sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ’NİN (RH.A) BAKIŞ AÇISIYLA BAKARA SURESİ 188. VE 189. AYETLER

VEHBE ZUHAYLİ’NİN (RH.A) BAKIŞ AÇISIYLA BAKARA SURESİ 188. VE 189. AYETLER
27.02.2025
14
A+
A-

Başkalarının Mallarını Batıl Yollarla Yemek

 

188- Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla  yemeyiniz ve bilip dururken insanla­ nn mallarından bir kısmını günah ile yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.

 

Nüzul Sebebi

 

Mukâtil b. Hayyân der ki: Bu ayet-i kerime Kindeli İbnu’1-Kays b. Abis ile Hadramevt’li Abdan b. Eşva’ hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Bunlar Resulullah (s.a.)’ın huzurunda bir araziye dair davalaştılar. İmru’1-Kays davalı idi, Abdan ise davacı idi. Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurunca Abdan iddia ettiği arazide kendi aleyhine hüküm verdi ve ondan davacı olmadı. [1][39]

Said b. Cübeyr der ki: İmru’1-Kays b. Abis ile Hadramevt’li Abdan b. Eşva’ bir arazi hakkında davalaştılar. İbn’ul-Kays ondan yemin istedi. İşte “Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyiniz.” ayeti onun hakkında nazil oldu. [2][40]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah oruç ayetlerinde her insanın kendi malından yemesinin helâl olduğunu açıkladı. Burada başkalarının malını yemenin hükmünün sözkonusu edilmesi münasib düşmüştür.

Yüce Allah bizlere meşru’ olmayan yollarla birbirimizin mallarını yemeyi yasaklamakta ve “mallar” kelimesini cemaate izafe ederek, hakikatte malın ümmetin veya cemaatin malı olduğunu hissettirmektedir. Çünkü İslâm ümme­ti birbiriyle arasında dayanışmalı tek bir ümmettir. Bununla ayrıca başkasının malına saygı duyup korumanın kişinin kendi malını koruyup saygı duyması ol­duğuna da dikkat çekmektedir. Dolayısıyla başkalarının malına haksızlıkla saldıran bu kişinin davranışı, kendisinin de bir ferdi ve bir üyesi olduğu üm­mete karşı bir cinayettir. Mallar ise kendilerine yasak kılınanlara ait zamire izafe edilmiştir. Çünkü onların birisi için yasak konulmuş, birisi de yasak kılın­mıştır.

Malın batıl yolla yenmesi, faiz ve kumar gibi hak yoldan olmayan bir şe­kilde alman her şeyi kapsamına alır. Çünkü bu bir karşılık olmaksızın alman bir maldır. Rüşvet ve batılı savunmak da bunun kapsamına girer. Çünkü bun­lar da zulme yardım ve destektir. Kazanma gücü olana sadaka vermek de böy­ledir. Çünkü böylelikle o kimse zelil kılınmaktadır. O sadakayı alan kişi, eğer ona gerçekten, zaruret icabı ihtiyacı yoksa o mal ona helâl olmaz. Hırsızlık ve gasp da bu yollardandır. Çünkü bunlar başkalarının mallarına bir saldırıdır. Gasbedilen mal ister ayni olsun, ister haksız menfaatler olsun, isterse de baş­kalarının menfaatine tecavüz etme, karşılıksız olarak işte çalıştırma ve ücreti eksik verme gibi bir yolla olsun, bütün bu hususlar malın batıl yolla yenmesi hükmüne girer.

Yetimin malını yemek de bir zulümdür. Dansözlerin, şarkıcıların ücretleri, fuhuş mukabili alınan para, okuyup üflemeler, muska yazmalar, Kur”ân hatim­leri karşılığında pazarlıkla alınan ücretler, kandırmak, yalan ve iftira yoluyla alman ücretler ve buna benzer haram ve caiz olmayan yollarla alınan ve sonunda cehenneme götüren bütün mallar da bu kabildendir. Çünkü haram ile beslenen cisme her şeyden çok yakışan ateştir.

Başka ayetlerle de batıl yollarla malların yenilmesi yasaklanmış bulun­maktadır ki, bunlardan bir tanesi şudur: “Ey iman edenler! Biribirlerinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki aranızda karşılıklı bir anlaşma­dan doğan bir ticaret dolayısıyla olsun.” (Nisa, 4/29); “Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar.” (Nisa, 4/10).

