sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

MEKKE’NİN FETHİ | Siyer Programı – 50.Bölüm

MEKKE’NİN FETHİ | Siyer Programı – 50.Bölüm
Şubat 7, 2026 15:29
15
A+
A-

MEKKE’NİN FETHİ

Tarih: Olay, Hicret-i Nebeviyye (s.a.v.)’nin sekizinci yılı, Rama­zan ayı içinde oldu.

Sebeb: Benî Bekr’den bir grup insan Kureyş’in ileri gelenleriy­le; Huzâa kabilesine karşı kendilerine silâh ve asker yardımı için müzakerede bulundular. (Huzâa ise, Hudeybiye’de müslümanların taraflısı olmuştu). Müşrikler buna evet dedi. Bir grup ileri gelen müşrik de, yüzlerini örtüp kendilerini gizleyerek onlara yardıma koştu. Aralarında Safvan bin Ümeyye, Huveytıb bin Abdüluzza ve Mikrez bin Hafs olup; silâh, malzeme ve köleleriyle Benî Bekr’i des­teklediler. Vetir denilen yerde (Huzâalıların yurdu) onlarla çarpı­şıldı. Huzâalılar gafil avlanmıştı. Çünkü barış taraflısı olarak emin­diler. Bir gecede yirmi ölü vermişlerdi… Bunun üzerine Huzâalı Amr bin Salim kırk kişilik süvariyle yola çıkıp, Resûullah’a geldi. Durumu haber verdi. Uğradıkları felâketi anlattı.

Bu kişinin (şiirle) anlattığı durumu dinledikten sonra Resûlul-lah (s.a.v.) ridâsını toplayarak kalktı ve «Benî Kâab’a (yâni Huzâ-alılara) yardım etmezsem, yardımsız kalayım… Kendime ve yakın­larıma yardım eder gibi hem de…» Ve devam etti. «Şu bulutun yağ­dırdığı gibi yardım edeceğim!…[1][64]».

Kureyş hemen de yaptıklarının yanlışlığını kavradı. Ebû Süf-yân bin Harb’i, Resûlullah (s.a.v.)’a anlaşmayı yenilemesi ve müd­detini uzatması için gönderdiler. Ebû Süfyân, Resûlullah’a gelip du­rumu anlattı ise de ondan bir cevap alamadı ve iltifat göremedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e gitti. Resûlullah’a varıp aracı olmasını istedi. O da, ben bunu yapamam diye savdı. Ebû Süfyân daha sonra, Ömer Îbni’l-Hattâb’a başvurdu. O da: Ben mi – Resû-lullah (s.a.v.)’a- gidip sizin için şefaatçilik yapacağım? Vallahi hiç­bir şey değil, bir karınca yavrusu bulunsa onunla size karşı sava­şırım» diye cevab verince: Ebû Süfyân pişman ve yenik halde Mek-ke’iye eli boş döndü.

Öte yanda ise Resûlullah (s.a.v.î hazırlığa koyuldu. Ama mes’-ele gizli tutuluyordu. Ve şöyle duâ ediyordu:   «Yâ Rab, beni, Kureyş’in gözünden sakla, gözlerini kör et. Bizi, iş olup bittikten sonra görsünler ancak!…[2][65]».

Resûlullah ordugâh kurunca da, Hâtıb İbn Belta’a müslüman-ların saldırısına karşı uyanık olsunlar diye Kureyş’deki akrabaları­na bir mektup yazmıştı.

Hz. Ali (r.a.) der ki; Resûlullah beni, Mikdat ve Zübeyr’i gön­derdi. Bize gidip «Hah» bahçesi denen yerde bir kadının elindeki mektubu almamızı emretti. Hz. AH diyor ki: Atlarımızla sür’atlice gittik, o bahçeye vardık. Gerçekten b.r kadın var. Biz mektubu çı­kar deyince, inkâr etti. Mektup yok dedi. Çıkar mektubu, yoksa el­biseni soyup arayacağız deyince, saç örgülerinin arasından çıkar­dı. Mektubu Resûiullah (s.a.v.)’a getirdik. Bir de baktık ki; Hâtıb bin Belta’a, Resûlullah’ın hazırlıklarını Mekke müşriklerine, Kureyş-lilere bildiriyor…»

Resûlullah (s.a.v.): «Bu ne oluyor Hâtıb?» deyince Hâtıb:

—  Yâ Resûlâllah (s.a.v.)! Beni cezalandırmada acele etme, an­latayım :

Ben Kureyş asıllı değil, onlara sonradan katılmış, yâni kölelik­ten gelme mevalidenim. Halbuki, sizin çevrenizdeki öbür muhacir­lerin herbirinin Kureyş arasında akrabaları var. Orada ailesi v.s. bulunanları o akrabaları hep himaye eder, mallarını korur. Benim ise orada bir yakınım yok ki, orada bulunan ev halkımı korusun. Bunu yapmakla ,onlar nezdinde, yakınlarımı korumaları için bir ih­tar yapmış olacağımı umdum. Yoksa ben bunu yapmakla hâşâ di­nimden dönmüş değilim. İslâm’dan sonra da asla küfre rıza göster­mem.

Resûlullah bunun üzerine yanındakilere; doğru söyledi, buyur­du. Ömer (r.a.î söze katılıp; yâ Resûlâllah, bırak da şu nıünafıkın boy­nunu vurayım, diye çıkışınca:

—  «O Bedir’de bulunmuş bir kişidir. Ne bilirsin, belki de Allah Bedir mücâhidlerini tamamen serbest bırakmış; sizi tamamen afvet-tim, istediğinizi yapın demiştir?» buyurdu. Ve bu hâdise üzerine Ce-nâb-ı Hak şu âyetleri inzal buyurdu: *Ey inananlar, benim ve sizin düşmanınız olan kimseleri asla dost edinmeyin  Onlara sempati bes­lemeyin, yardım etmeyin. Halbuki onlar, size gelen Hak nizamımı reddediyor…» Buradan ta: «O normalden sapık yola girmiş olur…» kısmına kadar.[3][66]

Resûlullah (bu sefer esnasında) Kelsum bin Huseyn’i Medine’ye vekil bıraktı. Ve Ramazan’m onuncu Çarşamba günü ikindiden son­ra hareket ettiler. Resûlullah (s.a.v.) çevre kabilelerine de gözcü ve elçiler çıkardı. Elsem oğulları, Gıfâr oğulları, Müzeyne oğulları, Cü-heyneliler ve ötekilere. Hepsi de Zahran’da buluştu. Burası Mekke -Medine arasında b’r yer. Müslümanların sayısı onbini buluyordu. Henüz Kureyş’in hiçbir şeyden haberi yoktu. Ancak, Ebû Süfyân”-ın Medine’den yenik dönmesinden ötürü bir sürprizle karşılaşa­caklarım umuyorlardı. Bu yüzden de, Ebû Süfyân, Hakîm bin Hı-zâm ve Bedii bin Varaka’yı Resûlullah (s.a.v.)’dan haber toplamak üzere göndermişlerdi. Bu hey”et, Merrizzahran’a varınca, muazzam bir ateş gördüler. Onlar aralarında bu (dağı taşı dolduran) ateşin ne olduğunu tartışa dursun; Resûlullah’ın ileri gözcüleri onları yakaladı­lar. Resûlullah (s.a.v.) in huzuruna çıkardılar. Ebû Süfyân orada müslüman oldu[4][67].

