VEHBE ZUHAYLİ’NİN (RH.A) BAKIŞ AÇISIYLA BAKARA SURESİ 190. VE 195. AYETLER

Allah Yolunda Savaşın Kuralları
190- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
191- Onları nerede bulursanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle orada savaşmadıkça sakın siz de onlarla Mescid-i Harâm’ın yanında savaşmayınız. Eğer onlar sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.
192- Bununla beraber eğer vazgeçerlerse şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Ra-hîm’dir.
193- Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
194- Haram ay haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleri ile beraberdir.
195- Ve Allah yolunda infâk edin. Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve ihsan ediniz. Muhakkak Allah ihsan edicileri sever.
Nüzul Sebebi
Yüce Allah’ın: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın.” ayet-i kerimesi ile ilgili olarak el-Vâhidî’nin naklettiğine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Bu ayet-i kerimeler Hudeybiye barışı hakmda nazil olmuştur. “Resulullah (s.a.) ve ashabı Beytullah’tan alıkonulunca Hudeybiye’de hediyelik kurbanlarını kestiler. Daha sonra müşrikler, onların o sene geri dönüp ancak ertesi sene gelebilmeleri şartıyla barış yaptı. Bununla birlikte üç gün süreyle Mekke’yi ona boşaltacaklar, o da bu arada Beytullah’ı tavaf edecek ve istediğini yapabilecekti. Resulullah (s.a)’da onlarla barış yaptı. Ertesi sene gelince Resulullah (s.a) ve ashabı, kaza umresi için hazırlık yaptılar. Bununla birlikte Kureyşlile-rin bu sözlerini yerine getirmeyeceklerinden ve Mescid-i Haram’dan kendilerini alıkoyup kendileriyle savaşacaklarından korktular. Hz. Peygamber (a.s.)’in ashabı ise Harem bölgesinde ve haram ayda onlarla savaşmaktan hoşlanmıyordu. Bunun üzerine Allahu Teâlâ “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın. ” yani “Kureyşlilerle savaşın!” buyruğunu (ayetini) indirdi.
Allahu Teâlâ’nın “Haram ay haram aya bedeldir.” (194. ayet) buyruğu ile ilgili olarak, Taberî’nin rivayet ettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi ve ashabı Zilkade ayında Mekke’ye doğru yola koyuldular. Hudey-biye’ye vardıklarında müşrikler onları alıkoydular. Ertesi sene Mekke’ye gelip girdiler, Zilkade ayında umre yaptılar, üç gün orada kaldılar. Müşrikler ise Hudeybiye günü onu geri çevirmekle ona karşı çirkin bir iş yapmışlardı. Allahu Teâlâ böylece onun adına, onlara yaptıklarının aynısını uyguladı ve: “Haram ay haram aya bedeldir.” ayetini indirdi.
“ve Allah yolunda infak edin…” (194. ayet) ile ilgili olarak da eş-Şa’bî şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime ensar hakkında nazil olmuştur. Onlar Allahu teâlâ yolunda infaktan uzak duruyorlardı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime indi. Taberânî sahih bir senet ile Ebû Cebira b. Dahhâk’tan şöyle dediğini nakletmektedir: “Ensar, Allah’ın dilediği şekilde tasaddukta bulunuyor, yemek yediri-yorlardı. Bir seferinde kıtlık oldu, cimrilik yaptılar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu ayet-i kerimeyi indirdi.” Buhari’ nin rivayetine göre Hz. Huzeyfe şöyle demiş: “Bu ayet-i kerime nafaka hakkında nazil olmuştur. Ebû Davud Tirmizî, İbni Hibban, Hâkim ve başkaları ise Ebu Eyyub el-Ensarî şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Bu ayet-i kerime biz Ensar hakkında nazil olmuştur. Allah İslâm’ı aziz kılıp güçlendirince, İslâm’ın yardımcıları çoğalınca gizlice birbirimize şöyle dedik: ‘Mallarımız zayi oldu ve şüphesiz Allah artık İslâm’ı aziz kılıp güçlendirdi. Şimdi mallarımızın başına geçsek ve onların zayi olanını çalışarak tekrar elde etsek.’ Allahu Teâlâ bizim bu söylediklerimizi reddetmek üzere: “ve Allah yolunda infâk edin, ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” buyruğunu indirdi. Buna göre “tehlike” bizim mallarımızın başında durup o malları tekrar kazanmaya çalışmamız ve gazayı terketmemiz oluyordu. [1][46]
Savaşmanın Meşru Kılınması:
Hicretten önce savaş pek çok ayet-i kerime ile yasaklanmıştı. Bunlardan birkaç tanesi: “En güzel olanıyla defet!” (Fussilet, 41/34); “Onları affet ve cezalandırmaktan vazgeç. Şüphesiz, Allah bağışlayanları sever.” (Maide, 5/13); “En güzel olan ile onlarla mücadele et!” (Nahl, 16/125); “Şayet yüz çevrirlerse senin görevin ancak apaçık tebliğdir.” (Nahl, 16/82); “Cahiller kendileriyle konuştuğunda: ‘selâm’ derler.” (Furkan, 25/63); “Sen onlara musallat bir zorba değilsin.” (Gâşiye, 88/22); “Sera onlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin.” (Kaf, 50/45); “İman edenlere de ki: “Allah’ın günlerini tahmin edemeyen (beklemeyen) kimseleri bağışlasınlar.” (Casiye, 45/14).
