sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

SAKÎF HEY’ETİ VE İSLÂM’A GİRİŞLERİ: | Siyer Programı – 55.Bölüm

SAKÎF HEY’ETİ VE İSLÂM’A GİRİŞLERİ: | Siyer Programı – 55.Bölüm
Şubat 12, 2026 15:29
10
A+
A-

SAKÎF HEY’ETİ VE İSLÂM’A GİRİŞLERİ:

tbn îshâk’ın nakline göre, Resûluîlah (s.a.v.) Ramazan içinde Tebük’ten Medine’ye dönmüştü. Aynı anda Sakif kabilesinin temsil­cileri de onu ziyaret etmişti.

Aralarında istişarede bulundular. Ve kendi kendilerine çevrele­rinde Araplardan kimsede savaşa mecal yoktur diye karar verdiler. Öyleyse ne yapsınlardı, hepsi bey’at edip islâm’a girdiler. Bir de hey’-et çıkardılar. Başlarında »Kinâne bin Abdi Yaleyl» vardı. Medine’ye yaklaşınca Muğire bin Şu’be’ye rastladılar. O da onlardandı. On­ları karşıladı ve Resûlullah (s.a.v.)’m yanına girince hangi usulden hoşlanacağını onlara öğretmeye çalıştı ise de, onlar yine câhiliyye -usulüne göre ona selâm verdiler.

Resûlulîah Sakîf hey’etini mescidde kabul etti. Orada bir çadır kurup Kur’an dinlemelerini ve halkın namaz kılışını görmelerini sağ­lamak istedi.

Hey’et birkaç gün orada kaldı. Onlar ^lesûlullah’ı ziyaret edi­yor ve tartışıyorlardı. O sürekli bu kişileri îslâm’a da’vet ediyordu.[1][153]

İbn Sa’d’ın nakline göre ise: Resûlullah her yatsı sonu onlara geliyor, onlarla ayaküstü konuşuyordu, ta yoruluncaya kadar[2][154].

Mûsâ bin Ukbe de meğazisinde, şunları naklediyor: Osman bin Abdü’l-Âs da bu hey’etteydi. Ve en gençleriydi. Onlar Resûlullah ile musahabeye gidince onu hayvanlarının yanında bırakıyorlardı. Os­man da hey’etin her dönüşünde onu serbest bırakınca gidip Resû-lullah’a din hakkında bilgi soruyor ve Kur’an okuyordu. Osman o derece görüştü ki onunla, dinde bilgi sahibi oluverdi. Resûlullah’ı uykuda bulursa, Hz. EbûBekir’e giderdi. Osman, bunu da arkadaş­larından saklıyordu. Resûlullah bütün bunlarla onu sevmişti. Niha­yet İslâm’ı benimsediler. Ama Kinâne bin Abdi Yaleyl, Resûlullah’a şöyle dedi: Zina için ne dersin? Kabilemiz bu işe düşkündür ve bir türlü vazgeçiremedik… O da, haramdır size, nitekim Cenâb-ı Hakk: «Zinaya yaklaşmayın. O muhakkak çok çirkin ve sonu feci olan bir yoldur» buyurur, dedi.

Onlar bu sefer: «Peki faiz için ne dersin? Hani o bizim malımız­dır”», dediler. Cevab şu idi: Malınızın aslı (kapitali) size aittir. Bakın Allah ne emrediyor: «Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ka­lan faizlerinizden vazgeçin, eğer gerçekten mü’min iseniz[3][155]». Bu se­fer de peki içki hususunda görüşün ne? Ülkemizin geliri budur. Ve bundan vazgeçemeyiz çünkü, deyince de, Resûlullah; «Onu da Allah kesinlikle haram kıldı» buyurup içkinin haramhğını bildiren âyetleri okudu.[4][156]