İbn İshâk, Abbas (r.a.) ‘dan Ebû Süfyân’ın İslâm’a girişinin taf­silâtını şöyle anlatıyor: Sabah olunca, onu alıp Resûlullah’a getir­dim. Resûlullah (s.a.v.) onu görünce-. «Yazık sana, Allah’tan başka ilâhın olmadığını anlaman için zaman gelmedi mi?» buyurdu. O da: «Vallahi galiba öyle. Çünkü Ondan başka ilâh bulunsa beni birta­kım zararlardan korur, fayda verirdi» dedi. Resûlullah yine: «Ya­zık sana Ebû Süfyân, hâlâ benim Allah elçisi olduğumu kavraya-madın mı?…» buyurdu. O da şöyle cevab verdi: Anam, babam sana feda oslun, senden daha merhametli, güzel huylu ve akrabasını gö­zeten birini tanımadım. Ama ne var ki, benim içimde hâlâ ufak da olsa bir tereddud var…

Bunun üzerine Abbas ona çıkşti: Yazık be, müslüman öl, şehâ-det getir de «Allah’tan başka ilâh olmadığıı, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğunu söyle, başın vurulmadan önce!..

Denir ki, o an gerçekten şehâdet getirip müslüman oldu. Yine Abbas (r.a.) der ki: Dedim, yâ Resûlâllah, Ebû Süfyân övünç ve­ren şeyleri sever, ona bir iltifatta bulun. O da: «Tabiî, dedi, o hal­de Mekkelilerden kim Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa emniyette ola­cak. Yine kim evine kapanır oturursa, kim Kabe’ye sığınırsa emni­yettedir…»

Daha sonra, Resûlullah Mekke’ye doğru harekete başlarken Hz. Abbas (r.a.)’a dedi ki, «Ebû Süfyân’ı götür ana geçidin ağzında durdur. Allah’ın ordusu önünden geçerken seyretsin.» Abbas (r.a.) der ki: Aldım onu, götürüp vadinin dar boğazında durdurdum. Tam Resûlullah’ın dediği gibi. Ve kabileler bölük bölük bayraklarını çe­kip geçmeye başladılar. Her kabile geçince; yâ Abbas bunlar kim? diye soruyor, ben de, meselâ bu Süleym oğullarıdır diye cevap ve­riyorum. Bu sefer o; SüleymUerle aramda mes’elemiz yok diyor…

Böyle geçiş devam etti. Nihayet Resûlullah (s.a.v.) başlarında olduğu halde Ensâr ve Muhacirlerden oluşan bir alay geliyor. Âde­ta baştan ayağa demirle donanmışlar gibi. Ebû Süfyan: «Sübhânal-lah ey Abbas, kim bunlar?» diyordu. Ben de, işte Resûlullah, Mu­hacir ve Ensâr arasında değil mi. O da, bu güce kimsenin karşı dur­ma ihtimali yoktur. «Ey Ebâ Fadl (Hz. Abbas’ın lâkabı), yeğenin çok büyük melik olmuş..» deyince, onu uyarıyordum; hey Ebâ Süf-yân, bu meliklik değil nübüvvettir diye. Ve hemen Ebû Süfyan dü­zeltiyor: «Evet, tabii öyle…[5][68]».

Daha sonra Abbas (r.a.) diyor ki, kavmini kurtar.. Ve Ebû Süf-yân konuşuyor. Resûlullah oraya ulaşmadan Mekke’ye girip son se­siyle bağırıyor: Hey Kureyşliler, işte gelen Muhammed’dir. Öyle bir güçle geliyor ki karşı koymaya imkânımız yok…

Bu durumda, kim Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa emniyette ola­cak. . Fakat karısı Hind onu karşılıyor, onu sakalından tutup; şu kocamış alçak bunak herifi öldürün, diyordu.. Ebû Süfyan ise yine onlan uyarıyor: Aman, İlişleriniz sizi aldatmasın, sakın. O öyle bir güçle geliyor ki, asla karşı duramazsınız. Çıkar yol, Ebû Süfyân’ın evine sığınıp emniyete ermektir.

Allah kahretsin seni diyorlar, senin evinde ne var ki bizi kur­tarsın?… O bu sefer de, kim evine kapanır oturursa yine emin olur. Kim Beyt’e sığınırsa emniyette olur. Bunun üzerine halk dağılıyor. Kimi evlerine, kimi Mescid-i Haram’a gidiyor[6][69].

Ordunun boğazı geçmesi esnasında, Sa’d Ibn Ubâde’nin, Ebû Sûf-yân’a «Bugün destan günü. Bugün Kabe’nin helâl olduğu gün…» yol­lu bir şey söylediği haberi Resûlullah (s.a.v.)’a ulaştı. O bu sözü tas­vip etmedi. Ve şöyle tenkid etti: «Bugün aksine rahmet günü, bugün Kabe’nin şerefini Allah’ın yücelttiği gündür!..»

Ardından da birlik komutanlarına kesin emir verdi; kimseyle savaşılmayacak, sadece karşı duranlarla…[7][70].

Ne var ki altı erkek, dört kadının da, nerede bulunursa öldü­rülmesini emretmişti. Bunlar: İkrime bin Ebî Cehl, Hebbar bin el-Esved, Abdullah bin Sa’d Ebi Şerh, Mikyes bin Sababetü’l-Leysî, Hu-veyris bin Nukayz, Abdullah İbn Hilâl, Hint binti Utbe, Amr îbn Hişâmın cariyesi Sâre, Fertena ve Kureyna adlı, İbn Hilâl’in şar­kıcıları… (ki bu iki câriye hep Resûlullah (s.a.v.)’ı hicveden şarkılar söylerlerdi)[8][71]

Resûlullah (s.a.v.) Mekke’ye üst taraftan (Ki’da) giriyordu. Hâ-lid bin Velid’e de şehrin alt tarafından (Kûdâ) girmesini emretmiş­ti Öbür müslümanlar da hep ta’Um edilen yerlerden şehre girdiler. Ba girişte hiçbir mukavemetle karşılaşmamışlar, ancak Hâlid bin Ve­lide rastlayan îkrime bin Ebî Cehl ve Safvan İbn Ümeyye grubu çarpışmaya tutuşmuş; Kureyş’ten yirmi dört kişi, Huzeyl kabile­sinden de dört kişi ölmüştü. Resûlullah (s.a.v.) uzaktan kılıçların parıltısını görünce, durumu soruşturduğunda, Hâlid İbn Velid’in savaştığı haber verilince: «Allah’ın takdirinde bir hayır vardır el­bette..[9][72] » buyurdu.

îbn îshâk, Abdullah İbn Ebî Bekr’den, Hakim de Enes’ten riva­yet ediyor ki; Resûlullah (s.a.v.) Zituva’ya gelince, bineği üzerin­de, başında Yemen işi bir Sarığıyla bulunuyordu. Başını Allah’ın hu­zurunda eğmiş, Fethi kendisine nasib etmesinden ötürü minnet ve şükranını bildiriyordu. Öyle ki, neredeyse sakalının ucu hayvanın yelesine değiyordu.

Buhârî’nin, Muâviye bin Kurre’den rivayetinde der ki, Abdul­lah tbn Muğaffelden duydum: «Mekke fethinin ilk gününe baktım Resûlullah (s.a.v.) devesinin üzerinde, Fetih sûresini yüksek sesle okuyor. Eğer halk çevreme toplanmasa, ben de onun gibi yüksek sesle okuyacaktım.

Resûlullah (s.a.v.) Mekke’ye girer girmez Kabe’ye yöneldi. O zaman Kabe çevresinde 360 kadar put sıralanmıştı. O elinde öd ağa­cından asâsıyla, birine önden, birine arkasından dokundukça, patır patır yüz üstü düşüyorlardı. O da, «Hak geldi, bâtıl zail oldu» buyuruyordu. Yine, «Hak geldi, artık bâtılın açığa vurması veya tekrar gelmesi imkânsız…[10][73]» diyordu.