Daha sonra Allahu Teâlâ Medine’de bütün bu emirleri şu sözleriyle nes-hetti: “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz.” (Tevbe, 9/5); “Allah’a ahiret gününe iman etmeyenlerle… savaşınız.” (Tevbe, 9/29).
Savaşmaya izin verildiğine dair nazil olan ilk ayet-i kerimeye gelince; Ebû Bekr es-Sıddî (r.a)’ın rivayetine göre şu ayet-i kerimedir: “Kendileri ile savaşılanlara zulme uğradıkları için izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. “Onlar, sadece: ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkartılmışlardı.” (Hacc, 22/39-40).
Ashab-ı kiramdan bir grup, er-Rabi b. Enes ve başkalarından [2][47] rivayet edildiğine göre savaşa izin veren ilk ayet-i kerime: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın.” ayet-i kerimesidir. Tefsir alimlerinin çoğunluğu da bu görüştedir. [3][48]
Açıklaması
Ey müminler! Allah yolunda, O’nun dinini zafere ulaştırmak, kelimesini aziz kılmak için savaşınız. Ben sizlere, sizi dininiz dolayısıyla fitneye, azaba düşüren, yurtlarınızdan çıkaran, sizinle savaşan, aranızdaki ahitleri bozan müşriklerle savaşmanız için izin verdim. (Allah yolunda savaş-mukatele Alla-hu Teâlâ’nm dinini üstün kılmak ve kelimesini yükseltmek için kafirlerle cihat etmektir.)
Savaşa ilk başlayan olmakla barış yapanları öldürmekle; kadın, çocuk, aciz ve yaşlılardan savaşa katılmayan kimseleri yok etmekle; evleri tahrip etmek, ağaçlan yıkmak, ekin ve meyveleri yıkmakla haddi aşmayınız. Çünkü Allah haddi aşmayı sevmez. (Bu kötü ameller) özellikle de ihramlı iken Harem bölgesinde ve haram aylarda yapılırsa…
Sizinle düşmanlarınız arasında savaş çıkacak olursa, onları bulduğunuz ve ele geçirdiğiniz yerde öldürünüz. İsterse burası Harem bölgesi olsun. Onları sizi çıkardıkları yerden siz de çıkarınız veya oradan sürünüz. Çünkü onlar sizi vatanınız olan Mekke’den çıkarmışlar. Oradan sizi çıkarmak için yardım-laşmışlardı, mallarınızı müsadere etmiş, mülklerinizi almış, akideniz dolayısıyla sizi dininizden çevirmek için eziyet, işkence ve baskı ile fitnelere maruz bırakmışlardı. İşte din sebebiyle maruz bırakıldığınız bu fitne, hür ve boyun eğmeyen mümin için öldürülmekten daha ağır, daha büyük bir iştir. Çünkü bu varlık âleminde en kutsal şey akide yani inançtır. Bu, kâinatta bulunan her şeyden daha yüce ve daha değerlidir. İnsan için en büyük baskı, dini dolayısıyla işkenceye ve baskıya maruz kalması, kalbinde , aklında, ruhunda yer eden akidesi dolayısıyla azap edilmesi, dünya ve ahiretteki mutluluğunu, esenliğini, ona sahip olmakta gördüğü akidesi dolayısıyla işkencelere uğratıl-masıdır. Çünkü en büyük hazine ve kâr getirecek sermaye odur. Onun yolunda canın ve değerli varlıkların feda edilmesi pek kolaydır. O bakımdan sizin Harem bölgesinde savaş esnasındaki öldürme işiniz onların nitelikleri olan fitneden daha hafiftir. Yani sizi küfre döndürmek için yaptıkları işkencelere göre basittir. Kimisi de buradaki “fitne” kelimesini onların Allah’a şirk koşmaları ve Allah’ı inkâr etmeleridir, demişlerdir. İşte onların çıkardıkları bu (fitne), sizi kendilerini ayıpladıklarından daha büyük bir suç ve daha büyük bir tehlikedir. [4][49]
Daha sonra Allahu Teâlâ müslümanlara kendileriyle savaşan kimseleri öldürmekle ilgili verdiği emirde ancak bir yeri müstesna tutmaktadır. Bu ise Mescid-i Haram’dır.Oraya giren herkes emniyet içerisinde olur. Bu sebeple onlar orada, sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayınız. Hiç bir zaman da onlara teslim olmayınız. Çünkü kötülüğe karşı kötülük sözkonusudur ve en büyük zalim zulmü başlatandır. Eğer orada onlar sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürünüz. Çünkü Allahu Teâlâ’nın kâfirlere bu şekilde misli ile ceza vermesi ve böyle bir azap ile onları cezalandırması onun sünnetinin gereğidir. Sebep ise düşmanlığı onların başlatmaları, kendi nefislerine zulmetmeleridir. O bakımdan yaptıklarının cezası ile karşılaşacaklardır.
