VEHBE ZUHAYLİ’NİN (RH.A) BAKIŞ AÇISIYLA BAKARA SURESİ 282. VE 283. AYETLER

Vadeli Borcun Yazarak Yahut Şahitlikle Veya Rehin İle Belgelendirilmesi (Tevsiki)
282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun, ondan hiç bir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan sefih veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse onun velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun. Biri unutursa öteki ona hatırlatır, diye. Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Küçük veya büyük olsun ne ise onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah indinde adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki bu, aranızda devredeceğiniz hazır bir ticaret olsun. O zaman bunu yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazana da şahide de asla zarar verilmesin. Eğer yaparsanız bu size dokunacak bir fısk olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir.
283- Şayet bir yolculukta olup da kâtip bulamazsanız alacağınız rehinler (de yeter). Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini eksiksiz ödesin, Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.
Açıklaması
Ey iman sıfatını elde etmiş kimseler! Satış selem yahut karz yoluyla zimmette vadeli olmak üzere borç muamelesinde bulunduğunuz vakit -herhangi bir şeyi vadeli bir bedelle sattığınız veya cins, tür ve miktarını açıklamakla birlikte tayin edilmiş bir vadeye bir malı peşin bir semen (bedel) ile satarsanız ki buna selem veya selef adı verilir; belli bir meblağı karz olarak verirse ve vadeli bir bedel muamelesinde bulunduğunuz takdirde- bu muameleye delâlet edecek şeyi günler, aylar veya seneleri belirterek, vadesini açıklayıp yazınız. Yani bu vade bilinen bir vade olmalıdır. Cumhurun görüşüne göre konuyla ilgili bilgisizliği ortadan kaldırmayan ekinlerin hasadı veya dövülmesi gibi bir vadeye bağlamayınız. Çünkü yazmak, üzerinde ittifak edilen şeyin tespitinde daha sağlam bir belgelendirme, anlaşmazlığı daha bir kaldırıcıdır.
Daha sonra Yüce Allah yazma keyfiyetini beyan etmekte ve bu işi kimin yapacağını tayin etmektedir. Buna göre, güvenilir, adaletli ve tarafsız, fakih (dinde bilgi sahibi), mütedeyyin ve uyanık bir kâtip, taraflardan herhangi birisine meyletmeksizin, hakkı açık ibarelerle yazsm, bir çok manaya gelme ihtimali olan lafızlardan kaçınsın. Böyle bir kimse tıpkı borçlu ile alacaklı arasındaki hakim gibidir. İşte bu, kâtipte adalet şartının arandığına delildir.
Daha sonra Yüce Allah kâtibe tavsiyede bulunmakta ve yazmaktan kaçınmasını yasaklamaktadır. Kâtiplerden herhangi bir kimse imkânı olduğu sürece borç belgesini, Allah’ın belge yazma hususunda kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın. Ne fazla ne eksik yazsın, ne de kimseye zarar versin. Yazma kabiliyeti Allah tarafından ona verilen bir nimettir. Gerektiğinde yazmaktan kaçınmaması o yazı nimetine şükrün bir ifadesidir. Bu, ücret ile yapılsa dahi böyledir. İşte bu, kâtibin sert hükümleri, örf ve düzen bakımından riayet edilmesi gereken şartları bilen kimse olmasının şart olduğuna delildir. Adalet şartı ilim şartından önce söz konusu edilmiştir. Çünkü burada adalet ilimden daha önemlidir. Adil bir kimse belge yazmanın gerektirdiği bilgileri öğrenebilir, fakat adil olmayan bir alimin sahip olduğu bilgi kendisini adalete götürmez; böyle bir kimse bozar, düzeltmez.
Yüce Allah’ın, “Yazmaktan çekinmesin” buyruğu adil ve alim bir kimsenin yazma ve buna benzer işleri yapmak üzere çağırıldığı vakit, bu çağrıyı kabul etmesinin vacip olduğuna delildir. Daha sonra Yüce Allah, hak ile yazmaktan çekinmeyi yasakladığını bir daha vurgulamaktadır. Çünkü belge hakların korunması ile alâkalıdır.
