafların inceliklerini keşfetmeye bakmalıdır. Şayet hocası bir görüşün tek başına savunucusu değilse ve hocasının adeti, mezheplerin görüşünü olduğu gibi nakletmek, bunların görüşleri hakkında leh ve aleyhdeki delilleri serdetmek ise, böyle bir hocanın sohbetinden sakınmalı ve yanından uzaklaşmalıdır. Zira böyle bir hoca, insanı irşad etmekten ziyade dalalete sürükler. İki gözü kör olan bir adamın körlere yol göstermesi mümkün müdür? Müstakil görüş sahibi olmayan bir kimse cahildir, cahil bir insanın ilim verebilmesi ise mümkün değildir.

Tahsile yeni başlayan bir talebeyi, ihtilaflı ve şüpheli konulardan uzak tutmalıdır. Onu böyle konulardan menetmek, tıpkı yeni müslüman olan bir insanı, eski arkadaşları, milleti ve kafirlerden uzak tutmaya benzer. Aklı ve idraki sağlam bir talebenin ihtilaflara dalmasını ve şüpheli konulara girmesini teşvik etmek ise, adeta imanı kuvvetli bir insanın kafirlerle haşır-neşir olmasını temin etmeye çalışmak gibidir. Bu sır ve hikmete binaendir ki, korkak bir kimsenin kafir saflarına hücum etmesi yasaklanmış; fakat bahadır bir kişinin ise, aksine, taarruz etmesi teşvik edilmiştir. Bu incelikten haberdar olmayan zayıf kimseler, imanı sağlam insanlar için yapılması caiz olan ve teşvik edilen kolaylığın kendileri için de caiz olduklarını zannederler. Bunlar bilmezler ki, kuvvetli insanlarla zayıf insanların yapacakları şeyler başkadır. Çünkü kuvvetli ile zayıf arasında büyük fark vardır.

Bir âlim şöyle buyurmuştur: ‘Beni ilk gören dost, sonradan gören zındık oldu zanneder’. Çünkü neticede ameller insanı içe yöneltir; farzlar hariç, bedeni ameller tamamen durur. Bu durumu görenler atalet, tembellik ve ihmalkarlık zannederler. Aslında durum onların gördüğü gibi değildir. Belki o, kalbî amellerin en faziletlisi olan zikirle ve müşahedeyle meşguldür.

Zayıf bir kimsenin, zahirde düşüş gibi görünen büyük insanların haline ve hareketine kendini uydurması, tıpkı bir miktar necasetin bir testi suya veya bir okyanusa karıştırılmasına benzer. Biraz necaset testideki suyu necis yapar, ama okyanusu asla! İşte zayıf bir kişinin hali ‘Madem ki o necis olmuyor, ben de necis olmam’ diyen testinin haline benzer… Halbuki bu insanda birazcık idrak olsaydı, azıcık bir necasetin okyanusun istilasıyla onun sıfatına dönmüş olacağını bilmesi lazımdı. Kendi testisine düşen necaset ise, testiyi kendi sıfatına dönüştürür; bu çok açık görülen misallerden biridir.

Bu hikmeti ifade etmek için, Allah Teala’nın, Rasûlü’ne vermiş olduğu bazı ruhsatları diğer kullara vermediğine işaret edebiliriz. Başkalarına dört kadından fazlasıyla evlenme mübah kılmadığı halde Allah’ın Rasûlü’ne bu hususta ruhsat verilmiştir: Hatta dokuz kadınla evlenmesi kendisine mubah kılındı…

 Zira ondaki kuvvet, dokuz kadına adil davranabilmesi için yeterliydi. Onda bulunan kuvvet kaç kadın olursa olsun, zulme uğratmayacak derecedeydi. Hz. Peygamberden başkaları ise bu kuvvetten yoksun oldukları için; Rasûl’ün tatbik ettiği adaletten birazını bile tatbik etmekten mahrumdular, onun için kadınlar arasındaki geçimsizlik, onları yiyip bitirir; hatta onları memnun edebilmek gayreti, maazallah insanı Allah’a bile isyan ettirebilir.
Melekleri, demircilerle kıyas eden bir kişi hiç felaha kavuşabilir mi?

  1. Talebe, faydalı ilimleri, hiç birinden fedakarlık yapmadan öğrenmeli ve her birinden kendi maksadına yardım edecek derecede istifade etmeye bakmalıdır. Şayet ecel kendisine mühlet verirse, o ilimlerde de derinleşmeye bakmalıdır. Şayet onların hepsiyle birden meşgul olmak imkanına sahip değil ise, kendisine daha uygun olan birisinin üzerinde çalışıp, onu elde etmeye bakmalıdır; diğerlerinin de güzel yanlarını almak şartıyla… Zira ilimler birbirine bağlıdır ve biri diğerine yardımcıdır. Tam manasıyla meşgul olmak imkanı bulamadığı ilimler hakkında birazcık olsun haberdar olması, en azından onların aleyhinde bu lunmasına mani olur. Çünkü insanın en kötü tarafı, bilmediğine düşman kesilmesidir.
    Allah Teala, kişinin bilmediğine düşman kesildiğini şöyle ifade buyuruyor:
    Bir de kafirler iman edenler hakkında şöyle dediler: ‘Eğer o (peygamberin dini) iyi olsaydı bizden evvel (fakirler ve biçareler) ona koşmazlardı. Böyle demek suretiyle maksatlarına erişemeyince de (Kur’an’ı inkar etmek için) şöyle diyecekler: ‘Bu Kur’an eski bir yalandır’.(Ahkaf/11)

Şair, bu hakikati ne güzel dile getirmiş: ‘Hasta ve buruk ağızlı birine, en tatlı su bile acı gelir’.