Eğer savaşı durdurur, küfür ve şirkten vazgeçer, Allah’ın dinine girerlerse muhakkak Allah, amellerini kabul eder ve daha önce yaptıklarını bağışlar. Çünkü O günahları bağışlayandır, kullarına merhametli olandır. Tevbe edip Rablerine yöneldikleri, ihsan edip takva sahibi oldukları takdirde, O, onların günahlarını siler: “Muhakkak Allah’ın rahmeti ihsan edicilere pek yakındır.” (A’raf, 7/56). Ayette sözü geçen “vazgeçilen şey” in tefsiri ile ilgili olarak iki görüş vardır: İbni Abbas’ın görüşüne göre ayet-i kerimenin anlamı şudur: “Şayet onlar savaştan vazgeçerlerse… el-Hasen’in görüşüne göre ise mana: “Eğer onlar şirkten vazgeçerlerse…” şeklindedir. Çünkü şirkten vazgeçmedikleri sürece onlar hakkında mağfiret sözkonusu olamaz. Zira Allahu Teâlâ buyurmaktadır: “Şüphesiz ki, Allah kendisine şirk koşulması mağfiret etmez, kendisine şirk koşulması haricindeki diğer günahları işleyen dilediği kimseleri ise bağışlar.” (Nisa, 4/48).
Allah Teâlâ önce: “Allah yolunda siz de savaşın.” buyruğu ile savaş iznini veya savaşa başlamayı beyan ettikten sonra, savaşın amacını sözkonusu etmektedir: O da hürriyet ilkesini gereği gibi yerleştirmek ve din hususunda fitne namına herhangi bir şeyin kalmamasıdır. Bu maksatla der ki: “Sizler savaşmakla fitnenin, küfrün, eziyet ve işkence türlerinin yok edilmesini ve Müslümanların Mekke’de bulunmaları ile karşı karşıya kaldıkları zararların ortadan kalkmasını maksat olarak gözetiniz.” Fitnenin izale edilmesi, kaldırılması ise onların sizi dininizden uzaklaştıracak, size eziyet edecek, sizi Allahu Teâlâ’nın davasını açığa vurmaktan engelleyecek herhangi bir güçlerinin kalmaması demektir.
Herkesin dini yalnızca Allah’a ait (has) oluncaya; bu hususta O’ndan başkasından korkulmayacağı; din en üstün, dimdik ayakta; ibadet ve buyrukları korkusuzca, herhangi bir baskıdan çekinmeden ve gizli olarak değil, açıktan ifa edilinceye kadar onlarla savaşınızı sürdürünüz. Herhangi bir Müslüman Harem bölgesinde güvenlik duyup kimseden çekinmeksizin dininin gereklerini açıkça ilan edinceye kadar sürdürünüz. Buna göre “ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” emri tek ibâdet edilecek yalnızca O oluncaya kadar demektir.
Bununla birlikte şunu da belirtmekte fayda var: Mekke’de kâfirler, emniyet içindeydiler ve putlarına serbest ibadet edebiliyorlardı. Allah’a iman eden kimseler ise Mekke’den kovulmuştu. Kalanlar ise korku içerisindeydi, dinlerini açığa vuramıyorlardı.
Eğer bu durumlarından vazgeçer, sizinle savaşmayı terkeder, küfürden döner, İslâm’a girip barışa yönelirlerse artık zulmedip haddi aşandan başkasına siz de düşmanlık etmeyiniz. Bu gibi kimselerle savaşmak ise onları yola getirmek, yaptıkları zulümden onları vazgeçirip sapıklıktan kurtarmak, şeriatın hükümlerini uygulamak ve durumlarını düzeltmek için olur.
“Hürmet” ‘çiğnemekten alıkonulan şey”, “kısas” ise eşitlik anlamındadır.
Buna göre düşmanlığa karşılık vermek ve (bunun için) hürmetleri çiğnemek, akıl ve örfün ölçülerine göre istenen bir şey olur. Haram ayda kanınızı dökmeyi helâl görenin siz de o ayda kanını dökmeyi helâl kabul edin. O ayın hürmetinin çiğnenmesine siz de misliyle karşılık verin. Dininizi, canınızı, Allah’ın adını yükseltmek ve kendinizi savunmak için o ayda savaşmaktan çekinmeyin.