Kabe’nin içinde de öyle putlar vardı. Onun için Resûlullah ora-ya ilkin girmedi. Emretti, hepsi dışarı atıldı. Bu arada, ellerinde fal okları, güya Hz. İbrahim ve İsmail’in resimleri de çıkarıldı. Re­sûlullah (s.a.v.) onlar için de: Allah onların canım alsın, çok iyi bilirler ki, bu iki zât asla bu falları kullanmadılar.

Bundan sonra beyt’in içine girdi, dört yanma tekbir getirdi ama namaz kılmadan çıktı. O sırada Kabe’nin hâcibi (görevlisi) bulunan Osman bin Talha’ya, Kabe’nin anahtarını getirmesini emretmişti. Ge­tirince beyt’i açtı. O da, beyt’e girip çıkınca tekrar Osman bin Tal-ha’yı çağırıp anahtarı ona teslim etti. Ve şöyle buyurdu: «Alın ebediyyen sâhib olun Ama bunu ben vermiyorum size (Kabe bekçili­ğini) fakat Allahü Teâlâ veriyor. Onu bundan sonra zâlimlerin dı­şında kimse alamaz.»

Bu sözüyle de Cenâb-ı Hakk’m: «Allah size emânetleri ehline ver­menizi kesinlikle emreder[11][74]‘ dyet-i cehlesine işaret ediyordu.

O sırada Resûlullah (s.a.v.), Bilâl (r.a.)’i çağırdı. Bilâl Kabe’nin üstüne çıkıp namaz için ezan okudu Halk bölük bölük geliyor ve Allah’ın dinine giriyordu, tbn îshâk der ki; Resûlullah (s.a.v.î Ka­be kapının iki sövesini tutup, ne yapacak diye çevresine merakla toplanıp bekleyen halka, şöyle hitab etti’[12][75]

Allah’tan başka ilâh yok. O biiflir, ortağı yok. Va’dini yerine getirip, kulunu zafere erdirdi. Tek başına bütün kabileleri yendir­di. Dikkat edin, câhiliyyeden kalma övünülen, her kan dâvası ve mal dâvası şu iki ayağım altındadır. Sadece beyt’in perdedârlığı ve hacılara su verme hariç… Ey Kureyşlıier! Allah sizden câhüiyye gu­rurunu ve atalara ta’zim alışkanlığını giderdi.

Bütün insanlar Âdem’dendir, Âdem ise topraktandır. Ve ardın­dan şu âyet-i kerimeyi okudu: «Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yaratıp, millet ve kabilelere ayırdık ki, her birinize âit deği­şik kabiliyetler açığa çıksın, birbirinizi kıymetiyle tanıyasınız. Allah nezdinde en değerliniz ise şübhesiz dininde en samimî olanımzdır». Söze devam etti ve sordu:

Kureyşliler! Size ne yapmamı tahmin ediyorsunuz?.. Onlar da: Hayır bekleriz. Sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeşoğlusun de­diler. O da, «O halde gidin, hepinizi bağışladım[13][76]» buyurdu.

Yine Şeyhayn, Ebû Şüreyh el-Adevî’den rivayet ediyor: «Resûlullah (s.a.v.) Fetih günü hitabesinde şunları söyledi: «Mekke’yi ha­rem kılan Allah’tır. İnsanlar değil. Allah ve âhiret gününe inanan bir kimseye orada ne kan dökmesi, ne de kavga ve zorbalık yap­ması yakışır… Resûlullah’ın oradaki geçici çarpışmasını kendisine ruhsat edinmek isteyen olursa, ona şöyle deyin: Allah sadece Re­sulüne izin verdi, size değil. Üstelik ona izni de bir günde bir saat içindi. Şimdi ise; eski yasakhğı tekrar avdet etmiştir… Bunu hazır olanlar gaib olana da haber versinler…»

Daha sonra Mekke’deki halk Resûlullah (s.a.v.)’a; Allah ve Re-sûlü’nün direktiflerini dinleyip itaat etmek üzere bey’at etmek için toplandı. Erkeklerin bey’atın! bitirince, Resûlullah, bu sefer de ka­dınlardan bey’at almıştı.

Kureyş kadınlarından bir grup oraya toplanmıştı. Aralarında Hint binti Utbe de vardı. Yüzünü kapatarak kendisini gizliyordu. Zira Hz. Hamza (r.a.)’ya. ettiğinden utanıyordu. O’na bey’at için yak­laşınca Resûlullah (s.a.v.):

Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bana bey’at edecek­siniz. Hind ise: Sen bize, erkeklere yüklemediğini yükledin. Ama biz onu yapacağız dedi. Resûlullah : Hırsızlık da yapmayacaksınız, bu­yurdu.

Hind yine: Yâ Resûlâllah, Ebû Süfyân pinti ve cimri bir adam­dır. Ben onun malından haberi olmadan birşeyler m lirdim, dedi. Bil­mem ki, bu bana helâl mı olur, haram mı?… Ebu Süfyân da ora­da bulunup onun dediklerini işitiyordu.Senin geçmişte çaldıkların tarihe karıştı, dedi.

Bunun üzerine Resûlullah: Sen demek Utbe’nin kızı Hind mi­sin? deyince, evet ben Hind binti Utbe’yim., dive cevab verdi. Geçmiş hâllerimi bağışla ki, Allah da seni bağışlasın. Yine Resûlullah (s.a.v.):

Zina da e tm İvecek s iniz, buyurdu. Hind de Hür kadın zina eder mi? diye cevab verdi. Resûlullah: Evlâdlarmızı da öldürmeyeceksi­niz, dedi.

Hind de: Biz onları küçükten eğitip büyüttük. Biliyorsun, onları büyümüşken sen Bedir’de öldürdün.

Ömer bu söze öyle güldü ki, sırtüstü düşecekti. Resûlullah (s.a. v.): îftira da etmiyeceksiniz. Yâni asılsız şeyi uydurmayacaksınız.

Hind ise; iftira gerçekten çirkin birşey, tecâvüzlerden daha be­ter. Yine o, mâruf olan hususlarda bana âsi olmayacaksınız… diye saydı. Sonra Ömer (r.a.)’e emretti: Allah Resulü adına onlardan beyat al ve istiğfarda bulun. O güne kadar da, o gün de Resûlullah kadınlarla asla musafaha etmemiş, bir kadının eli eline değmemiş­ti. Ancak kendine Allah’ın helâl kıldığı müstesna[14][77].

Buhârî’nin Âişe (r.a.)’den rivayetine göre, o da demiştir ki: Re­sûlullah kadınlardan, ancak; «Allah’a birşeyi ortak koşmasınlar…» âyetini tekrarlayarak sözlü bey’at alırdı. Yine der ki, Resûlullah, he­lâli olanlardan başka bir kadının elini tutmamıştır.

Ümmühânİ binti Ebî Tâlib (r.a.î fetih günü bir müşrike emân vermişti. Ali (r.a.) ise onu öldürmek istiyordu. Ümmühâni demiştir ki; ben Resûlullah’a gittiğimde O, Hz. Fâtıma’nın örttüğü bir perde içinde guslediyordu. Ben varıp selâm verdim. Kim o, dedi. Ben de Ümmühâni binti Ebî Tâlib dedim. Merhaba Ümmühânî diye buyur­du. Guslünü tamamlayınca da, o tek parça elbiseye bürülü olarak sekiz rekat namaz kıldı. Ve döndü. Ben, yâ Resûlâllah, kardeşim Ali, benim emân verdiğim adamı öldürmek istiyor. Yâni şu îbn Hübey-re’yi, dedim. O da: «Ümmühânî, senin emân verdiğine biz de emân vermişizdir» buyurdu.