İlimler derecelerine göre, ya insanoğlunu Allah’a götürür veya onun gidişatına bir bakıma yardım ederler ki, bunun da hedefe yaklaştırma ve uzaklaştırma açısından birçok mertebeleri vardır. Bu ilimleri bilenler adeta hudutta nöbet bekleyen askerler gibidir. Her birinin ayrı mertebesi vardır. Eğer o mertebelerden Allah Teala’yı razı etmek kastediliyorsa ona göre sevaba nail olunur.

  1. Talebe birdenbire ilmin herhangi bir dalma dalmaya bakmamalıdır. Derinliklere inebilmek için gerekli tertibe riayet etmeli ve ilk önce en önemli noktadan işe başlamalıdır.

Çünkü insanoğlu bütün ilimleri bir ömre sığdırmaya muktedir değildir; öyleyse akıllıca hareket etmeli ve herşeyin en güzelinden işe başlamalıdır. Başladığı işin azıyla iktifa edip, bütün gücünü kendisine kolay gelen herhangi bir ilme sarfetmelidir.

İlimlerin en şereflisi de ahiret ilmi olduğundan böyle bir kişi, gücünü, bu ilmi öğrenmeye sarfeder. Pek tabii olarak ahiret ilmi ile kasdettiğimiz, muamele ve mükaşefe ilimleridir. Muamele ilminin hedefi mükaşefedir. Mükaşefenin hedefi ise Allah’ı bilmektir. Ben ahiret ilmi derken halkın anladığı itikad meselelerini kasdetmiyorum. Halk tabakasına, o meseleler ister ecdadından intikal etsin, isterse yeni çıkmış olsun netice birdir.

Ahiret ilminden gayem, kelam ilminin yazışma yolu ile hasımların desiselerinden kelamı korumak için va’z edilen mücadele yolu değildir. Bu sözdeki gayem, Allah tarafından mücahede vesilesiyle içi kötülüklerden temizlenmiş bir kimsenin kalbine atılan nûrun meyvesi ve semeresi olan yakîn ilmidir. Öyle ki, kişi bu yakîn sayesinde Ebubekir Sıddîk’în mertebesinden payesini alsın. Hz. Ebubekir ki (peygamberler hariç) bütün kainatın imanı terazinin bir kefesine, onunki öbür kefesine konsa, onunki ağır basardı. Buna Allah’ın Rasûlü bizzat şehadet etmektedir. Benim telakkime göre, halkın inancı ile kelancının inancı arasında hiçbir fark yoktur. Fakat “kelamcılarm tertib ve tahririne kelam adı verilerek halkın inancından ayrı bir havaya büründürülmüştür o kadar…

Şayet kelamcının gayreti yüksek derecelere çıkmaya vesile olsaydı, bunlardan mahrum olan Ömer, Osman, Ali ve diğer bütün sahabîlerin bu derecelerden mahrum kalmaları gerekirdi. Hz. Ebubekir’i (r.a) diğer sahabîlerden üstün yapan kelam değil, kalbinde bulunan ve katiyyen sarsılmayan imam elde etmesidir. Bu gerçekleri Hz. Peygamberden (s.a) dinleyip ehemmiyet vermeyenler ve bildiklerini okuyanlar, ne garip in sanlardır!..

Bu garipler ‘Bütün bu sözleri sûfîler uydurmuştur, bunların hiçbiri akla uygun düşmüyor, onun için böyle sözler hakkında teenniyle hareket etmeli veya bunlara hiç itibar etmemelisin’ diyerek sermayeni zayi ederler ve böylece işin içinden çıkmış oldukları vehmine kapılırlar.
O halde ey hakkı aramaya talib olan kişi! Kurtuluşu, fakih ve kelamcılarm vakıf olamadıkları sırları aramaya koyulmakla elde edebilirsin. Bilmiş ol ki, bunu bulabilmen için çok gayret sarfetmen gereklidir.

Kısaca, ilimlerin en şereflisi ve bütün ilimlerin hedefi marifet ilmine sahip olmaktır. Bu marifet ilmi öyle bir deryadır ki, onun derinliğine hiçbir zaman vakıf olunamadığı gibi, idrak ile de ölçülemez… Bu derinliklere ancak en yüce peygamberler varabilir. Sonra veliler, onları takiben de bu yüce kişilerin ardından giden alimler bu derecelere varırlar.
Rivayet edilir ki, bir mabedde iki hakimin heykeli bulunmuş. Birinin elindeki levhada şunlar yazılıymış: ‘Sen her şeyi iyi bildiğini zannediyorsun. Unutma ki, Allah’ı ve herşeyin yaratıcısı ve bütün eşyanın yaratıcısı olan kudreti idrak etmeden Her şeyi tam manasıyla bilemezsin!’
Diğerinin elindeki levhada da şunlar yazılıymış: ‘Allah’ı bilmeden evvel, susamışca her şeyi içerdim; fakat Allah’ı bildikten sonra susuzluğum bir daha geri gelmemek üzere kaybolup gitti’.

VELHAMDULİLLAHİRABBİLALEMİN

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.