RESÛLULLAH (S.A.V)’IN HASTALIĞI VE REFİKİ A’LÂ’YA ULAŞMASI | Siyer Programı – 58.Bölüm
RESÛLULLAH (S.A.V)’IN HASTALIĞI VE REFİKİ A’LÂ’YA ULAŞMASI
Üsâme Bin Zeyd’in Bülka Üzerine Gönderilmesi:
Resûlullah (s.a.v.) daha Medine’ye varır varmaz, müslümanlara, Rum üzerine sefer hazırlığı için emir verdi. Bu gazaya gidecek ordu komutanlığına da Üsâme bin Zeyd (r.a.)’i seçti. O zât-ı muhterem daha çok gençti. Resûlullah ona, babası Zeyd bin Hârise’nin şehid düştüğü yere varmasını, atlarına orasını çiğnetmesini emretti. «Bülka» ve Dâruma» denilen Filistin topraklarına yürüme emri vermişti. Bu olay, tam da Resûlullah’ın vefatı öncesi rahatsızlığının ilk belirdiği günlerdeydi.
Ama münafıklar hemen menfî tavır takındılar, bu sefer konusunda; «Genç bir çocuğu Ensâr ve Muhacirin en büyüklerinin başına kumandan yaptı[1][22]» diye…
Resûlullah (s.a.v.) bunun üzerine halkın huzuruna çıktı. Başı sanlı olduğu halde onlara şöyle hitab etti:
«Siz Üsâme’nin kumandanlığına itiraz ediyormuşsunuz. Vaktiyle babası Zeyd’in kumandanlığına da itiraz etmiştiniz. Vallahi o kumandanlığa son derece lâyık ve benim yanımda da, insanların en sevgilisi idi. Babası nasıl bana sevgili idiyse, oğlu da öyle. Ve şimdi de bu öylece kumandanlığa en lâyıktır. Sizin için de babasından sonra en sevgililerden olduğu gibi, en sâlihlerinizdendir. Ve size, itaati tavsiye ediyorum[2][23]».
Bundan sonra halk hazırlandı. Ensâr ve Muhacirler Üsâme’ye tâbi olarak savaşa çıkmaya hazır oldu. Üsâme, ordusunu Medine dışına çıkarıp ordugâhını Cürüf’te (Medine’ye bir fersah yer) kurdu. [3][24]
Bu sırada, Resûlullah’ın vefatının sebebi olan hastalığı şiddetlenmişti. Ordu burada bekliyor, Allah’ın son hükmünü gözlüyorlardı.
Resûlullah’ın mevlâsı Ebi Müveyhibe’den İbn îsfâk ve îbn Sa’d’-ın rivayetine göre; Resûlullah’ın ilk şikâyeti şöyle başladı. O zât diyor ki; Resûlullah beni gecenin ortasında gönderdi. Ve ey Ebû Müveyhibe! Şu Bakı’ kabristanında yatanlara istiğfar etmekle emr olundum. Benimle gel, dedi, ben de birlikte yürüdüm. Onların başı ucuna dikildiğimizde; «Ey kabir sahipleri! Selâm üzerinize» diye seslendi. «İnsanların içinde bulunduğu hâle göre sizin bulunduğunuz hâl sizin için daha hayırlıdır. Fitneler karanlık gece kıt’aları gibi birbiri ardınca geliyor. Sonraki gelenleri ise hep öncekinden daha şerli». Sonra bana dönüp: -Bana dünya hazinelerinin anahtarı ile orada ebedî kalmak, bir de Rabbime kavuşup cennete girmek sunuldu ve muhayyer bırakıldım» buyurdu. Ben hemen, anam – babam sana feda olsun yâ Resûlâllah (s.a.v.î, sen dünya hazinelerini ve ebedi kalmayı tercih et, sonra da cenneti iste dedim. O da, «Hayır! Vallahi ey Ebâ Müveyhibe, ben Rabbime kavuşmayı, cenneti seçtim» buyurdu. Sonra da Baki’ ehline istiğfarda bulundu ve döndü. îşte o sırada Resûlullah’ın ağrısı başladı ve vefatına kadar sürdü[4][25].
Resûlullah ilk rahatsızlığını, şiddetli bir başağrısı olarak hissetti. Hz. Aişe (r.a.)’den rivayete göre ise: «O Baki’den dönerken karşılamış, «Vay başım!» diye yakınırken, o da: «Tam aksine vallahi Aişe, esas benim başım![5][26]» diye cevab vermişti.