Resûlullah (s.a.v.)’ın kanını heder ettiği adamlara gelince, bir kısmı öldürüldü. Bir kısmı ise af diledi ve sonradan bağışlanınca, müslüman oldular. Abdullah ibn Sa’d Ibn Ebî Şerh aracı bulup iyi bir müslüman oldu. İkrime, Hİbbân ve Hind bin Utbe de îslâm’a gir­diler. Ibn Hişâm’ın rivayetine göre, Fudâle bin Umeyr el-Leysî, Re­sûlullah (s.a.v.)’ı öldürmeye kalkmıştı. Bu fetih yılında ve Kabe ta­vafı esnasındaydı.

Yaklaşınca Resûlullah (s.a.v.) ona:

—  Sen Fudâle misin? diye sordu.

—  Evet, dedi, Fudâle’yim yâ Resûlâllah! Bu sefer sordu:

—  Peki ne konuşuyordun, kendi kendine? Adam, birşey yok, de­di. Allah’ı anıyordum..

Resûlullah (sa.v.) gülerek:

—  Allah’a sığın, tevbe et, buyurdu ve elini onun göğsüne koy­du. Kalbi yatıştı.

Bundan sonra Fudâle hep söylerdi:

—  Vallahi O elini göğsümden çektiği an sanki dünyada Allah’­ın yarattığı hiçbir şey yoktu ondan daha çok sevdiğim. Fudâle ora­dan ayrılıp evine dönerken, seviştiği ve konuştuğu kadına uğradı. Kaduı onu zorluyordu: Hadi konuşmaya devam edelim. O şâir zât ir­ticalen şunları söyledi:

«O bana durma konuş der, ben hayır. Allah ve İslâm izin ver­mez. Eğer ben Muhammed’i ve fetih günü, putların kırıldığı gün, onun ordusunu görmesem.

Allanın dini kuşluk gibi apaydın. Zulmün suratı ve şirk kapka­ranlık.-

Buhâri’nin İbn Abbas’tan nakline göre Resûlullah (s.a.v.), orada ondokuz gün kaldı. Namazı kısaltarak, iki rek’at olarak kılıyordu. [15][78]

İbretler Ve Öğütler

Şimdi gördük, Allah’ın kendi elçisine ve O’nun dostlarına ikram ettiği Büyük Feth’i. Artık o günkü da’vetin değerini net görebilir, ondaki sırları ve ilâhi hikmetjeri gözümüzün önünde rahatça canlan­dırabiliriz.

işte şimdi, Mekke Fethi’nin oluşunu tam kavradık. Artık bun­dan önce oradan neden hicret edildiğini ve o hicretin önemini anla­yabiliriz. Ve yine anlayabiliriz, Allah yolunda malı, canı, aileyi, kabi­leyi, milletini, toprağını, vatanını feda etmenin derecesini. İslâm ba­ki kaldıkça da bunların hiçbirinin zayi olmayıp boşa gitmediğini kav­rarız. Aksine islâm ortada kalmayınca da bunların hiçbirinin sahibi­ni kurtaramadığım anlarız.

Yine şimdi, bu büyük Fetih olayı üzerinde derin derin düşünüp; cihadın, şehâdetin ve fetih öncesi yılların getirdiği çile ve sıkıntıla­rın önemini kavrarız. Bunların hiçbiri boşa çıkmamış, müslümanın bir damla kanı boşa akmamış, müslümana asla gücünün yetmiye-ceği yüklenmem iştir.

Bunu da bütün seriyye ve gazalarında gördük. Çünkü talih rüz­gârları onları aniden çekti o savaşlara. Ama bunların hepsi bir giz­li hesaba uygun olarak -cereyan etti. Ve bütün bunlar fetih ve za­ferin sonuçlarından oluşacak adalet prensiplerine götürüyordu. Bu da sünnetullahın kul hakkındaki işleyişiydi. Şöyle ki: Gerçek îslâm olmadan zafer olmazdı. Allah’a kulluk olmadan îsl&m olmazdı. Can feda etmeden, kurban vermeden, kapısında kul olup yolunda sa­vaşmadan da kulluktan söz edilemezdi… Nihayet şu an, bu Feth’in destanım bütünüyle okuyunca; Hudeybiye barışının nasıl üstün bir yeri olduğunu da kavrayabildik. Ömer’i ve sahabenin çoğunu deh­şete düşüren zahir perdesinin ardında parıldayan ilâhi sırrı da keş­fedebildik. Ve bu barışa Cenâb-ı Hakk’ın «Fetih» adım vermesinin sebebini de gönülden kabullendik: «…O, bunun arkasında yakın bir Fetih hazırladı…» Bunu da kavrayınca, Resûlullahın hayatının gıda­sı olan Nübüvvet gerçeklerini bir kat daha kavramış olduk.

Hatırlayalım, Resûlullah (s.a.v.) ‘in vatanından, Mekke’den çı­kışını: Gizlice kabilelerinin, sevdiklerinin bağrından kopup hicret ediyor Yesrib’e. Önceden ve sonradan da onu bir avuç ezilmiş, hor­lanmış sahabesi, aynı göçle sıyrılıp kaçarak onunla buluşuyorlar. Sırf dinlerinin korunması uğruna, malını, ailesini, yerini yurdunu terk ediyorlar.

İşte onlardır şu an vatanına, aile ve malına dönenler. Az iken çoğalmışlar, zayıf iken kuvvetlenmişler. Dün onları kovanlar bugün onları, yenilmiş ve boyun eğmiş durumda karşılıyorlar.

Mekke halkı bölük bölük müslümanlığa giriyor. Bir zamanlar Mekke sokaklarında müşriklerin işkence ettiği Bilâî-İ Habeşi de dö­nüp gelmiş. Mübarek Kabe’nin damına çıkmış, yüce sesiyle haykı­rıyor :

«Allahü Ekber – Allahü Ekber.»

Bu ses idi işkence kırbaçları altında «Birdir, birdir, birdir… Al­lah» diye fısıldayan. Şimdi ise Kâbetullah üzerinden dalga dalga göklere, yeryüzüne yayılıyor: «Lâ ilahe illallah, Muhammedün Re­sûlullah- diye. Ve herkes boynu bükük onu saygıyla dinliyor. Dik­kat edin, bu ikinci bir örneği olmayan tek gerçektir. O İslâm’dır. İn­san ise ne ahmak ve echeldir ki: islâm’dan başkası uğrunda mü­cadeleye fedakârlık ve kahramanlığa yeltendiği zaman, sadece veh-miyle asılsız ve boyutsuz boş dâva ile uğraştığını bile anlamıyor.