İbn îshâk der ki: Aynı şekilde kendilerinin namazdan muaf tutulmasını da teklif ettiler. Resûlullah’ın cevabı şöyle oldu : «Na­mazsız dinde hayır yoktur.» Bundan sonra gizli bir istişareye giriş­tiler. Sonra dönüp Resûlullah (s.a.v.)’a bütün bunları kabullendik­lerini bildirdiler. Ancak bir tek şeyde müsamaha istediler: Putları olan Lâfı üç yıl süreyle yıkmamasını teklif ediyorlardı. Resûîullah (s.a.v.) bunu şiddetle reddetti. Sene sene indiler de, en son sadece bir ay müsaade istediler. Fakat onların hiçbir mehil istememeleri ihtar edildi, tbn İshâk der ki: Sakîfliler bu mühleti, kabilelerinin sefihleri, kadınları ve kötü niyetli kimselerinin şerrinden emin ol­mak için istiyorlardı. Zamanla iman kalblerine yerleşsin istiyorlar­dı. O zaman yıkılırdı bu put. En sonunda ise, Resûlullah’a dediler ki:  Biz Lâfı yıkamayız. O halde yıkması size… O da, tamam ben adam gönderip yıktırırım, siz âzâde olun buyurdu. Onlar izin alıp ayrıldılar. Resûlullah onlara dönüş izni verdi ve ikramda bulunup uğurladı. Başlarına da Osman bin Âs’ı reis tâyin etti. Çünkü onu, îslâm’a hepsinden çok istekli ve kabiliyetli görmüştü. Hattâ birçok sûre bile öğrenmişti daha Medine’den ayrılmadan. Resûlullah (s.a.v.) hemen arkalarından bir hey’et gönderdi. Başlarında Hâlid bin Ve-lid, aralarında Ebû Süfyân b:n Harb ile Muğire bin Şu’be de var­dı. Bunlar gidip Lâfı yıkmakla vazifeliydi. Ve öyle yaptılar. Fakat Sakîf kadınları çıkıp ağlaşmaya başladılar. Mersiyeler söyleyip fer-yâd ediyorlardı. Put kırılırken Muğire baltasını vurdukça Ebû Süf­yân; «Ah yazık. Vah vah…[5][157]” gibi sözlerle, Lât için ağlaşan, inleyen ‘au kadınları taklid edip, alaya alıyordu…

İbn Sa’d ise Tabakat’ında Muğire’den şunları nakleder: Sa-kifliler müslüman oldu. Ben Araplardan hiçbir kimsenin bu derece tam müsîüman olanına rastlamadım. Aynı zamanda, onlar arasın­da Allah ve Kitabına hiyle yapacak kimsenin çıkmasına da ihtimal veremem[6][158]

 

Hey’etlerin Ardı Ardına Gelip Allah’ın Dinine Girmesi

tbn îshâk diyor ki; Resûlullah Mekke’yi fethedip, Tebük’ten sağ salim dönünce Sakifliler müslüman olup, bey’at etti. Ardından da her taraftan Arap hey’etîer gelmeye başladılar. Zaten Araplar hep Kureyş’in müslüman olmasını bekliyor, onları gözetliyorlardı. Çün kü onlar âdeta o milletin imâmı, öncüsü idiler. Beyt-i Haram’m sa­kinleriydiler. İsmail (a.s.)’in torunları ve Arapların lideri durumun­daydılar. Mekke fethedilip, Kureyş İslâm dairesine girince, Araplar anladılar ki; Resûlullah ile savaşmak, ona düşmanlık artık müm­kün olmadığı gibi, doğru da değil… Ve İslâm’a girmeye başladılar, bölük bölük. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın beyan buyurduğu gibi: «Allah’­ın yardımı ulaşıp fetih müyesser olunca; insanların da fevc fevc Al­lah’ın dinine girdiğim görünce; Artık Allah’ına hamd edip O’nu teş­bih et. O’na sığın ki O tevbeleri çok kabul eder…[7][159]»

Biz ise şu an, bu hey’etlerin gelmesi ile ilgili tafsilâtı sunmayı gerekli görmüyoruz. Çünkü bu haberlerin tafsilâtı değil, ibretler al­maktır gaye… [8][160]

Dersler Ve İbretler

Şimdi, Taife sefer yaptığı gündeki, o kabilenin Resûlullah’ı kar­şılamaları olayını, o şerli karşılamayı anıyoruz. Onu şirretlik ve vahşetle topraklarından çıkarmışlardı hani Beyinsiz güruhu onun üzerine sürmüş de, çocuklara taşlatmışlar, onunla alay etmişlerdi, îşte bu Sakif kabilesiydi. Şu anda onlara yol açıldı, sadık ve sami­mî müslüman olup Resûlullah’a itaat ettiler. Hatırlayalım, Zeyd bin Hârise’nin o an Resûlullah (s.a.s)’e söylediğini, onlar Tâiften Mek­ke’ye mahzun dönerken; «Nasıl gireceğiz oraya yâ Resûlâllah, onlar bizi çıkarmıştı?» O’nun (s.a.v.) cevabı şöyle olmuştu: «Zeyd, çıkışı da, çıkış kapısını da Allah çok İyi bilir ve hazırlar. Yine O, dinine yardım edip Nebisine sahip çıkacaktır muhakkak».