Daha sonra onun rahatsızlığı ağırlaştı. Onu bitkin bırakan bir hummaydı bu fateş nöbeti). Bunun başlangıcı Hicretin on birinci yılı, Sefer ayının son günleriydi. Bu esnada ise Hz. Aişe hep ona Kur’an’dan, «Muawezeteyn»i okuyup üflüyordu.
Buhâri ve Müslim’in Urve’den nakline göre Resûlullah (s.a.v.) ne zaman hastalansa, Muavvezeteyn’i okur, kendisine üfler ve vücudunu meshederdi. ölümüne tekaddüm eden bu hastalığında ise Hz- Âişe bu sûreleri okuyup üflemeye ve Resûlullah’ı kendi eliyle meshetmeye başlamıştı.
Resûlullah’ın bu hastalığı sırasında, hanımları onun hastalığını Hz. Aişe’ntn evinde geçirme meylini sezmişlerdi. Çünkü ona meylini ve onunla teskin oluşunu öğrenmiş durumdaydılar. Bunun için İzin verdiler. Bunun üzerine, Meymune’nin evinden çıktı, tki yanında Fazl bin Abbas ve Ali bin Ebi Tâlib vardı. Onlara dayanarak geldi. Hz. Âişe’nin evinde hastalığı şiddetlendi. Ama hep ashabının üzüntüde kalışının sıkıntılarını yaşıyordu. Ve buyurdu ki; «Bana ağzı açılmamış yedi kırba su getirin ve başımdan dökün de, belki halka yaklaşırım (yine çıkıp onlarla konuşabilirim). Hazret-i Âişe (r.a.) der ki, onu bİr tekneye oturttuk. Ve başladık su kırbalarının suyunu dökmeye… Nihayet artık yettiğini işaret etti eliyle. Sonra halka çıkıp onlarla namaz kıldı ve onlara hitabede bulundu[6][27]. Bu çıkışında başında bir sargı vardı. Minbere oturdu. İlk sözü de, Uhud şehidlerine ve gazilerine dua ve istiğfar etmek oldu. Ve şöyle dedi: «Bir kulu Allah kendisine dünya güzelliklerini vermekle, kendi in-dindekini verme hususunda serbest bıraktı da; kul o-ıun yanında! ni’meti seçti.» Bunun üzerine Ebû Bekir (ra) atdud.. (Cuiikj o. rıo sûlullah’ın ne kasdettiğini biliyordu). Ve şöylo seslendi ona: Babalarımız, analarımız, sana feda olsun!.. resûlullah ise: «Sakin ol yâ Ebâ Bekirl» buyurdu.
Ey nâs! Bana, mal ve dostluğuyla en emin kimse Ebû Bekir’dir. Eğer sevgili edinmem gerekse, muhakkak ki Ebû Bekir’i edinirdim. Ama îslâm kardeşliğimiz var. Mescide açılan kapıların hepsi kapansın. Yalnız Ebû Bekir’in kapısı kalsın[7][28]. Ben hepinizden öndeyim ve sizi bekleyeceğim. Zaten şu an havuzumu görüyorum. Esasen bana yeryüzü hazinelerinin anahtarı verildi. Vallahi ben sizin, benden sonra müşrik olacağınızdan değil de, dünya için birbirinize düşmenizden korkuyorum[8][29].
Resûlullah evine döndü. Çünkü hastalığı iyice şiddetlenmişti. Ağırlığı çökmüştü üzerine. Hz. Âişe’nin rivayeti şöyle: «Resûlullah (s.a.v.) bana bu hastalığı anında; «Bana baban Ebü Bekir’i ve kardeşini çağır» dedi. Onlara bir yazı yazayım. Korkuyorum, çünkü, yarın biri kalkıp da, ben daha üstünüm (müstehakım) diyebilir. Halbuki Allah da, mü’minler de Ebû Bekir’den başkasına razı olmaz.[9][30]
İbn Abbas’ın rivayeti ise şöyle: Resûlullah’ı hastalık sıkıştırdıkça, evde o andaki bir zâta: «Bana bir kâğıt getirin, size öyle bir yazı yazayım ki, artık sapıtmayasmız.» Fakat bazıları, hastalık Resû-lullah’ı bunaltmıştır da böyle konuşuyor. Halbuki elimizde Kur’an var. Bize Allah’ın kitabı yeter. Bunun üzerine evdekiler arasında tartışma çıktı. Kimisi, getirin yazsın, böylece sapıklıktan korunuruz, kimi de buna ters beyanlarda bulununca, evde bir uğultu başladı. Bunun üzerine Resûlullah: «Hadi dışarı çıkın[10][31]» buyurdu.