Bu kısa takdimden sonra deriz ki:

Büyük Fetih, aynı zamanda birçok işaret, hüküm ve sayısız ilke­ler ihtiva etmektedir îyi görmek için üzerinde durmak zarureti var. Biz şimdi, olayın seyrine göre, elimizden geldiği ölçüde bunları hatır­latacağız,

  1. a) Mekke fethinin sebebi olan olay bize gösteriyor ki; barış ve andlaşmada müslümanlar tarafında olanlara, karşı taraf harb açar­sa bizzat- müslümanlara açmış oluyor. Artık saldırganla mubluman-lar arasında hiçbir akld kalmıyor. Bu ulemanın tam ittifak ettiği gö­rüştür.
  2. b) Resûlullah (s.a.v.)’ın Mekke üzerine yürüyüşündeki metod gösterir ki; ahdini bozan ve onu hiçe sayan taraf üzerine müslüman-ların emîri, hiç de haber vermeden ansızın hücum edip gafil bastı­rabilir. Hıyanetinden ötürü bu böyledir. Bundan karşı tarafı haber­dar etmesi de gerekmez. Nitekim gördük ki, Resûlullah ümmetini, Mekke’ye karşı topladığında şöyle dua etmişti:   «Yâ Rab!  Kureyş’-in gözlerini kör et, bizi görmesin! Tâ karşılarına dikilinceye kadar…» Bu da ümmetin ittifak ettiği bir prensiptir.
  3. c) Resûlullah (s.a.v.)’ın bu uygulamasında şuna da işaret var: Bir kısım kimselerin ahdi bozmaya yeltenmesi, hepsinin ona giriş­mesi olarak telâkki olunur. Ama kalan topluluk bu ahdi bozma teşebbüsünü gerçekçi bir tavırla reddederse durum değişir. Halbu­ki Resûlullah gözetti;  Kureyş’in çoğunluğunu suskun gördü.  Müs­lümanların taraflısı olan Huzâalılara karşı baskın düzenleyen ken­di adamlarına ve taraflılarına  karşı  bir tavır almadılar.  Bu  gös­teriyordu ki; onlar da- bu işe rıza göstermiş, ahdi bozup hıyanet et­mişlerdir. Çünkü, başlangıçta lider kadro barış yapmış, Kureyş halkı da toptan bunu tasvip etmişti. Şimdi de yine onların ileri gelenleri ve mümessilleri ahdi bozucu bu saldırıyı düzenlemişlerdi. Tabii so­nuç yine toptan ahdi bozmuş olmalarıdır…

Nitekim Resûlullah, Benî Kurayza savaşçılarını idam ettirirken de herhangi birine, ahdi bozmadığını sormamıştı. Yine Beni Nadir’i sürgün ederken de, sebeb m üslüm ani arla aralarında bulunan anlaş­mayı bozmalarıydı. Halbuki bozguncular sadece aralarındaki bir grup lider kadroydu[16][79].

2- Hâtıb bin Ebİ Beltea ve yaptığına dair i

  1. a) Biz şimdi, Nübüvvetin başka bir görünüşü karşısındayız. Yü­ce Rabb’in onu vahiyle nasıl yakından desteklediğini seyrediyoruz. O, sahabelerine emrediyor: -Gidin, Hah bahçesinde develi bir ka­dın bulacaksınız. Onda bir mektup var, ahp getirin!…» Bunu ona haber veren kimdi? Yolcu kadınla Hâtıb bin Ebî Beltea arasında cereyan eden olaya O, nasıl muttali oldu?.. Bu vahiydi elbet, işte bu nübüvvet cilvesidir. Ve A]lah’ın Nebisine ve müslümanlara va’delettiği o Büyük Feth’i tahakkuk ettirmek için ona destek ve plânın gerçekleşmesi için ihbardır.
  2. b) Suçla ittiham olunanın, bazı yolla işkenceye tâbi tutulması itirafı te’min için, caiz midir?..

Bazı zevat, Hz. Ali (r.a.)’nin o kadına söylediğinden bunu is­tidlal ederler. «Ya mektubu çıkarırsın, yoksa elbiseni soyacağım!.. Yâni buradan yürüyerek bazı ulema şu hükme varıyor: Bazı suç­ları açığa çıkarabilmek için mü’minlerin imamı ve onun vekili, çeşitli yollara başvurabilir, vasıtalar kullanabilir: Tıpkı böyle de, Hay-ber yahudilerinln Huyey bin Ahtâb’a ait hazineyi saklamaları üzerine Resûlullah’ın uygulamasını delil sayarlar. Hani, Hayber Gaz­vesi sonunda Resûlullah (s.a.v.), Huyey bin Ahtâb’m amcasına: «Hu-yey’in Benî Nadir’den getirdiği Mesk’i[17][80] ne yaptınız?» diye sormuş^ tu.

Onu savaş masrafı olarak harcadım, diye cevab verse de, «Ha­yır zaman kısa, para da çok fazlaydı» buyurdu. Ve bunun üzerine onu Zübeyr’e gönderdi. O da biraz sıkıştırınca adam: «Ben Huyey’i şu harabelerde dolaşırken görmüştüm», dedi. Ve gidip aradılar. Ger­çekten de harabede o deri dolusu parayı buldular. Günümüzde bazı araştırmacılar bu görüşü îmam Mâlik  (r.aJ’e isnad ederler.

Gerçek ise şudur: Dört büyük imam ve cumhûr-u ulemanın araş­tırması sonucuna göre; şer’İ ölçülerle yeter delille suç isbat edilme­den, maznuna (suçla ittiham edilen kimseye) işkence yapılamaz, îkrar etsin diye böyle bir uygulama caiz değildir. Çünkü suç ;sbat edilmedikçe maznun, suçsuz kabul edilir. Hatıb’ın Mekke’ye gönder­diği kadın olayına ve Hz. Ali (r.a.) ‘nin onu tehdidine gelince; şu iki sebebe bağlı olarak bir delil teşkil edemez:

Birincisi: Bu kadın sırf bir itham altında değildi. Onun (mek­tup götürdüğü) sabit ve gerçekti. Çünkü onu peygamberlerin en büyüğü ve insanların en doğru sözlüsü Muhammed (s.a.v.) haber vermişti. Bu ise, ikrardan ve senedden de kesindir. Şimdi, biz ma­sum olmayan insanların zan ve şübhesine dayalı ittihamla nasıl kı­yaslarız bunu? Bu kadının durumu için söylediğimiz, Huyey bin Ah-tâb’ın amcası için de aynen geçerlidir.

İkinci olarak daı Mektubu bulmak için elbisesini soymak, iş­kence ve hapis gibi değildir. Aradaki fark büyük ve açıktır. Mek­tubun onda olduğu kesin olunca, artık onu bulmak için elbisesini soyup aramaktan başka yol yoktur. Bu da şübhesiz meşru bir yol­dur. Hattâ Resûlullah (s.a.v.)’ın emrinin yerine gelmesi için bu zaru­rîdir. Zübeyr’in, Huyey bin Ahtâb’ın amcasına işkence uyguladığı mes’elesine gelince; bir kere bu da sadece bir itham değil gerçeğe istinad ediyor. (Resûlullah (s.a.v.) haber verdiği için) ikinci olarak da bu bir harb durumudur.

  1. c) Resûlullah’ın Hâtıb’a sorusu ve onun cevabı ardından da, o yüzden nazil olan âyeti okuması bize şunu gösteriyor: Hangi gart altında olursa olsun, müslümana, Allah’ın düşmanlarıyla dost ol­ması yaraşmaz. Onlara bir meyil ve yardım hissi taşıması da asla caiz değildir. Onlara dostluk ifade eden sözle mukabele de uygun olmaz. Hâtıb’ın Kureyş arasındaki yakınlarını, kendisi aslen Kureyşli olmdığı sebebiyle, himaye eden olmadığından, bir iltimas beklemediği için mazur görülmesini istemesine rağmen bu böyledir…

Çünkü Kur’an âyetleri nazil olup, açık olarak, mü’minlerin, Al­lah’tan başkasını veli edinmemesini, yalnız O’ndan himaye bekle­mesini emretmiştir. Ve kim olursa olsun, kiminle olursa olsun, in­sanlarla ilişkisini bu esasa dayandırması, bu yüce dine uygun ola­rak kurması emredilmiştir. Aksi halde, bir kimsenin yâni müslü-manın, malını, canını Allah yolunda harcaması; yerini aile ve imkâ­nını onun için terketmesi nasıl düşünülebilir ki?…

îşte çağımızda, kendi kendine düşmanlık eden müslümanların çıkması budur: Namaz için mescidlere ko^ar, zikir ve virdleri sürekli tekrarlar. Mlsbahı elinden bırakmaz… Ama halkla ilişkilerini hâlâ akrabalık bağı, ırkî yakınlık hissi, mal ve makam arzusu ya da bazı hayvani arzu[18][81] ve isteklerini tatmin esasına göre yürütür. Ve bu suretle, hakkı bâtıla satmış olmaktan veya geçici dünya için Allah’ın dinini bir paravan olarak kullanmaktan çekinmez.