          Bugünkü tecelliler ise, Resûlullah’m Zeyd’e söylediklerinin bel­gesi oldu. îşte Tâif, işte Mekke ve bir sürü Arap kabile ve ailesi. Nihayet kulak verip İslâm’ı anlamış ve bölük bölük gelip ona dahil olmaktadır. Şimdi gel düşünelim azıcık… Düşünelim Sakîf kabile­sinden gelen o ezâ, cefa ve kem davranışları. Kendilerinden izzet ve ikramla karşılamaları, kabul göstermeleri umulurken, o çirkin ta­vırlar ne idi? Bütün bunların bir zerresi bile insan nefsinde iz bı­rakabilecekken, rastgele bir insanın gönlünde bile derin iz bırakıp, intikam veya hiç değilse bir karşılık duygusu aşılayacak hallerken… Peki nerede bunlar? Resûlullah’m nefsinde Sakif’e karşı ne var? Tâ­if i günlerce kuşatıyor, sonra vazgeçip dönüyor. O’na deniyor ki Sa­kîf e beddu et. İltifat etmiyor buna. Aksine elini açıp duâ ediyor: *Yâ Rab! Sakif’e hidâyet ver ve hepsini mü’min olarak bize dön­dür…» Allah, Resulünün duasını kabul edince de, Sakîf hey’eti Me­dine’ye geliyor. Hz. Ebû Bekir ile Muen’re bin Şu’be de bu durumu ona müjdelemek için yarışıyorlar Çünkü hepsi Resûlullah’m bun­dan ne kadar memnun olacağını biliyorlardı. Yâni Sakîf’in müslü­man olup yola gelmesine. Ve nitekim, karşılayıp onlara ikramda bulunuyordu. Ve ardından da günlerce onlarla uğraşıyor, yaktini onlara nasihat edip dinî ta’lim ve telkinle geçiriyordu.

Halbuki onlar ne hiyleler düşünmüş, ona karşı ne fesad kalb-le ezalar etmeyi tasarlamışlardı. Halbuki o şimdi onlara sadece ha­yır ve saâdet-i dâreyn diliyor, onları bu yola irşada çalışıyor… On­lar ne kadar zevk almışlardı O’na ezâ ettikçe, O’na saldırdıkça. Ama O, şimdi onlara îslâm ni’metini ikram etmek, onları Allah nezdinde de makbul kılmak için uğraşıyor, zevk alıyor.

          Görüyorsunuz bu rastgele bir insalun tabiatında olan sev değildir. Bu hak bildiği ilkeye, hayırlı akideye çağırıcıdır. Bu, hiç de­ğil, ancak «Nübüvvet» tavrıdır. Ve ancak, Aleyhissalâtü vesselam efendimizin yöneldiği tek hedef ve maksad gereğidir: O da bu dâ­vanın galip gelip sonuç vermesi, Rabbinin de bu yüzden kendisinden razı olması… O halde, bu uğurda en ağır elem ve sıkıntı da, en bü­yük huzur ve neş’e de bu yüce hedefe varmak isteyen kul için hiç de önemli ve etkili olamazdı.

Bu idi işte İslâm! Kin ve hıyanet bilmez, insana asla kötülük düşünmez, cihadı emreder. Ama kin ve hıyanete asla cevaz vermez. Kuvvet tavsiye eder ama egoizme ve kibre asla yüz vermez. Rahmete çağırır ama güçlük ve ağır yük getirmez. Sevgiyi öğretir ama sadece Allah yolunda.

O halde, gerek Sakîf, gerek öbür kabile hey’etleri gelip Medi­ne’de İslâm’a boyun eğen hey’etler hep «şerefli bir zafer» va’dinin ifasıydı. Yâni Cenâb-ı Hakk’ın va’d-i sâdıkının tahakkukuydu bun­lar.