Artık Resûlullah (s.a.v.) çıkıp halka namaz kıldıramayacak halde idi. Bunun üzerine : «Ebû Bekir’e söyleyin, halka namaz kıldırsın» buyurdu. Buna karşı da Hz. Âişe: «Yâ Resûlâllah! Ebû Bekir çok yufka yüreklidir. Senin makamına geçince dayanamayabilir ve sesini de kimseye duyuramaz» diye müdahale edince:
«Siz Hz. Yûsuf’un çevresindeki kadınların tıpkısısınız. Söyleyin Ebû Bekir namazı kıldırsın cemaate[11][32]» diye tekrarladı.
Bundan böyle de halka namaz kıldıran hep Ebû Bekir (r.a.) oldu. Bu günlerde, bir keresinde Resûlullah (s.a.v.) namaza çıktığında (hastalığın hafiflemesi anında) Hz. Ebû Bekir’in halka namaz kıldırdığım gördü. Ebû Bekir geri çekilmek istedi. Fakat Resûlullah devam etmesini işaret buyurdu. Ve kendisi de Ebû Bekir’in yanında oturdu. Ebû Bekir namazı kıldırırken o da oturduğu yerde kılıyordu. Halk da Ebû Bekir’le namaza devam ediyordu[12][33].
Bu esnada Resûlullah’ın böyle çıkışını hayra yoran cemaat birbirini müjdelediler fakat hemen de hastalık şiddetlenmişti. Ve zaten çıkıp cemaatle namaz kılışının sonuncusu olmuştu bu. îbn Mes’-ûd bu konuda şunları nakletti: Ben Resûlullah’ın yanına vardığımda ateşler içinde yanıyordu. Ellerimle dokundum ve yâ Resûlâllah (s. a.v.), senin çok fazla ateşin var dedim. O da, evet dedi. «Sizin iki kişinizin ateşi kadar ateşim var.» Bunun üzerine öyleyse bundan ötürü iki kat ecrin var dedim. Evet dedi, «Bir mü’mine Allah bir hastalık çilesi verdi mi, ona denk de mükâfat verir. Öyleyse ağacın yaprağını döktüğü gibi günahları dökülür o kimsenin Resûlullah bu esnada yüzüne bir perde tutuyordu. Sıkıntı gelip de acısı artınca onu açtı da: «Lanet olsun yahudi ve hristiyanlara. Nebilerinin kabirlerini mescid yaptılar (onları ilâhlaştırdılar)[13][34]» buyurdu!.. [14][35]
Resûlullah (s.a.v)’ın Ölüm Dalgınlığı:
Bu Allah’ın her kulu için koyduğu değişmez kanundur. «Sen de öleceksin, onlar da[15][36]».
İşte böylece on birinci hicret yılı Rebiülevvel ayının on ikinci günü, pazartesi sabahına varıldı. Halk mescidde Hz. Ebû Bekir’in arkasında sabah namazını kılıyordu. Birden Hz. Âişe’nin odasının, (mescide açılan kapısındaki) perde açıldı, ardında Resûlullah (s.a. ve.) göründü. Onları saflarında seyretti ve gülümsedi onlara. Hz. Ebû Bekir geriye çekilip safa girmek istedi. Çünkü Resûlullah’ın çıkıp namaz kıldıracağını sanmıştı. Müslümanlar da Resûlullah’ın halinden sevindiler. Nerde ise namazlarından çıkacaklardı. O eliyle işaret edip, namaza devam etmelerini emretti. Sonra da odasına dönüp perdeyi kapattı[16][37].
Resûlullah (s.a.v.) döndü, tekrar Hz. Âişe’nin odasında yatağına yattı ve başını Hz. Âişe’nin göğsüne dayadı. Artık ölüm hâli onu sarmıştı. Yanındaki tasta bulunan suya ellerini batırıp yüzüne sürüyor ve «Lâ ilahe illallah, ölümün acıları varmış» diyordu. Hz. Fâtıma (r.a.) bu halleri görünce: «Vah babamın çektiği ıztıraba!..» diye feryada başladı. Resûlullah (s.a.v.) ise:
«Babanda bu günden sonra sıkıntı kalmayacak[17][38]» diye mukabele etti.