Bunlar münafıktır. Müslümanlarla görünmeleri, onları geciktir­mek, bölmek, zayıf düşürmek emelindedir. İşte, tarih boyu, müslü-manlara karşı hazırlanıp uygulanan hiyle ve tuzaklardan bir görü­nümdür bu…

3- Ebû Süfyân mes’elesi ve burada Resûlullah’ın tutumu:

Fetih günü, Ebü Süiyân’m durumu garipti gerçekten: îlk defa Resülullah’a savaş açanların başı ve öncüsü iken, o gün, O’nun di­nine fevc fevc girenlerin önünde ve ilki oldu.

Halbuki, bugüne kadar Mekke’den çıkan her muharib ve her ordu onun teşviki, onun öncülüğü ve onun coşturmasıyla olmuştu ancak… HJtmet-i İlâhi, Mekke Fethi’nİn kansız olmasını gerektir­miş-, daha önce O’nun Resulüne (s.a.v.) ezâ edip harb. açarak ora­dan çıkaran halkının İslâmlaşmasını murad etmişti. Öyle ki; müs-lümanlann da herhangi mücadele ve meşakkate girmesine hacet kal­madan… Ebû Süfyân’ın müslüman olmasının sebebleri de çok önce­den hazırlanıp plânlanmıştı âdeta!… Bu da Resûlullah (s.a.v.) ile vuku bulan mülakat ânında Merri Zahran’da gerçekleşti. Arkasın­dan da Mekke halkına koştu, onların kafasından ve gönlünden savaş düşünce ve arzusunu silip attı. Mekke atmosferini teslimiyete ha­zırladı. Câhiliyye şirkini yere gömerken, İslâm ve tevhid tohumunu da ekmiş oluyordu.

Nitekim, Resûlullah (s.a.v.) ‘in ona ilânını tenbihlediği şu emir de bunun başlangıç ve belgesiydi: «Kim Ebû Süfyân’ın evine sığı­nırsa emniyettedir». Tabii bu taltif, onun müslüman oluşu, İslâm’a ısınıp kalbinin karar kılmasından sonraydı… Bilirsiniz ki, İslâm, dinin inanç ve ameli ahkâmına tam uyup boyun eğmektir. O hal­de, bir müslümana gerekli olan, imanın kalbine sirayet etmesidir. Bu da tabiî İslâm prensip ve erkânına sürekli uyumla gerçekleşir. Sürekli ve ısrarlı olarak birtakım meşru vesileler ve sebeblere kal­bini alıştıran kimse, gitgide imanı kalbine oturtur. İslâm onun ta­biatı olur, iman kökleşir. Artık, fırtınalar onu sarsamaz, saptıra-maz…

Nitekim Hak Teâlâ, Kitab-ı Kerim’inde böyle buyuruyor: «Arap­lar, biz iman ettik dediler. De ki, belki henüz iman etmediniz ama îslâm olduk diyeb’Hrsin’z. Çünkü henüz iman kalbinize tam olarak kök salmadı!..[19][82]».

Yine bu yüzden, savaş anında, harbin şiddeti karşısında müs-lüman olan kimseyi, silâh korkusuyla veya ganimete ermek arzu­suyla da sırf zevahiri kurtarmak için müslüman olmuş olmakla itham etmesi yakışmaz.

Hattâ karineler buna delâlet etse bile caiz olmaz. Çünkü matlûb olan, kalbe ve iç âleme nüfuz etme değil, görünüşün ve dış âlemin ıslâhıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.)’ın çıkardığı seriyyelerde bazı sahabenin bu konudaki tutumu üzerine Cenâb-ı Hak vahy ile açık­lık getirmiştir. Çünkü bazı sahabeler, böyle bir çarpışma anında, müslümanlığını ilârf eden kimselerin ölüm korkusuyla böyle davran­dığını iddia edip öldürmüşlerdi:

«Ey inananlar! Allah yolunda çarpışırken uyanık olun. Size tes­limiyetlerini bildirenlere, «Sen mü’rnin değilsin» demeyin. Siz geçi­ci dünya cilvesini takib ediyorsunuz. Halbuki Allah katında sayı­sız ni’metler var. Esasen daha önce sizler de böyleydiniz. Allah lüt­fetti de oldunuz. O halde iyi değerlendirin insanların hâlini. Zaten Allah sizin ne yaptığınızdan haberdardır[20][83]».

Dikkat edin, müslümamn dine yeni girdiği zamanki halini na­sıl tasvir buyuruyor. Onların çoğu da bugün için imanlarından şüb-he ettikleri kimselerin durumundaymış. Sonra Allah onlara ihsanı­nı artırmış da, gitgide saf ve samimi müslüman olmuşlar…

Bu da tabiî, zahiri plânda, din ahkâmını sürekli ve disiplinli şekilde yasaya yasaya şübhe ve eski yanlışlardan temizlenme şek­linde olmuştur.

Resûlullah (s.a.v.)’ın risâlet hikmetinden birisi de îşte Ebû Süf-yân’ın, müslüman olduğunu ilânını müteakip; Hz. Abbas’a emrede­rek vadinin çıkış yerinde tutmasındadır. Oradan bütün îslâm ordu­su, alaylar, taburlar halinde geçecek, o da İslâm’ın gücünün ne nok­tada olduğunu görecekti.

Nihayet, Mekke’den paramparça, ezik, yenik kaçan müslüma-nm nasıl bir inkılâp ile yenilmez kuvvet oluverdiğini anlayacak. Bu ise tabiî, o dinin akidesinin doğruluk ve zlâhilik yönünde te’kidle, zihne sunacakıt.

Ama bu hikmetler, bir ara, Ensârdan bazı sahabenin zihninden silinivermişti. Haniya, Resûlullah (s.a.v.h «Kim Ebû Süfyân’ın evi­ne sığınırsa emindir» fermanım ilân edince, O’nun kendi kabile­sine ve memleketine özel bir sevgi duyduğunu, bu sözü de bu yüz­den söylediğini sanmışlardı.

Müslim’in Ebû Hüreyre’den rivayetine göre, Resûlullah bu sö­zü söyleyince, Ensâr’dan bazıları birbirine: Demek ki adamın bel­desine olan bağlılığı, halkına olan sevgisi onu sardı. Ebû Hüreyre der ki: Bunun üzerine vahiy geldi. Zaten vahiy gelince haberimiz olurdu. Bu sefer vahiy gelince, daha bir ferdin Resûlullah (s.a.v.)’a kaşını kaldırıp bakmasına fırsat kalmadan, o vahyin emrini icra et­ti. Şöyle seslendi: Ensâr topluluğu! Onlar da: Buyur yâ Resûlâllah! dediler.

Buyurdu ki: «Adamın memleket sevgisi baskın geldi…» dediniz. Evet öyle oldu dediler. Bunun üzerine: «Asla! Ben Allah’ın kulu ve Resulü olarak sizin beldenize hicret ettim. Dirim sizinle olduğu gi­bi, ölüm de sizinle olacak!..»

Ensâr ona ağlayarak şu itirazda bulundular: Biz bu sözü kötü niyetle değil, sadece Allaha ve Resulüne bağlılığınızdan söylemişiz-dir.