Daha sonra Yüce Allah kâtibe yazdırma işini yapacak olanın borçlunun kendisi olduğunu belirtmektedir. Çünkü ödeme yükümlülüğü olan kimsenin yazdırmasından emin olunur. Böylelikle onun beyanı ve yazdırması ona karşı bir delil olur. Daha sonra Yüce Allah ona iki şeyi tavsiye etmektedir: Birisi, üzerindeki hakkı eksiksiz olarak belirtmek suretiyle yazdırma hususunda Allah’tan korkması, diğeri ise üzerindeki haktan herhangi bir şeyi eksiltmemesi.
Dikkat edilecek olursa yazıcıya da adaletli olması emredilmektedir. Ne artırsın ne de eksiltsin. Borçlu olan kimseye ise yalnızca eksiltmesi yasaklanmaktadır. Çünkü bu, başkasından değil yalnızca ondan beklenen ve umulan bir şeydir.
Arkasından Yüce Allah ehliyeti eksik olanların (kısıtlıların) durumlarını açıklamaktadır. Şayet borçlu (üzerinde hak bulunan kişi) sefih, yani malını savurganca kullanan kıt akıllı ve malını idare edemeyen bir kimse veya çocuk, deli, bilgisiz ve aklî gücü meseleleri iyice hatırında tutmasma imkân vermeyecek kadar yaşlı ve güçsüz olur ya da cahil yahut kekeme, dilsiz, dili bağlı, kör vb. yazdırmaktan âciz bir kimse olursa, onun işlerini üstlenmiş bulunan kay-yum, vekil veya mütercim gibi velilerinin adalet ve insaf ile, fazlasız ve eksiksiz olarak kâtibe hakkı yazdırmaları gerekir.
Bundan sonra sıra ispata gelmektedir. Yüce Allah mendup olmak üzere olayların tespiti ve malların korunması için borçlanmaya şahit tutma yolunu göstermektedir. Şahit için öngörülen sayı ise iki erkek yahut bir erkek ve iki kadındır.
Yüce Allah’ın, “Erkeklerinizden” ifadesini kullanması şahitlerin Müslüman ve hür olmalarının şart olduğuna delildir. Çünkü yapılan açıklamalar bu türden kimselerin karşılıklı ilişkileri hakkında varit olmuştur. Şahitler hakkında aranan adalete gelince, ilim adamları bunu Yüce Allah’ın, “Ve sizden adaletli iki kişiyi şahit tutunuz.” (Talâk, 65/2) buyruğu gereğince şart koşmuşlardır. [1][50]
Şahitliği Kabul ve Reddedilenler:
Ebu Yusuf un görüşüne göre hadleri gerektiren hayasızlıklarla büyük cezalan gerektiren günahlardan uzak durup farzları eda eden, iyi huylan küçük günahlanndan fazla olan kimsenin şahitliği kabul edilir. Çünkü günahsız kimse olamaz. Günahlan iyi huylanndan daha çok olan kimsenin şehadeti ise kabul edilmez. Kumar olmak üzere sartranç oynayanın, adil olmakla birlikte belli bir tevil ile değil de önemsiz görerek veya fasıklığı dolayısıyla beş vakit namazı cemaatle kılmayı terk edenin, yalan yere çokça yemin edenin, sabah namazının iki sünnetini devamlı terk edenin, aşırı yalancılıkla tanınanın, Resulullah (s.a.)’m ashabına açıktan şovenin ve insanlara yahut komşulara çokça şovenin, insanların fasık ve facir olmakla itham ettiği kimsenin şahitliği kabul edilmez. Ashaba sövmekle itham edilenin de şahitliği, başkalarının kendisi hakkında, “Biz onu söverken gördük” demeleri halinde kabul edilmez.
İbni Ebi Leylâ ve Ebu Hanife ise der ki: Adaletli heva ehlinin (cemaata uygun olmayan görüş sahiplerinin) şahitliği, Rafizüerden bir grup olan Hattâ-biye dışında kabul edilmiştir. Muhammed der ki: Haricilerin görüşünü kabul etmem, fakat Harûrîlerin şahitliğini kabul ederim. Çünkü onlar mallarımızı helâl görmezler. Harici olduklan takdirde ise helâl görürler. [2][51]
Cumhurun (Malik, Şafiî ve Ahmed’in) görüşü şahitlerin Müslüman olmasının da şart olduğu şeklindedir. Hanefîler ise kâfirlerin birbirleri hakkındaki şahitliğini caiz görürler. Çünkü Resulullah (s.a.) Yahudilerin, haklarında zina ettiklerine dair şahitlik ettiği iki Yahudiyi recmetmiştir.