Hz. Âişe der ki: «Benimle onun tükrüğünü ölümü halinde birleştirdi. O gün Abdurrahman yanıma gelmişti. Elinde bir misvak vardı. Resûlullah ise bana yaslanmış durumda idi. Baktım misvaka bakıyor. Misvakı arzuladığını anladım. Onu sana alayım mı dedim. Evet anlamına başını salladı. Aldım ve fakat sertti. Yumuşatayım mı dedim. Yine başıyla evet dedi. Ona göre yumuşattım (ağzında ıslatarak) ve kullandı. Yanında bir kabta su vardı. Ellerini ona batırıp yüzüne sürüyor ve: «Ölümün de acıları varmış, Lâ ilahe illallah» diyor. Sonra ellerini kaldırıp: «Refik-i A’lâ’ya yâ Rab dedi. O halde ruhu kabz cldu ve elleri yana düştü.[18][39]
Resûlullah’ın vefat haberi hemen halk araşma yayıldı. Hz. Ebû Bekir çıkıp geldi. O birez önce Sünüh semtindeki evine gitmişti. Çünkü Resûlullah’ın iyileştiğini sanmıştı. Şimdi ata binip gelmişti, tner inmez mescide girdi. Kimseyle konuşmadan doğruca Hz. Aişe’nin odasına geçti. Resûlullah’ın üzerine çizgili bir bez örtülmüştü. Üstünden örtüyü çekip yüzünü açtı, eğilip onu öptü ve ağladı. Anam-babam sana feda olsun, Allah sana iki ölümü cem etmez. Sen, sana yazılan ölümü tattın[19][40]. İkinci bir ölüm tatmıyacak-sın, dedi ve çıktı. Ömer hâlâ konuşmuyordu. Resûlullah’ın ölmediğini iddia ediyordu. «O sadece Hz. Musa’nın Rabbine gittiği gibi gitmiştir. O ölmez, ta münafıkları yok edinceye kadar» diyordu. Hz. Ebû Bekir ona döndü: «Sakin ol Ömer, sus!» diye seslendi. Ama Ömer sözüne devam etti. Ebû Bekir onun susmayacağım anlayınca halka hitaba başladı. Halk da ona yönelince Ömer’i yalnız bırakmış oldu. Ebû Bekir şöyle konuştu: «İmdi ey nâs! İçinizde Muhammed’e tapan varsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki, O Hayy ve Lâyemût’tur». Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:’«Muhammed sadece peygamberdir. Ondan önce de çok peygamber geldi geçti. Peki, o ölüm veya öldürülürse siz tabanlarınız üzerine geri mi döneceksiniz?[20][41]
Bütün halk bu âyeti sanki Ebû Bekir okuyuncaya kadar hiç duymamışlardı. Bütün halk ona kulak verdi. Halbuki onu duyan herkes okumaya başladılar. Ömer (r.a.) der ki: «Vallahi bu âyeti ilk defa Ebû Bekir’den işitmiş gibiyim. O âyeti duy;.r duymaz anladım ve inandım ki, artık Resûlullah ölmüştür ve ayaklarımın bağı çözüldü, yere yığıldım.[21][42]
Hâviler ve siyer uleması, Resûlullah (s.a.v.)’ın altmış üç yaşında vefat ettiğinde ittifak ettiler. Kırk yılr bi’setten önce idi. On üç yılı ise Mekke’de da’vetle geçti. On yılı da hicret sonu ve Medine’de geçmiştir. Vefatı ise onbirinci yılın başlarında vuku bulmuştu.
Buhârî’nin Amr bin Hâris’ten rivayeti ise şöyle: «Resûlullah arkasında ne bir dinar veya dirhem para, ne köle, ne de carîye bıraktı. Sadece bindiği beyaz katırı, silâhı, bir de sadaka olarak vakf ettiği arazisi vardı».[22][43]
Mustafa (s.a.v.) efendimizi siyretinin bu son olayını anlatan kısım, bu vücudun en büyük ve gerçek hikâyesini parıldatmaktadır. Öyle vakıa ki; en ceberut zorbalar, en taşkın ve âsiler onun karşısında sinek gibi ezilir. Bu büyük vakıa varlığın her safhasında, her dalga aralığına uzanır. Her oluşu ve varlığı bitişe, bir yokluğa götürür. Böylece de yeri göğü kahreden kudretin önünde tüm beşer hayatını kulluk boyasıyla boyar ve zelil kılar, boyun eğdirir, îster istemez boyun eğilen gerçektir bu. ister âsi, ister muti herkes ona peki demek zorundadır. Reisler ve ilâhlık taslayanlar, resuller ve nebiler, seçkinler ve makbuller, fakirler ve zenginler, ilim ve keşif sahipleri, herkes herkes…
Zaman ve mekân durdukça sürekli çağrıda bulunan gerçek, her duyabilenin kulağında, her düşünebilenin aklında; «Ulûhiyyet (Ölmezlik, ebedîlik) yalnız Allah’a mahsustur». Hâkimiyet de tek başına baki olana mahsustur. O’dur işte, hükmüne ve icraatına karşı durulmayan. Saltanatı ve hâkimiyetinin sınırı yoktur. Hükmünden dışarı çıkmak, emrinin üstüne tırmanmak kimseye müyesser değil.