îman ve îslâm arasında farka yönelik şu anlattıklarımızı; size Ebû Süfyânın müslüman oluş biçimine dair tartışmalarla ilgilidir. Haniya onun Resûlullah tarafından «hâlâ benim, Allanın Resulü ol­duğuma kesin kanaatin oluşmadı mı?» diye, yöneltilen soruya verdiği cevabda bu endişe vardı: «Buna gelince, vallahi hâlâ gönlümde bir tereddüd var!..»

Nitekim Hz. Abbas tr.a.) da ikaz ediyor: Yazıklar olsun sana, Allahm birliğine, Muhammedin Onun Resulü olduğuna şehâdet ge-tirsene, boynun vurulmadan!..

îşte o zaman gerçekten şehâdet getirdi.

Buradaki şübheli yan şu: Deniyor ki, tehdit altında İslâm’a gir­mek ne kıymet ifade eder? Çünkü az önce o, Resûlullah’ın nübüv­vetinde şübhesı olduğunu söylemişti.

Ancak buradaki şübhe şöylece kalkar. Bilirsiniz ki: Müşrik ve kâfirden beklenen, imanın kâmil mânâda kalbe yerleşmesi değil. Başlangıçta, İslâm’a girecek kimseden beklenen; aklıyla kavradığı

İslâm’ı diliyle de ilân ve ikrar etmesidir. Bu teslim oluştan sonra; yâni Allah’ın birliği, Resulünün nübüvvetini ve onun getirip haber verdiklerinin doğruluğunu ifade ile onun topyekûn kanunlarına bo­yun eğecek… îmanın gerçeğiyle teessüsü ise, bundan sonraki bağ­lılık ve emirleri sürekli uygulama ile gerçekleşecektir.

Gerçekten de Ebû Süfyân bu nizamî orduların geçişi karşısın­da düşünüyordu. Gördükleri karşısında çarpılıyor, şaşkınlıkla Hz. Abbas’a dönüyordu. Tabii henüz câhülyye düşüncesinden de sıyrı­lamamış, o kafa ve gönülle değerlendirme yapamıyordu:

«Gerçekten, yeğenin çok büyük bir hükümdar oluvermiş yâ Ab­bas!» diyordu. Tabii Abbas (r.a.) onu bâtıl kalıntısı düşüncesinden uyarmaya çalışır; «Ebû Süfyân, dikkat et! Bu hükümdarlık değil pey­gamberliktir! Neden söz ediyorsun?…»

Esasen o, bir zamanlar siz Mekkelüer teklif ettiğiniz halde, mül­kü de, malı da, makamı da ayak altına almış, sizin işkence ve ha­karetlerinizi de hiçe saymıştı. Siz değil miydiniz, hem ona sundu­ğunuz bunca dünyalığı reddedip, Risâlet görevine tercih etmediği ve sizi imana çağırdığı için, onu ülkesinden çıkarmaya mecbur eden?.

îşte nübüvvet böyledir!

Hz. Abbas (r.a.)’m dilinde tecelli eden ilâhi hikmettir bu. Böy­lece kıyamete kadar herkesin ibret alacağı bir kelâm olsun; bilinsin ki, Resûlullah (s.a.v.)’ın daveti, bazılarının vahyedip gevelemeye ça­lıştığı gibi; ne saltanat, ne akar, ne ırk kaygısıyladır. Bu, Resûlul-lah’ın baştan başa hayatını kaplayan bir sayhadır. İlâhi ikazdır. Onun ömrünün her ânı, damla damla konuşur bir armonidir. Bu, Allah yolunu ve O’nun nizamını tebliğ için gönderilmiştir insanlığa. Yeryüzünde nefsinin saltanatına zerrece pay yoktur!.

4- Resûluliah’ın Mekke’ye giriş tarzı üstüne düşünceler.

  1. a) Buhâri’nin, Abdullah bin Muğfil’den rivayetinde gördük ki; Resûlullah (s.a.v.) Mekke girişinde Fetih sûresini okuyor. Okuyu­şunda terci’ yapıyordu Terci’ ise kırâette bir tarzdır. Okuyan coşa­rak onu terennüm eder sanki… Bu da O’nun, Mekke girişinde Raî> biyle başbaşa bir istiğrak halinde olduğunu gösterir. Yoksa, zafer ve büyük muvaffakiyetin nefsine getirdiği büyüklenme, gurur ve şu­urunu kaplayan övünçten değil. Hayır, sırf Allah’ın destek ve yar­dımım apaçık müşahede etmesinin sonucu, ona bütün zerreîeriyle iltica edişidir…

Nitekim, îbn îshâk’ın rivâyetindeki tasvir de bu mânayı daha açık yansıtır. Ona göre Resûlullah (s.a.v.) Zituva’ya gelince; Al­lah’a minnet tavriyle başını öyle eğiyordu ki, nerdeyse alnı hay­vanın yelesine değiyordu. Bu, onun, kendisine Allah’ın lütfedip gös­terdiği «Feth-i Mübîn» için minnet ifadesiydi.

Bu da şunu gösteriyor; O, Rabbinin emrini yerine getirmiş ol­makla kullukta tamlanış ve kulluğu   başarmanın   şükrü   içindedir. Ve kavminden çektiği bunca çileyi, kendisini zorla çıkardıkları bu beldeye, Allah’ın nasıl bir zaferle, şeref ve izzetle döndürmekte ol­duğunu gözlemekte… Evet bu an Allah’a en kâmil mânâda hamd ve şükür dolu gönülle yönelme ânı; bu mekân ona kulluğun son haddine taşırılma makamıdır. Tabii bu her mü’minden beklenecek haldir esasta.  Yâni,  genişlik ve darlık  ânında hep Allah’a mutlak ubûdiyyette kalmak. Bollukta kıtlıkta, güçlü iken de, zayıf iken de hep mutlak kulluk…

    Yâni müslümana, sadece sıkıntıya düştüğü, belâya uğradığı za­manda darlık gitsin, zarar kalksın diye kulluk gösterisi asla yakış­maz. Çünkü geniş ve mutlu günlerin huzur ve refahı, sarhoş ederse, isyana düşer, gözü birşey görmez. Öyle kimseler ilâhı emir ve ahkâmın yanından teğet geçmeye başlar. Öyle ilgisiz olur ki, sanki o dar günlerinde yalvaran ve boyun büken o değilmiş…

b)Resûlullah  (s.a.v.)’in hikmet dolu tedbirinden biri de, Mek­ke’ye girerken ashabına farklı yönlerden bölük  bölük girmelerini emretmesidir. Onlar, tek yol veya kapıdan girmemekle, savaşı bü­yük çapta önlemiş oldular. Çünkü Mekkeliler bu durumda savaşa cesaret edemezdi. Etse, adamları dört bir yana dağıtmaları gerekir­di. Bu ise onların zayıflaması demekti. Bunu göze  alamayınca da savaş ve saldırının sebebi kendiliğinden ortadan kalkmıştır.

     Resûlullah (s.a.v.) bunu, muhakkak ki, kan dökülmesini önle­mek, İslâm’ın belde-i Haram’a verdiği mânâyı korumak için emretti. Ve onlara da, sadece saldırana karşılık savaşma izni verdi. Öbürle­rine de, evlerine kapandıkları takdirde emniyet va’detti.

 

5- Rasulullah(s.a.v.)’ın Kabe-i Muazzamada yaptıkları üzerine düşünceler:

  1. a) Kabe içinde namaz:

Buhârİ’nin îbn Abbas’tan rivayetini naklederken demiştik ki. Resûlullah (s.a.v.) Beyt’e, oradaki putlar temizlenip, Hz. îbrahim ve ismail’e izafeten yapılmış ellerinde fal oku olan resimler silininceye kadar girmedi. Bundan sonra ancak Beyt’e girdi ama sadece dört kö­şeye tekbir getirdi ve namaz kılmadan çıktı.