İbnü’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkiîn ile et-Turuku’l-Hükmiyye adlı eserlerinde şöyle der: Şeriatta beyyine (delil) şahitlikten daha geneldir. Kat’î karine gibi haklan kendisiyle açıkça ortaya çıktığı her şeye beyyine denir. O bakımdan bu anlamı ile Müslüman olmayanın şahitliğinin beyyine kapsamına girmesine -eğer hakim onun vasıtasıyla hakkı açıkça görebiliyor ise- bir engel yoktur.
Yüce Allah’ın, “O halde razı olacağınız şahitlerden…” buyruğu İslâm ve adalet şartını daha da tekit etmektedir. Çünkü bunun anlamı şudur: Şahitlerden veya kadınlardan din ve adaletlilerinden razı olduğunuz kimselerden… Kadınların şahitliğinin zayıflığı ve insanlann bu şahitliğe az güven duymalan sebebiyle bu vasıf gelmiştir. Bununla birlikte hitap -hakim olsunlar, başkalarından olsunlar- bütün insanlan kapsamaktadır. Cumhurun görüşüne göre tezkiye suretiyle şahitlerin adil olduklannın sabit olması kaçınılmaz bir şeydir. Ebu Hanife ise tezkiyeye gerek yoktur, der. Çünkü zahir bir fasıklıktan uzak durmakla birlikte, Müslüman olduğu açık olan her kişi -hali bilinmese dahi- adaletlidir.
Yüce Allah iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği gibi değerlendirilme sebebini, yani kadınların şahitliğindeki muteber sayıyı tespitindeki sebebi söz konusu etmektedir. Bu da şahitliğin hükmünü korumak için hatırlatmaktır. Çünkü kadın iyi belleyemez, bu konuda az ihtimam gösterir ve unutabilir. O bakımdan onların her birisi ötekine hatırlatır. Gerçekte illet hatırlatma olduğundan dolayı, kadınlar da bu noktada unutkan oldukları için unutmak illet konumunda ifade edilmiştir. Yani burada sebep olan şey, sebep olunan şey gibi değerlendirilmiştir. Malî ilişkilere ve benzeri mübadelelere kadının fazla önem vermemesi, âdeten gö-rülegelen bir durumdur. O bakımdan kadının bu hususlara dair bilgileri sınırlı, tecrübesi az, malî konulara ihtimamı zayıftır. Çağımızda malî sorunlarla kadınların uğraşması bu hükmü değiştirmez. Çünkü hükümler daha genel ve çoğunlukla görülen haller hakkındadır. Kendilerine malî bir takım görevlerin verilmesine rağmen kadın çoğunlukla, kendisine verilen ve havale edilen işten başkasına pek önem vermez. Başkaları arasında malî problemler dolayısıyla ortaya çıkan anlaşmazlıklara pek iltifat etmez. Kadının görevlendirilmesine rağmen genel konulara veya malî konulara önem atfetmesi düzen, rahatlık ve temizlik bakımından evini ilgilendiren ihtiyaçlarını tasarlayıp ailesi için yiyecek ve içecek hazırlayıp çocukları terbiye etme işlerine ilgi duymasına nazaran daha sınırlı kalır. O bakımdan kendisinin özel alım satımları dışında karşılıklı muameleleri hatırlaması oldukça azdır. Kısacası hüküm çoğunlukla görülene göredir. Az ve nadir görülene itibar edilmez; şeriat genele bakar, onu göz önünde bulundurur.