Bu işaretleri bize apaçık inkâr edilmez, eğilmez bükülmez biçimde veren ölüm acıları. Ölüm sarhoşluğundan başka, yâni ölümden başka ne verebilir? Çünkü yüce Rabbimiz onunla kahrediyor dünya sakinlerini, varlığın şafağından beri. Ve kahredecek hep, ta varlığın son güneşinin batışına kadar. Bu dünya agorasında kendisine bir kanşlık yer ve hürriyet tanınan nice mağrurlar batıp gitti. Ya da kendilerine bir nebze ilim verilip de onunla çevresini tanıyan, keşif edecek akıl verilen niceler hep böyle geçti. Daha da geçerler. Ama bu vakıa (ölüm) bu büyük gerçek, bir anda yakalar ve çarpar ki, kul olduğunu ve kimin emrine bağlı bulunduğunu o
an, o yerin ve göğün sahibi, hepsini ayakta tutan kudreti önünde ne zelil varlık olduğunu sezdirip anlatır.
«Her nefis ölümü tadacaktır!»
Sınır yok, geneldir bu. Özel değil herkese şâmildir, sadece dünyaya âit de değildir.
Haydi gelsin modern ilmin tellâlları. Yeni gelişmelerin, fezayı fethetme gayretinin havarileri toplansın, bütün tedbirlerini alıp, hem imkânlarını biriktirsin, bütün makina ve elektronik aletleriyle füzelerini hazırlayıp yığsınlar, bütün bunları çalıştırıp yararlansın da şu kendilerini kahr u perişan eden ölümü bertaraf etsinler. Ellerinden gelirse bu ilâhî tehditten nisbeten kurtulmayı denesinler: (Her nefis ölümü tadacaktır) bunu başarırlarsa, o zaman kendilerine bir yüksek kule yapıp da, isyan ve küfürlerinin, kibir ve putluk-lanmn belirtisi olarak orada yaşamaları yaraşır. Ama bunu başaramayacaklarına göre, o halde biraz dşünmeleri gerekir; çatısı altında kaybolacakları kabri, altında uzanıp kalacakları toprağı ve kendilerini yakalayıp kahredecek o pençeyi bir iyi düşünüp kavramaları…
Allah (c.c.) için Resulüne, ölümün elemsiz ve en hoşunu vermesi kolaydı elbette. Ama hikmet-i ilâhi bununla, elemin en şiddetlisini tattırmakla, insanlar arasında yakınlık – uzaklık farkını kaldırmak murad etmiştir. Kim olursa olsun, ilâhî icraat değişmez. Böylece insanlık tevhidinin mânâ ve hakikatini kavrar. Ve anlar ki, yerde ve gökte ne varsa hepsi de Allah’a kulluğa mahkûmdur. Artık anlaşılsın ki, Resûlullah bile yaşayıp da bir gün onun takdiri olan ölüm gelince, en itaatkâr bir kul olması bakımından baş eğip ölüme teslim olduktan sonra, kimsenin kullukta bir imtiyazı düşünülemez. Kulluğun ötesine tırmanamaz. Allah’ın sevgilisi ,o ölümün acı ve çilesine mâruz kaldıktan sonra, kimseye ölüm acısı, sekerât-ı mevtin hafifletilmesi diye bir imtiyaz yoktur.
Bu anlam, Kelâm-ı ilâhl’de apaçıktır. «Sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir». Yine: «Senden önce hiçbir kimseye ebedi yaşama imkânı tanımadık. Sen öleceksin de onlar baki mi kalacak? Her nefis ölümü tadacaktır. Hayırda ve serde sizi deneyeceğiz, fitne açısından. Ve sonra da hepinizi kendimize döndüreceğiz[23][44]».