O gelen heyetlerin yansıttığı ibretler bunlardır, deyip yetine-llm. Buradan çıkarılabilecek ders ve hükümleri ise şöylece sırala­mak mümkün:

  1. a) Müslüman olması umulan müşriklerin mescide inmesi, ora­da misafir edilmesinin cevazı: Gördük ki; Resûlullah Sakif hey’etini Mescidde karşıladı ve onlarla orada görüşüp, dini telkin etti. Bu tu­tum bunun müşrikler için câ’.z olduğunu gösterir. Kitab ehli içinse, elbette caiz olur… Nitekim de Resûlullah (s.a.v.) Necrân hristiyan-larını, Kur’an dinlemek ve İslâm’ı öğrenmek niyetiyle geldiklerinde orada karşılaşmıştı.

Zerkeşi der ki: «Bilesin ki, Nevevİ ve Râfil tr.a.) gibi zevat, müslümanların izni ile (Harem müstesna) mescidlere kâfirlerin gir­mesini caiz görürler. Şu şartlarla:

Birincisi: Zımmîlerle yapılan akitte, mescide girme yasağı kon­madı ise. Çünkü böyle bir kayıt varsa, izin verilemez.

İkincisi: İzin verecek olan müslümanın buna tam ehliyeti ol­malı.

Üçüncüsü: Kur’an dinleyip, öğrenmesi ve sonunda da İslâm’a girmesi umuluyorsa. Ya da binayı tamir gibi bir maksatla girmesi zarurî ise. Bu hususta da, Kaadi Ebî el-Fâruki’nin görüşü bir kazly-ye teşkil eder: «Sırf bilgi ve Kur’an dinlemek için girenin İslâm’a gel­mesi içindir, yoksa mescide sokulmaz!..» Bu durumda bize onların mescidlere girmesine İzin verme yetkisi yok demektir. Yâni günü müzde cereyan ettiği üzere muhtelif ecnebi ülkelerden gelenlerin sırf bir san’at ve tecrübe kaygusuyla ya da siyasi alâka kurma gibi yol­larla, mescidlere girmesi böyledir. (Turistik maksatla gelen felâket kılıklı kadın – erkeğin hükmü buna kıyaslansın artık).

Uyumak, yemek yemek vb. işler İçin izin isterse, o zaman, «Rav-za» da dendiği gibi: Bu halde izin verilmesi abes olur. Zahirde caiz olsa da, Nevevi’den başkaları ise, bu halde onlara izin vermemiz caiz olmaz derler… Fâruki ise; bu mânâda, hesap, dil ve buna benzer şeyleri öğretmek için girmelerine gelince o da, aynı anlama gelir. Açıktır ki; yasağın maksadı; zararı, mescidin kirlenmesini ve namaz kılanların huzurunu kaçırmanın önlenmesidir[9][161].

Biz de deriz ki zararın en büyüğü teşviştir. O da, açık saçık ve çok çirkin manzaralı gâvur madamlarının namaz kılan insanın ara­sında dolaşmasıdır. Uyumak, yemek yemek için girmek neyse, ca­miin tezyinatını, mimarî özelliğini tanımak için gelmek de odur.

  1. b) Gelen hey’etlere veya elçilere güzel muamelet Vefd (yâni hey’etle), Müstemen (yâni sığınan kişi) arasında şu fark var: Birin­cisi birkaç kişiden oluşan bir nev’i elçilerdir. Milletini temsil ederler. Müstemen ise, ferdi olarak ilim veya başka bir maksatla islâm ül­kesine gelen yabancıdır ki devletin himayesi altındadır. Belki de İs­lâm’a yönelip gelmiş olabilir.

Müstemen için Cenâb-ı Hak emân tanımış, hüsnü muamele ile karşılamayı ve korumayı emretmiştir. İstediği takdirde de maksadı­na emniyetle ulaşması sağlanır. «Bir müşrik himaye isterse, siz de onu himaye edin. Ta ki Allah’ın kelâmını işitip kendine göre serbest­çe gayeye yaklaşsın[10][162]».