Müslim ise İbn Ömer (r.a.)’den Resûlullah’ın, Usâme, Bilâl ve Osman bin Talha el-Hasbi ile Kabe içine girdiğini, kapısını kapatıp bir müddet orada kaldığını rivayet etmiştir. îbn Ömer diyor ki; Ben, Bilâl çıkınca, Resûlullah’ın orada ne yaptığını sordum. Şöyle dedi: iki direği soluna, birini sağına ve üç direği de arkasına aldı ve namaz kıldı. (O gün Kabe’nin altı direği vardı).

Buhâri’nin de îbn Ömer’den buna yakın rivayeti var…

Ulema da bu iki hadîs arasında tearuz olmadığını beyan eder. Sebebi ise îbn Abbas’ın (ki o Resûlullah’ın namaz kılmadığını nak­lediyor) Resûlullah (s.a.v.) ile beraber olmadığı, Kâ^e içine girme-

diğinden gelir. Çünkü o namaz kılmadığını, îbn Hâcer’in dediği gi­bi, bir Usâme’ye, bir kardeşi Fazla isnad ettiriyor. Halbuki Fazl da Kabe’ye beraberce girmemişti. Bilâl’e gelince, o Resûlullah ile be­raberdi ve namaz kıldığını isbat ediyor. Binâenaleyh, îbn Ömer’in Bilâl’den rivayet ettiği hadisi, şu iki sebebten dolayı tercih etme­miz gerekir: Bir kere, bu olumlu bir haberdir ve onun bilgisi fazla­dır. Esas olarak, birşeyi isbat eden haber inkâr edene tercih olunur. İkinci olarak da; Biiâl’in haberi isbath ve müşahedelidir. Çünkü o Resûlullah üe beraberdi, Kabe içinde… İbn Abbas’ın haberi ise gör­düğünüz gibi sadece rivayete dayalı, müşahede yönü eksik. Üste­lik bir Usâme’den, bir kardeşi Fazl’dan rivayet ediyor. Fazl ise yine Resûlullah’ın yanında değildi.

İmam Nevevİ der ki TTndisçiİPi- BilAl’in rivayetini esas almak­ta birleştiler. Çünkü o isbat edicidir. Bilgi fazlalığı da vardır. Ar­tık onu tercih vâcib olur[21][90].

Ebû Hanîfe, Şafii, Ahmed ve cumhûr~u ulema da böylece, Ka­be içinde musalli herhangi bir duvarına dönüp namaz kılabilir, di­yorlar. Bu nafile veya farz olabilir. Ama İmam Mâlik aynı görüşte olup; Nafile namazı caiz görür, ama farz ve müretteb namazı caiz görmez…[22][91].

  1. b) Kabe hizmeti: şimdi, Resûlullah’ın Kabe’nin anahtarını Os­man bin Talha’ya vererek «Ebediyyen ve sonuna kadar sende kal­mak üzere – Abdüddâr ve Benî Şeybe’yi kastediyor – bu anahtarı al. Artık senden onu zâlimlerden başkası alamaz» buyurduğunu söy­lemiştik, îşte buna dayanarak ulemanın hepsi; kıyamete kadar Ka­be hizmetlerini o sülâleden almanın caiz olmadığı kanaatine var­mışlardır.

imam Nevevi, Kaadi tyâz’dan naklen şunu söylüyor: «Bu Resûlul-lah tarafından onlara verilmiş bir velayettir. Süreklidir ve ilâ niha-ye evlâddan evlâda geçer. Onlardan zorla bu vazife gasbedilemez. Ve bu işe ehil oldukları müddetçe de kimse iştirak bile edemez…» Ben de, bugün bUe bunun geçerli ve Resûlullah’ın vasiyyetinin ve emrinin ellerinde baki olduğu görüşündeyim.

  1. c) Putların kırılması: Bu da muhakkak kif Allah’ın, Resulüne (s.a.v.) yardım ve büyük zaferle desteklemesinin açık görüntüsüdür. Çünkü O, bu Kabe çevresinde dizilmiş zavallı putlara asâsıyla do­kunurken şöyle diyordu: «Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Hak geldi, artık bâtıl gözükemez ve geri gelemez…»

Yine, îbn Ishâk ve ötekilerin rivâyet.ne göre; bütün bu putlar diplerinden kurşunla yere kaynatılıp, yıkılmaması sağlanmıştı. Hal­buki o, hangisine asâsıyla dokunsa, ya sırt ustune devriliyor, ya yüz­üstü kapanıyordu… Eh nasıl duşup kınlmasındı bunlar? O’na Al­lah öyle bir inkılâb nasib etmişti ki Kureyş’in en ceberut liderleri, O’nun önünde baş eğip teslim olmuş, bütün bir Mekke O’nun getir­diği dini kabullenmiş, O’nun Hak da’vetine icabet etmişti.

[1][64] İbn Sa’d ve tbn İshâk naklidir. İbn Hâcer ise; Bezzâr, Taberânî, Mûsâ bin Uk-be ve ötekilerinin de aynı nakli yaptığını söylüyor.

[2][65] îbn Sa’d ve tbn İshâk yakın İfadelerle rivayet ederler.

[3][66] Müttefekun aleyhtir. Lâfız-Buhârİ’nJn, âyetler: Mümtehıne:  1-9.

[4][67] Buraya kadar Buhârî’nin nakliydi. Gördüğünüz gibi, öbür iki arkadaşının müs­lüman olduğuna âit işaret yok Siyer bilginlerinin, bu meyanda Mûsâ bin Uk-be’nin nakline göre ise Bedii ve Hakim, Resûlullah’ın huzurunda müslüman ol­du. Ebû Süfyân İse sabaha kadar mühlet istedi. Onun için de Buhâri, Ebû Stff-yân’ın söyleyip onları pas geçmiştir.

[5][68] İbn Sa’d’ın rivayeti, İbn İshâk, Ibn Cerir, Buhâri de yakın ifadelerle nakletmiştir.

[6][69] İbn tshâk.

[7][70] Buhar i. İbn îshâk ve ötekiler nakleder.

[8][71] İbn Sa’d, tbn İsfâk rivayeti böyledir. İbn Hâcer ise, bu isimleri derlemiştir.

[9][72] İbn Sa’d, îbn Hâcer de Mûsâ bin Ukbe’den, böyle nakletti. İbn Hİşâm ise Siyer’inde müşrik ölüyü ondbrt, onbeş olarak kaydeder. Bak; FethÜ’1-Bârİ* 8A 9.

[10][73] Müttefekun aleyh.

[11][74] Buhari’nin rivayeti böyle. Müslim İse: Girdiğini de, namaz kıldığını da kay­deder. İnşâallah ileride açıklayacağız.

[12][75] Taberi, tbn Ebi Şeybe, İbn İshâk rivayeti.

[13][76] İbn Ba’d da benzerini nakletti.

[14][77] tbn tshâk ve İbn Cerîr nakletti.

[15][78] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 375-383.

[16][79] Demek ki ceza umumî oluyor. (Mütercimler)

[17][80] Mesek: Deriden yapılmış torba. Altınla doldurulmuştur.

[18][81] Meselâ parti taassubunu… (Mütercimler)

[19][82] Hucürât sûresi, âyet: 14.

[20][83] Nisâ sûresi, âyet: 94.

[21][90] Fethü’l-Bâri:  3/304 ve Nevevî’nin Müslim Şerhi:  9/82.

[22][91] TarhuVTesnb, Hafız el-lrâfci: 5/175.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.