Öyleyse biz Siyer-i Nebî (s,a.v.)’nin şu son bölümünde, dehşetli iki gerçeğin manzarası karşısındayız, tkisi de, Azız ve Celîl olan Allah’a iman ilkeleri direkleridir bunlar. Veya topyekûn mükevvena-tın temel dayanağı, varlığın özeti.
Allah (c.c.)’ın birliği vakıası Allah’ın tanzim ve telkin ettiği külli olan kulluk ilkesi. Allah’ın bu hükmünde de asla bir değişiklik ve düzeltme görülemiyor.
[1][22] Çünkü Üsâme o zaman 18 – 20 yaslarında idi.
[2][23] Müttefekun aleyhtir. Lâfız Müslim’e ftlt: 7/131.
[3][24] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 469.
[4][25] İbn îshâk. İbn Sa’d, Ahmed; bir benzerin! de Ebû Dâvud, Nesâİ, İbn Mâce, Hz. Aişe ve Ebû Hüreyre hadisinden nakletti. Ancak hepsi de Müslim ve Ma-lik’in Ebû Hüreyre’den naklinden ayrıdır. Şöyle ki, orada Efendimizin mezarlığa gittiği ve: «Esselâmü aleyküm ey mü’mln milletin evi. tnşaallah biz de size kavuşacağız. Kardeşlerimizi görmenin istiyâkındayım» dedi. Ben İse biz senin ihvanın değil miyiz? dedim. «Üstelik bir de ashâbımsımz buyurdu…» diye geçiyor. Bazılarına göre bunların farkı yoktur. Hepsi vefat arefe-sine alt. Ama böylece onun geceleri Baki1 mezarlığına çıkıp İstiğfar ettiği sabit oluyor.
[5][26] İbn îshâk, îbn Sa’d ve Ahmed de benzerini nakletti.
[6][27] Buhârî rivayetidir.
[7][28] Müttefekun aleyhtir. Lâfız Müslim’den.
[8][29] Müttefekun aleyhtir.
[9][30] Müslim; B. Fazl-i Ebûbekr; 7/UO ve Buhâri
[10][31] Buhâri, vefâfc bahsi: 5/138.
[11][32] Müttefekun aleyhtir.
[12][33] Buhâri, namaz bahsinde, Müslim de istihlâf bahsinde, Mâlik İse cemaat namazı bahsinde… bu hadisi zikrederler. Tuhaftır ki. Şeyh Nasır, GazalI’nln «Fıkhu’s-Siyre» kitabının hadislerini tahric ederken, bu hadîsi sadece, İmâm Ahmed ve İbn Mâce’ye nlsbet etmiş ve Ebû tshâk es-Sebiî arada bulunduğundan, za’fma kail olarak tenkid yoluna girmiştir. Halbuki hadis müttefekun aleyhtir. Ve başka yollardan isnad-ı sahihtir. Sadece Ahmed ve îbn Mâce’nin rivayetinde Şeyhayn’İn rivayetinden farklı olarak: «Ebû Bekir’in vardığı âyetten başlamak istedi» rivayeti vardır. Her halükârda, hâdise bir, hadis de birdir. Onun için, sahîh ve müttefekun aleyh yolu varken zayıf yollu zikir ve dolayısiyle, hadîs ulemasının tenkid ettiği bir durum çıkarmak İlmî anlayışa yakışmaz…
[13][34] Müttefekun aleyhtir.
[14][35] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 469-473.
[15][36] Enbiyâ sûresi, âyet: 34.
[16][37] Buhâri ve Müslim rivayetidir.
[17][38] Buhârî; Vefat bahsinde nakletti. Ayrıca Kitâbü’r-Rikak’m Sekerât-ı mevt babında da geçer. 7/192. Tirmizİ, Nesâî ve Ahmed ise, başka bir tarikten, «Sekerâtî’l-mevt’te bana yardım et, yâ Rab!» şeklinde nakleder. Zayıf, İddiaları yersizdir. Çünkü Buhâri bunu sahih olarak nakletmiş, ayrı yollardan gelenler de onu te’yid etmiştir.
[18][39] Buhâri ve Müslim rivayet etti. Lâfız Buhârî’nindir.
[19][40] Buhâri rivayetidir.
[20][41] Al-i İmrân süresi, âyet: 144.
[21][42] İbn İshâk ve öbürleri rivayet etti. Buhâri ise ulak tefek kelime farkı ile rivayet etmiştir.
[22][43] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 473-475.
[23][44] Enbİyâ sûresi, âyet: 24-25.