Daha sonra Kur’an-ı Kerim oldukça önemli bir probleme dikkat çekmektedir. Bunun zıddı çağımızda hatta geçmişte de yaygın bir hal almıştır. Bu, şahitlikte bulunma meselesidir. Yüce Allah şahitlere tavsiyelerde bulunmakta, şahitlikten yüz çevirmelerini yahut gerek şahitliği hakim huzurunda yapmaktan, gerekse şahit olunması istenen hallere şahitlik etmekten gevşek davranmalarını, yüz çevirmelerini yasaklamaktadır. Tıpkı kâtip olana yazmayı kabul etmemeyi yasakladığı gibi. Şahitlerin şahitlik etmekten uzak durmaları (yani hakkında şahit olunan meselenin olaylarını bellemekten) imtina etmeleri, hakimin önünde şahitliği eda etmeyi kabul etmemeleri caiz değildir. Nitekim Yüce Allah bundan sonra, “Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır.” (Bakara, 2/283) diye buyurmaktadır. Çünkü şahitlikte haklar sabit olur, zulüm ve haksızlık, zayıflara tasallut önlenir. Ayet-i kerime aynı şekilde hakimin huzuruna gidecek olanın da şahidin kendisi olduğunu göstermektedir.
er-Rabî bu ayet-i kerimenin, bir adamın pek çok kimseye gidip şahitlik etmeye çağırmasına rağmen onlardan herhangi birinin çağrısına cevap vermemesi üzerine indiğini rivayet etmektedir.
Daha sonra tekrar yazma işi ele alınmakta ve borçlanma akitlerinde yazma isteği bir daha pekiştirilmekte; borcun yazılmasından usanmayı veya yazılmasından üşenmeyi yasaklamaktadır. Borcun yazılmasında -ne kadar az olursa olsun- tembellik göstermemek, geri durmamak, utanmamak gerekir. Yazılması istenen borcun az ya da çok olması arasında fark yoktur. Böylelikle anlaşmazlıklar, ayrılıklar Önlenmiş ve hakkın aslı korunmuş olur.
İşte bu yazmanın, ispat delilleri arasında değerlendirildiğine ve hakkın alınacağı vadenin yani borçlunun ikrar ettiği ödeme vaktinin az ya da çok olsun borçlanmalarda yazılmasının istendiğine delildir.
Daha sonra Yüce Allah geçen emir ve yasaklardaki hikmeti beyan etmektedir. O da şudur: Kur’an-ı Kerim’in emretmiş olduğu yazma ve şahit tutma emri, Yüce Allah’ın hükmünü yerine getirmede adalete daha uygundur. Çünkü böyle bir iş doğruluğa daha yakın, yalandan daha uzaktır. Aynı şekilde taraflar arasında adaleti yerleştirmeye daha uygundur ve şahitliğin sağlıklı şekilde yapılmasına daha çok yardımcı olur. Borcun cinsi, türü, miktarı ve vadesinin tayini ile ilgili şüphelerin ortadan kaldırılmasına da daha yakındır. İşte bu üç meziyet borcun yazılma işini daha da pekiştirmektedir.
Bu, şahidin, durumunu hatırlamak üzere borcun yazılı olduğu vesikayı isteme hakkına sahip olduğunu da göstermektedir.
Daha sonra Kur’an-ı Kerim ticaret şartlarının gerektirdiği hürriyet, hareketlilik ve hızlılık şartları dolayısıyla yazma talebini daha bir hafifleterek yazmanın istenen bir şey olduğunu, ancak ticarette peşin alışverişin bundan müstesna olduğunu ve bu durumda yazmaya gerek olmadığını açıklamaktadır. Böyle bir durumda yazmanın terk edilmesinde bir günah ve bir mahzur yoktur. Çünkü yazmanın terk edilmesi anlaşmazlık ve davalaşma gibi bir sonuç doğurmayacaktır. Bu ise İslâm’ın vakıaya uygun karşılıklı ilişkilerin gerektirdiği tekâmül, hız ve maslahatı göz önünde bulundurma şartlarını olumlu karşılayıp değerlendirdiğini göstermektedir.
Hazır (peşin) ticarette yahut elden ele alınıp teslim edilen işlemlerde yazmamanın bir mahzuru olmadığı için satışlara şahit tutulması istenmektedir. Çünkü herhangi bir şeyi ele geçiren bir kimse bunu haksız olarak ele geçirmiş olabilir. O takdirde anlaşmazlık ve ayrılık baş gösterir. O bakımdan şahit tutmak daha ihtiyatlıdır ve yeterlidir. Vadeli muamelelerin, borçların ve selemin ise yazılması gerekir. Çünkü geçen zaman bunların kısmen unutulmalarına sebep olabilir ve buna bağlı olarak da anlaşmazlık ortaya çıkar.