Yüce Allah’ın: “Onları hakimlere aktarmayın.” buyruğunun anlamı ise, yalan yemin, yalan şahidlik ve buna benzer harama götürücü herhangi bir yol­la ve büyük menfaatler umarak malları hakimlere rüşvet olmak üzere verme­yiniz, demektir. Bu ayet-i kerime aşağıdaki şu iki hususu da kapsar:

1- Kendi lehlerine hakketmedikleri hükümleri vermeleri ve başkasının hakkını haksızca almaları gayesiyle hakimlere rüşvet vermek;

2- Batıl delile, hakikatleri değiştirmeye, yalan şahidliğe ve yalan yere ye­mine güvenerek anlaşmazlık konularını mahkemelere götürmek. Resulullah (s.a)’ın Mâlik, Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahipleri tarafından rivayet olunan Üm-mü Seleme yoluyla gelen hadis-i şerifinde ümmetini sakındırdığı durum işte budur. Ümmü Seleme (r. anhâ) dedi ki: Resulullah (s.a.)’ın yanında idim. Miras kalmış birtakım mallar ve başka birtakım hususlarda biribirlerinden davacı olan iki kişi geldi. Resulullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir beşerim. Siz­ler ise bana gelip davalaşıyorsunuz. Belki sizden herhangi bir kimse diğerin­den delilini daha açık seçik bir şekilde ortaya koyabilir. Ben de onun lehine on­dan işittiğime uygun olarak hüküm verebilirim. Bilin ki her kime kardeşinin hakkını (bu şekilde yanılarak) vermeye hükmedecek olursam onu almasın. Çünkü ben o kimseye cehennem ateşinden bir parça kesip vermiş oluyorum.” Bunun üzerine her iki hasım ağlamaya başladı, her birisi ben malımı arkadaşı­ma helâl ediyorum, dedi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Gidiniz, hakkı iyi­ce araştırınız. Sonra buna uygun olarak paylarınızı ayırınız, sonra da her biri­niz ötekine hakkını helâl etsin.” [3][41]

 

Kamerî Aylar İle Vakit Tesbiti Ve Birr’in Gerçek Mahiyeti

 

189- Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için, bir de hac için vakit ölçüleridir. Birr evlere arkaların­dan girmeniz değildir. Fakat birr kişi­nin sakınmasıdır. O halde evlere kapı­larından girin, Allah’tan da korkun ki felaha eresiniz.

 

Nüzul Sebebi

 

İbni Abbâs der ki: Ensâr’dan olan Muâz b. Cebel ile Sa’lebe (bazıları Gu-neyme yazmışlardır): Ey Allah’ın Rasulü, dediler. Hilâl ne diye önceleri ip gibi incecik görünür, sonra ise zamanla büyüyor? Sonra tekrar eksiliyor ve inceli­yor. Nihayet olduğu gibi eski haline dönüyor ve güneş gibi tek bir durumda kal­mıyor? Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Yine rivayet edildiğine göre Yahudiler de hilâle dair bir soru sormuşlardı.

el-Berâ Yüce Allah’ın:”Birr… değildir” buyruğunun nüzul sebebi hakkında şöyle demektedir: Ensâr haccedip döndükleri vakit evlerinin kapılarından gir­mezler, arkalarından girerlerdi. Bir adam gelip eve kapısından girdi. Bundan dolayı ayıplandı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

Müfessirler der ki: Câhiliye döneminde ve İslâmın ilk dönemlerinde her­hangi bir kimse hac veya umre için ihrama girdiği takdirde hiç bir çevre duva­rına, eve veya odaya kapısından girmezdi. Şayet şehirde oturanlardan ise evi­nin arka tarafından bir oyuk acır, ordan girer ve çıkardı. Ya da bir merdiven ile tırmanırdı. Şayet çadırda oturan bir kimse ise çadırın veya otağın arka tarafın­dan çıkar, kapısından girmezdi. İhramından çıkana kadar böyle yapardı. Böyle davranmamayı kınanacak bir durum olarak kabul ederlerdi. Bundan tek istis­na Humslulardan olanlar idi. [4][42]. Bunlar ise Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sakif, Has’am, Âmir b. Sa’saa oğullan, Nadîd b. Muâviye oğullan idiler. Onlara bu is­min veriliş sebebi dinlerine olan sıkı bağlılıktan idi.