Vefd’e gelince: Bu hüküm onlar için de geçerlidir. Müstemene kıyas ve Resûlullah’ın uygulaması, yâni onlara iyi davranması ve in­ce siyaseti bunu anlatır. Yukarıda bunu, yâni Resûlullah’ın Sakifli-lere geliş ve ikametleri sırasında nasıl ikramda bulunduğunu gör­müştük.

  1. c) İnsanların iradede ve imamette en lâyık olanı Allah’ın Kitabı’-nı en iyi bilendir: Bunun içindir ki, Resûlullah Qsman bin el-Âs’ı, Sa-

kif hey’etine emir tâyin etti. Çünkü Medine’de kaldığı süre içindebu zât arkadaşları arasında bir üstünlük göstermiş, onlardan çok daha gayretli çıkmış ve çabucak Kur’an öğrenmiş, dinin icaplarını kavramıştı. Resûlullah da bunu görmüş ve hoşlanmıştı. Emirlik ve valilik ise herhalde, dinî ve dünyevi bir sorumluluk gerektirir. Bu da bir takım hükümleri uygulama makamıdır. İslâm cemiyetine hük­mü uygulayacak kişinin ise din konusunda bir seviyeye sahip ol­ması gerektir. Bu da birtakım hükümler uygulayacaktır çünkü.

  1. d) Putların ve heykellerin yıkılmasının zorunlu oluşu:Burada ille de birtakım insanların bir dikili puta tapması şartı yoktur. Bu hüküm umumîdir ve her duruma şâmildir. Buradaki umumi delil ise, Kabe’deki bütün timsalleri imha etmesidir. Orada ne varsa çı­karttırıp imha ettirmiştir. Taprfan veya tapılmayan diye ayırd etme­mişti. Bu da[ yukarıdan beri zikrettiğimiz gibi, gösterir ki şekil ve maksat ne olursa olsun timsal (yâni put ve heykeller) yapma ha­ram, hangi maksatla olursa olsun, onları bulundurup taşımak da haramdır[11][163].

Böylece artık daha sonraki hey’etlerin durumunu tafsilâtlandırmayıp sadece Sakîf hey’etinin çevresinde açıklamalarla yetinmiş oluyoruz. Çünkü bu hey’etler arasında en renklisi ve ders verici bunlardı. Öbürlerinde ise önemli bir olay yok gibidir.

Ancak şu kadarını bilmekte fayda var ki; bu gelen hey’etlerin hepsi müşrik değil, bazısı da kitab ehlindendi.

          Müşrik hey’etlerin hepsi İslâm’a girmiş, geldiği anda İslâm’ı ilân etmeden dönenler olmuşsa da, sadece kavimlerini ikna etmek ve birliğini sağlamak için dönmüşlerdir. Halbuki ehl-i kitabın çoğu (Yahudi ve Nasara) eski dinleriyle geri dönmüşlerdi…

Necrân’dan gelen Hristiyan hey’et, altmış kişiden oluşuyordu. Resûlullah’m yanında günlerce kaldı ve Hz. îsâ’nm durumunu Al­lah’ın birliği konusunu tartıştılar. Bir başka hey’et de, Resûlullah’m ÂH tmrân sûresinin: (59, 60, 61.) âyetlerini okumayı tasvib etmedi­ler. «İsa’nın durumu da Allah indinde Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yaratmış, sonra da ona «Ol» demiş, o da olmuştu. Emir Rabbindendir. O halde inatçılardan olma. Bu malûmat geldiği halde, seninle tartışmaya gireceklere gelince, onlara de ki, gelin o zaman, oğullarımızı – oğullarınızı, kadınlarımızı – kadınlarınızı, kendi nefsi­mizi ve nefsinizi ortaya koyup mübahele yapalım: Allah’ın lanetini da’vet edelim yalancılara…» Bununla Resûlullah onları mübaheleye çağırdı. Çünkü Cenâb-ı Hak da böyle emrediyordu. Resûlullah gidip, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’i abası altına alıp, Hz. Fâtıma da arkasında toplayıp geldi mübaheleye. Hey’et başkam buna cesaret edemedi. Bu zât, «Şurahbil bin Ved’a- idi. Arkadaşları da sonucun­dan korktuğu için mübaheleye yanaşmadılar, îslâm ve mübahele dışında Resûlullah (s.a.v)’ı güya yenmeye azmettiler. Ama sonun­da pes demek zorunda kaldılar. O da, onlarla anlaşma yaptı. Ciz­ye vermeğe razı oldular. Bu yazılı hâle getirildi. Resûlullah, cizyeyi hepsinin ittifakı ile imza ettirdi. Böylece anlaşmayı bozmalarını ön­lemiş oluyordu. Kendi dinlerinde de olsa, bid’at ve fitne çıkarma, hıyanet, faiz, ahdinden dönme gibi hâllerden sakınacaklarına dair de söz aldı[12][164].