Kâtip ve şahidin taraflar ile ilişkilerinde uyulması gereken temel ilke, zarar vermemektir. O bakımdan kâtip ve şahidin fazlalık, eksiklik, tahrif, karşılaşılan bir takım durumlara dair açıklama yapmayı terk etmek ya da gizli bazı hususlara dair onlardan istenen açıklamaları yapmamak gibi işlem yapan taraflardan birisine veya her ikisine zarar vermeleri caiz değildir. Aynı şekilde işlem taraflarının da kâtip ya da şahide zarar vermeleri, onları rahatsız etmeleri de caiz değildir. Bazı olayların tahrif edilmesi, meselâ bir kelime ya da bir kayda işareti ihmal etmek yahut korkutmak ya da rüşvet vaadi veya bir mal verme vaadi ile şehadette bulunmasını engellemeye çalışmak gibi yollarla kâtibe ya da şahide zarar vermeye ya da eziyet etmeye kalkışmak da işlem tarafları için caiz değildir. Çünkü İslâm hak ve adelet dinidir. Yüce Allah eksiksiz bir şekilde hak ve adaletin uygulanmasını emretmektedir.
Bunu ise daha sonra ayet-i kerimede gelen, “Eğer yaparsanız bu size dokunacak bir fi.sk olur” ifadesine göre yazıda ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yapmak fısktır. Veya eğer size yasaklamış bulunduğum zarar vermeyi yapacak olursanız sizin bu işiniz size gelip çatan bir fasıldık ve itaatin dışına çıkmak olur.
Karşılıklı zarar vermenin yasaklanması ise “Yazana da şahide de asla zarar verilmesin” buyruğunda yer alan ve “zarar verilmesin” diye meali verilen (yadârre) kelimesinin aslının tahlilinden anlaşılmaktadır. Eğer bu kelimenin aslı (yüdâri) şeklinde birinci “re” harfi kesreli olup sonradan idğam meydana gelmiş ve fethanın hafifliği dolayısıyla cezimli (sakin) olan re de sonradan dönüşmüş ise, bunun manası şöyle olur: Kâtip de şahit de çağrıyı kabul etmemek yahut yazmada ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yapmak suretiyle zarar vermesin. Şayet bunun aslı birinci “re” harfi üstün olarak (yüdârer) şeklinde ise -ki İbni Mes’ud da böyle okumuştur- o vakit bunun anlamı şöyledir: Hakkı isteyenin veya kendisinden hak talep edilenin onları yazmada ve şahitlikte onları doğrudan sapmaya mecbur etmek suretiyle kâtibe ve şahide herhangi bir zarar vermesi caiz değildir.
Daha sonra Yüce Allah emir ve yasağın akabinde kullanılan genel kaideyi hatırlatmaktadır. Bu ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da sakınmak sebebiyle Allah’tan korkmak (takva sahibi olmak) emridir. Anlamı da şudur: Size vermiş olduğu bütün emirler ve size yasakladığı her hususta Allah’tan korkunuz. Sizi sakındırdığı “zarar verme” fiili de bu buyrukları arasında yer alır. O yüce Allah dünyanızı ıslah edecek, mallarınızı koruyacak şeyleri öğretir. Tıpkı din işinizi düzene koyacak şeyleri sizlere öğrettiği gibi. O her şeyi bilendir. Sizin açık ve gizli halleriniz ona gizli kalmaz. Herhangi bir şeyi şeriat olarak emir buyurduğu zaman kötülükleri betaraf edecek, faydaları sağlayacak şekilde kapsamlı ve bütün incelikleri kuşatan ilmi ile teşri buyurur. O’nun şeriatı bütünüyle hikmet ve adalettir.
Bu ayet-i kerime geçen bütün hükümlere uymanın hatırlatılması için böyle güzel bir öğütle sona ermekte ve her üç cümlede de lafza-i celâl şöylece tekrar edilmektedir: “Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Bundan kasıt ise dinleyenin ruhunda ilâhî heybeti beslemek ve bu cümlelerin her birisinin muayyen bir hükmü ihtiva ettiğini vurgulamaktır.