Anlattıklanna göre Resulullah (s.a) bir gün ensârdan birisinin evine gir­di. Ensardan Utbe b. Âmir de onun arkasından ihramlı olduğu halde içeri gir­di. Onun bu durumunu tepki ile karşıladılar. Resulullah (s.a) ona: “İhramlı ol­duğun halde kapıdan niye girdin?” diye sorunca adam: Senin kapıdan girdiği­ni gördüm, ben de senin peşinden içeri girdim, dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a): “Ben Humslulardanım.” deyince adam şu cevabı verdi: Eğer sen Humslu isen ben de Humsluyum. İkimizin dini birdir. Ben senin gösterdi­ğin hidâyete, senin yoluna, senin dinine razıyım. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

Bunu İbni Ebî Hatim ve Hâkim Câbir’den rivayet etmişlerdir. Bu görüş en sahih görüştür. [5][43]

 

Açıklaması

 

Ya Muhammedi Sana eksilmeleri ve tamamlanmaları açısından hilâllerin hacmindeki değişikliğin sebebini soruyorlar. Bunu sormanın faydası yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.) astronomiyi ve yıldızların durumunu öğretmek üzere gönderilmiş bir öğretmen değildir. Daha uygun ve yerinde olan, sorunun hilâl­lerin hikmet veya gayesi ile ilgili olması idi. O bakımdan sen onlara bunun ce­vabını ver ve belirt ki; hilâller ziraat ve ticaret hakkında, akid ve borçların va­deleri ile ilgili vakit tespit etmek ve hesap yapmak için alâmetlerdir. Aynı şe­kilde oruca başlamak, orucu bitirmek, namaz, hac, iddet ve buna benzer iba­detlerin vaktinin tespiti için de alâmettirler.

Kamerî ay ve kamerî yıl ile vakit tespiti Araplar açısından en kolay ve en münasib yoldur. Mevâkît, vakit anlamına mîkâtın çoğuludur. Va’d anlamında mîâd gibidir. Bazılarına göre ise mîkat vaktin sonu demektir. Yüce Allah’ın: “Böylelikle Rabbinin mikatı kırk gece olarak tamamlandı.” (A’raf, 7/141) buyru­ğunda olduğu gibi. Hilâl ayın mîkâtıdır. İhrama girilen yerlere de mikat deni­lir. Çünkü orada hil (ihramsız olunan) bölgesi sona ermektedir.

Haccın mikatı sözkonusu edilince onların hacdaki bir uygulamaları da câ-hiliye geleneğini iptal etmek üzere sözkonusu edildi. Bu ise hac veya umre kas-dı ile ihrama girdikten sonra evlere kapılarından girmekten sakınmaktır. On­lar eğer çadırda yaşayan kimse ise arkalarından, eğer şehirde yaşayan kimse­lerden iselerse evlerinin arka tarafında açtıkları bir oyuktan girerlerdi ve bu­nun bir fazilet olduğunu sanırlardı. Halbuki bu bir iyilik değildir. Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadet de değildir. Bu ancak bir hatadır. Asıl iyilik emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, faziletlerle bezenmek, masiyet ve kötülükler­den uzak durmak, Yüce Allah’tan ve O’nun azabından korkmak suretiyle Al­lah’a karşı takvalı olmaktır. Gerçek iyilik ancak budur.

O bakımdan evlere kapılarından giriniz, her hususta Allah’tan korkunuz. Amellerinizde felah bulanlardan olmayı ancak böylelikle umud edebilirsiniz. Takva sahibi doğruluk içindedir, asi kimse ise sapıklıktadır. Nitekim Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’tan korkarsa ona işinde kolaylık verir.” (Talâk, 65/4); “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz1?” (Yunus, 10/32).

Ebû Bekr Râzî el-Cassâs’in şöyle dediği dikkat çekmektedir: Bu ayet-i ke­rimede senenin diğer zamanlarında da hac için ihrama girmenin caiz olduğu­nun delili vardır. Çünkü lafız sair hilallerin de hac için vakit ölçüleri olduğunu genel olarak ifade etmektedir. Bilindiği gibi bununla haccm fiilleri kastedilme-mektedir. O bakımdan bununla ihrama girmenin kastedilmiş olması icabe-der. [6][44] Ancak bu pek zahir olmayan bir istidlaldir. Çünkü ayet-i kerime artıp eksilmek suretiyle hilâllerdeki değişmenin hikmetini açıklamaktadır. Bu ise insanların hilâller vasıtasıyla muamelatlarını, ibadetlerini ve haclarının vakti­ni tespit etmektir. Resulullah (s.a)’m kavlî sünneti de hac ve umre ile ihrama giriş vaktini zaten açıkça ortaya koymuştur. Yüce Allah’ın: “Hac bilinen aylar­dadır.” buyruğu da haccın vaktinin iki ay ve üçüncü bir ayın da bir bölümü ol­duğunu göstermektedir. [7][45]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.