 

Adty Bin Hatimin Müslüman Olması

          Adiy bin Hatim hristiyandı. Meşhur cömert insan. Hatim Tâİ’nin oğlu idi. Kavminin de ileri gelenlerindendi. Ve halkında mirba (yâ­ni savaş ganimetlerinin dörtte birini pay olarak) alırdı. Bu Arap­ların, liderlere karşı yaptığı şeydi. Bu zât, Resûlullah (s.a.v.)’m adı­nı ve da’vetini işitince bu işe kızıp kendi ülkesini terkederek Şam hristiyanlanna sığındı. Adiy kendisi anlatıyor: Resûlullah’ın o an­ki vardığı seviye ve itibar karşısında kendimi kıyaslayınca hiç de iyi durumda olmadığımı anladım. Dedim ki, şayet ona varırsam, melik mi, yalancı peygamber mi bunu anlarım. Eğer gerçekten pey­gamber ise o zaman da ona uyarım.

          Bu niyetle yola çıkıp Medine’de Resûlullah’a ulaştım. O, mescidindeydi, yanma girdim. Selâm verdim. O da, «Kim bu adam?» di­ye sordu. Ben de Adiy bin Hatim dedim. Resûlullah (s.a.v.) hemen ayağa kalkıp beni aldı ve evine götürdü. Tam evine varacaktık ki, bir zayıf, yaşlı kadın onu engelledi. O bu kadını dinliyor, o da dert anlatıyordu, uzun uzun… O an anladım ki, o bir melik falan değil. Tekrar yürüdük. Resûlullah ile eve girer girmez, deriden bir minder aldı, içi lif dolu idi. Onu bana uzatıp otur dedi. Ben hayır, sen otur dedim. Hayır sen oturmalısın diye ısrar edince, ben oturdum, ken­disi ise toprağa oturdu.

          Ben kendi kendime vallahi bu bir hükümdar davranışı olamaz diyordum. Sonra Resûlullah: -Ee, Adiy bin Hatim, sen Allah’tan baş­ka ilâh tanır mısın?» buyurdu. Hayır, dedim. «Peki, Allah’tan büyük bir varlık tanır mısın?» dedi.   Ben yine hayır, dedim. «Peki sen hiç Rukûsî oldun mu?» (Hristiyanlık ve yıldızlara tapıcılık karması bir din) Evet, dedim. «Peki, sen kavminden Mirba almaz miydin?» bu­yurdu. Evet dedim. «Ama bu senin dininde helâl olmaz» buyurdu. Ben, evet doğru vallahi dedim.

Bunun üzerine ResûluUah şöyle konuştu: «Ey Adiyi Belki de se­nin bu dine girmemen, bu dine bağlıların ihtiyaç içinde olduğunu görmendendir. Unutma ki Allah öyle bolluk verecek ki onlara, mal -mülk dağıtsan alacak kimse bulamıyacaksın. Yine belki onların düş­manlarının çokluğu engelliyor seni. Ama Allah öyle lütfedecek ki, ta Kadisiye’den kalkan bir kadın, Beytullah’ı ziyaret için buraya em­niyet içinde devesine binip gelecek.

Yine belki de senin bu dine girmemen şundandır: Hani bakıyor­sun krallar ve sultanlar hep onların dışında kalıyor. Vallahi, Allah sana işittirecek. Babil’deki beyaz saraylara kadar hepsi fethedilecek­tir. Bunun üzerine hemen müslüman oldum der Adiy…

Adiy şunu da söylüyor: Ben ikisini gördüm: Binekle emniyet içinde gelen kadım gördüm. Kisrâ hazinelerine akın eden atlıların da önündeydim. Vallahi üçüncü de mutlaka gelecektir[13][165].