Hurumat’tan kasıt: haram aylar, haram belde ve ihramın hürmetidir. Bunların çiğnenmesi karşılığında müşriklere kısas uygulamak ve yaptıklarına misliyle karşılık vermek icap eder. Dolayısıyla bunların hürmetlerini çiğneyene yaptığının benzerini yapınız. Onlar sizleri antlaşma ve sizinle ittifakları gereği bu sene kaza umrenizi yapmaktan engelleyecek olurlarsa ve sizinle savaşırlarsa, siz de onları öldürünüz. Çünkü nefs-i müdafaa farz bir iştir. Bu işi; Mekke’de, haram ayda ve ihramlı olarak yapsanız bile sizin için günahı gerektirecek bir şey yoktur.
Daha sonra Allahu Teâlâ, daimî bir hükmü ve yer etmiş bir sünneti şöylece beyan etmektedir: Saldırganlığa misliyle karşılık verilir. Kısas yoluyla (yani misliyle muamele) olan şeylere izin verilmiştir. Fakat düşmanlığa karşılık vermek, fazilet, takva, medenîlik ve insanilik ilkeleriyle kayıtlıdır. Allah’tan korkunuz zulmetmeyiniz, haddi aşmaktan sakınınız, adaletin sınırlarına bağlı kalarak zararı defediniz, hakkı elde ediniz, medenî olunuz, insanların menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışınız; heva, arzu ve nefsin isteklerini yerine getirmek için intikam almak sevdasına düşmeyiniz. Çünkü nefis kimi zaman sapıklık, kin ve mantıksızlık içinde kalabilir ve yersiz yere feveran edebilir. Allah’ın takva sahiplerinin yardımcısı, müttakîlerin destekçisi, sâlihlere de ecir ve sevap veren olduğunu bilin. Allahu Teâlâ, kendi dinini destekleyen ve kelimesini yücelten kimselere zafer ve iktidar verir, onlara yardım eder ve onları düşmanları karşısında galip getirir.
Cihat, can ile olduğu gibi mal ile de olur. Savaşmak için canlara gerek olduğu gibi, silah satın almak için mala gerek vardır. Ayrıca bu mallar sayesinde savaşçıların harcamaları da karşılanır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, yolunda mal infakını emrederek şöyle buyurmaktadır: Allah yolunda malınızı cömertçe veriniz. Yani gerekli araç ve silahların satın alınabilmesi, savaş masraflarının karşılanabilmesi için infak ediniz. Savaşlarda ve çarpışmalarda infak edilen mal, bir destektir. Zaferi ve başarıyı gerçekleştirir. İnfak görevini yerine getirmekte tereddütlü davranmaktan, kusurlu hareket etmekten sakınınız. Çünkü bu, ümmetin helak oluş sebebidir, toplumu zarar verir ve canları telef eder. Sakın kendi ellerinizle kendinizi helak olma yollarına atmayınız. “Onlar için gücünüz yettiğince güç hazırlayınız.” (Enfal, 8/64) buyruğunda olduğu gibi her zaman, mekân ve duruma uygun olarak savaş için gerekli olan araç ve gereçleri hazırlayınız. Bunu, savaşçılara savaş tekniklerini öğretmek, onlara uygun silahları hazırlamak, sağlam ahlâk ve doğru bilgi ile nefisleri sağlamlaştırmakla yapınız. Çünkü önüne geleni katıp sürükleyen büyük ordular, düşman tarafından rüşvet, mal ve maddî-manevî her türlü teşvik ve aldatmalarla satın alınan zayıf ruhlular tarafından kalbinden vurulabilir. Nitekim ordular, bilgisizlikleri, oluşumlarındaki eksiklik, plan, strateji, modern silahların kullanılması ve eğitimdeki kusurları sebebiyle savaşı kaybedebilirler.
Bu ayet-i kerimenin sona erdiği buyruk ne kadar göz kamaştıcı ve ne kadar da sağlamdır. Bu ameli güzel yapmaktır. İtaat ederek amellerinizi güzelleş-tiriniz, onları tam olarak yapınız. Çünkü Allah ihsan edenleri sever ve onlara en güzel şekliyle karşılık verir. İşte bu, bir önceki ayet-i kerimenin sonunu teşkil eden yüksek edebî ve üstün medenî yönü tamamlayıcıdır. Bu ise takva ve fazilete sıkı sıkıya bağlı kalmakla olur. Bu şekilde bu iki ayet-i kerimenin son bölümleri, maddî ve manevî iki gücün yollarını, bunların esas ve kayıtlarını bir arada ifade etmiş olmaktadır. [5][50]