 

İbretler Ve Öğütler

Adiy bin Hâtim’in, ResûluUah (s.a.v.)’a gelişi ve müslüman olu­ğu, tam da hey’etlerin her taraftan akın akın geldiği esnadaydı. Biz bunu da o koşup gelen ve îslâm’a teslim olan hey’etler cümlesinden sayabilirdik.

Ancak, bunu ayrı bir bahis olarak alışımız onun islâm akidesi yönünden, özellik belirtmesinden ötürüdür. Burada birçok dersler gördük ve tahliline lüzum hissettik. Esasen burada ResûluUah canlı bir hüviyet ve şahsiyet ortaya koyuyor. Adiy bin Hâtim’e takdim, edilen açık bir hüviyet. Makam, azamet, emirlik ve krallık şübhe-lerinden ve heveslerinden arınmış bir şahsiyet. Yalnız âlemlerin Rab-bi tarafından bir elçi olduğu, bütün insanları uyarmakla vazifeli ol­duğu ayan beyân görülüyor. İmanın temeli bu, gösterdiği yolun sır ve hikmeti bu… Şimdi Adiy bin Hâtim’in düşündüklerini onun ye­rine kendimizi koyarak düşünüp tartalım. Göreceğiz ki Muhamme­di Risâlete dair imanımız şahlanacak tır. Ve İslâm alemindeki fikir seviyesinin nasıl bir sebebe bağlı olarak hızla yükselmiş olduğunu daha bir yakından tanıyacağız.

          Evet, biraz Adiy bin Hâtim’in tasvir ettiği ve son derece etkilen­diği peygamberi şahsiyet, sonra da teslim olduğu bu hüviyyet kar­şısında düşünelim. Adiy diyor ki; «Vallahi o beni evine giderken bir müddet ayakta bekletti. Çünkü yaşlı ve düşkün bir kadın ona rastlamış, onu söze tutmuştu. O da ayakta hayli zaman bu kadının derdini dinlemişti. îşte o zaman kendi kendime bu asla melik falan değildir dedim.

Evet o krallık gibi dünyevi şan – şöhret ve büyüklük kaprisinden ne kadar uzaktı. Bu kadar ayakta dert dinlemesinden elbette anlaşı­lır. Bu yüzden de son derece sabır gösteriyor, nefsine ağır gelecek şeyleri bile hazmediyor, hiçbir sıkıntı ve bunalma alâmeti de gö­rülmüyor onda. Elbette, Resûlullahtır ve her halinde bu seviye ve tabiat billûrlaşmıştır. Dahası var, o sahabesi arasında da kendisi­ne bir özellik tanımaz, fakir ve miskinlerden hiç farkedilmeyecek bir maişet ve hayat biçimi sürdürürdü. O hiçbir gün mükemmel bir sofraya oturmamıştır. Ashabına hiçbir ağır iş teklif etmemiştir ki, kendisi de beraber aynı işe koşmasın. Bu onun değişmez özelliğiydi. Ve dünyayı terkedip Refik-i a’lâya varıncaya kadar da bu hâl üze­rindeydi. Peki hangi sırdır onu, böylesi bir kral hayatından men’ eden? (Ki istese her imkân ayağına gelecek, hem hiçbir melike na-sib olmayan kolaylıkla en üstüne ulaşabilecekken dünyalığın) îş­te o, Allah’ın kendisine ikram ettiği nübüvvet sırrıdır. Adiy devam ediyor: Beraber evine girdiğimizde, lifle dolu deriden bir minder alıp bana uzattı, «Otur bunun üzerine» buyurdu. Ben oturdum. Ken­disi ise toprağa oturdu. Yine ben kendi (kendime dedim ki: Vallahi bu asla kral falan değil.

          Belki de Adiy (ki o kendi kavmi içinde üstün makama sahipti). Resûlullah’m evini bambaşka tahayyül etmiştir. Ondan da bir anlam çıkaracaktı belki. Ama aksi durumla karşılaştı. Resûlullah’m da kar­şısında kuru yere bağdaş kurup oturuşuyla şoke oldu. Ve baktı ha­yâlinde kurduğu şeylerden hiçbir iş ve görüntü yakalayamayınca, hiçbir sözü kalmamıştı. Nasıl diyecekti, bu zâtın, şân – şöhret, dünya­lık veya krallık peşinde olduğunu?

          Zaten Adiy tarafından hemen anlatıyor, Resûlullah’ın geleceğe âit gaib haberleri görür gibi tanıtışını. Müslümanların ve İslâm’ı istikbâlini nasıl çizip ortaya koyduğunu…

Buyurdu ki: «Kısa zaman sonra, öyle zenginlik ve mal geçecek ki müslümanlarm eline, isteklisi bulunmayacak». Resûlullah doğru söylemiştir. Gerçekten Halife Ömer bin Abdülâziz zekât memurunu zekât dağıtmak için Afrika ülkelerine göndermişti de memur geriye getirmişti bu mallan. Çünkü zekât alacak kimse yoktu (herkes refah içindeydi). Bunun üzerine bu paralarla bir sürü köle alıp âzâd etti, hürriyetlerine kavuşturdu. Yine demişti ki; «Öyle gün gelecek ki, Kadisiye’den bir kadın tek başına devesine binip, korkusuzca, Beyt’İ ziyarete gelecek». Besûlullah doğru çıktı, öbür hadislerinde de buyurduğu gibi, daha bu sözün akisleri kesilmeden İslâm’ın gü­ven ve barış ortamı hâkim olmuş, bir yolcu yol boyunca Allah’tan başka hiçbir korkacağı şey olmaksızın yürür hâle geldi. Bir de ço­banın sürüsü için kurttan endişesi vardı belki, başka korku yok.

          Yine buyurmuştur ki: «Allah’a yemin olsun ki, Babil’deki beyaz köşklere kadar herşey müslümanlarm eline geçecek». Yine haklı çık­tı Resûlullah ts.a.v.). Çünkü, biz bunları da gördük veya duyduk. Allah va’dini yerine getirip, Peygamberini te’yid etti!…

Adiy, Kesûlullah’ı hayat ve maişetinde de tam Risâletine muta­bık durumda müşahede etmişti. Bu üstün hali, söz ve ifadesinde de bulmuştu. Bunun doğrulayıcı ölçüsünü de daha sonra görecekti, ta­rih ve zaman içinde. Zaten bu müşahedeleri sonundaydı, İslâm’ı ka­bullenirken aynı zamanda kavminin kendisine verdiği şan ve mev­kiden sıyrılıp çıkışı…,

          Düşünen insan hür ve peşin hükümsüz, düşüncesini bu konuda yoğunlaç tırırsa, ne kadar engel bulunursa bulunsun, bu gerçeği ka­bul edip imana gelmesini önleyemiyecektir. Ama aklın kudsiyyeti, fikrin hürriyeti iptal edilmişse, yerinde kin ve kaba şehvet bitmişse, artık bâtıla saplanıp kalmaktan başka sonuç beklenemez. Ve artık cehalet ve cahillerden başka sığınak, üstün gelme, kör deve gibi çiğneyip geçmekten başka da bir davranış, ya da bile bile körlük ve anlamazlık göstermekten başka akıbet beklenemez…

Bu tiplerin sıfatlarını bize Cenâb-ı Hak, sâdık kelâmında anla­tıyor: «Dediler ki, senin çağırdığın şeye karşı, bizim kalblerimizde bir engel var, kulaklarımızda tıkaç. Yâni seninle aramızda perde var. Sen işine bak, biz de kendi işimize bakarız…[14][166]»

[1][153] İbn Hlşâm: 2/324.

[2][154] İbn Sa’d, Tabakat: 2/78

[3][155] İsrâ sûresi, âyet:  32.

[4][156] Bakara sûresi, âyet: 278.

[5][157] İbn Hişâm: 2/324

[6][158] Tabakat:  2/78.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 441-443.

[7][159] Nasr sûresi.

[8][160] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 443.

[9][161] Zerkeşi, İ’lâmü’s-Sâcid:  319-321.

[10][162] Tevbe süresi, âyet: 6.

[11][163] Bu kitabın Tebük Seferi bahsine bak.

[12][164] Buhârl, BeyhakI ve Ebû Dâvud rivayetleri İle İÇn Kesîr tefsirine bakınız.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 444-448.

[13][165] İbn İshale, Ahmed ve Beğavî yakın ifadelerle nakletti.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi:448-449.

[14][166] Fussılet sûresi, Ayet: 5.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 449-451.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.