Daha sonra açıklamalar yolculuğa uygun bir hükmü teşri etmeye geçmektedir. Bu ise borç halinde kendisi ile hakkın belgelendirildiği rehinlerdir. Vadeli satışların yazılarak ve onlara şahit tutularak ispat edilmesi ikamet halinde mümkün bir iştir. Yolculukta ise çoğunlukla buna imkân olmaz. O bakımdan Yüce Allah yolculuğa uygun bir iş olan rehin almayı meşru kılmıştır. Sünnet-i seniyye ikamet halinde de bunun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Nesaî İbni Abbas’tan, Buharî ve Müslim de Hz. Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Hz. Peygamber Medine’de zırhını bir Yahudiye ailesi için aldığı 20 sa’lık arpa karşılığında rehin bırakmıştı.”
Rehin ayetinin anlamı şudur: Eğer sizler yolculukta bulunur ve borçlanmayı güzelce yazabilecek bir kâtip bulamaz yahut yolculuk şartları oturup yazmaya elverişli olmaz ya da yazma gereçlerini bulamayacak olursanız, kabzede-bileceğiniz bir rehin ile bu işi belgelendiriniz.
Ayet-i kerimede rehin almanın yolculukta olmak ve kâtibin bulunmaması durumu ile kayıtlandınlması, yazmayı terke ruhsat teşkil eden özrü beyan etinekte ve rehini yazma yerine bir borç vesikası konumuna yerleştirmektedir. Diğer özürler arasından yalnızca yolculuğun söz konusu edilmesi görülen mazeretlerin çoğunluğunu teşkil etmesinden dolayıdır. Bu özellikle Kur”an-ı Ke-rim’in nüzul döneminde böyleydi. Çünkü savaşlar, çarpışmalar pek çoktu. Mana itibariyle bunun kapsamına her türlü mazeret de dahildir. Gece vakti, iş ve çalışmaların yoğunluğu, borçlunun iflas tehdidi ile karşı karşıya olması gibi. Ayet-i kerime kâtibin bulunmaması halinin yolculuk hali ile kayıtlı olduğuna, ikamet halinde olmadığına işaret etmektedir.
Fakat rehinin kabzedilmiş (alıkonulmuş) olmakla nitelendirilmesi, rehin bırakılan şey ele geçirilmedikçe rehin ile belgelendirme yönünün ortaya çıkmayacağını göstermektedir. Kabz şartının koşulması Hanefi’lere göre rehin bırakılan şeyin muayyen ve ifraz edilir olmasını gerektirir. Onlara göre ister paylaş-tınlabilen şeylerde olsun, ister paylaştınlamayan şeylerde olsun, muşâın reh-nedilmesi caiz değildir. Çünkü bunun kabzedilmesi mümkün olmamaktadır. Cumhur ise satılması ve hibesinde olduğu gibi muşâın rehnedilmesini de caiz görmüşlerdir. Bu durumda mürtehine (rehin alana) ortak olan her şey teslim edilir ve rehin edilen şey muhayee (sıra ile kullanma) yoluyla nöbetleşe teslim edilir.
Ayet-i kerime daha sonra taraflar arasında güven yolunun bulunma ihtimalini ele almaktadır. Eğer bazı alacaklılar kimi borçlulara güvenir ve (hakkındaki güzel zannı dolayısıyla) o kimsenin hakkı inkâr ve reddetmeyeceğinden emin olursa -ki buna emanet satışı denilir- bu sefer borçlu kimse, kendisine emanet edileni, yani alacaklının bu konuda kendisine güvenip de karşılığında rehin almadığı borcunu ona ödesin ve alacaklının kendisi hakkındaki güzel zannına lâyık olsun. Emanet mallarına hainlik etmemek, ödemeyi geciktirmemek hususunda^ da Rabbi olan Allah’tan korksun. Çünkü Allah şahitlerin en hayırlısıdır ve o kendisinden korkulmaya lâyık olandır.
Burada borca “emanet” adının verilmesi, alacağı karşılığında rehin almamak suretiyle alacaklının.borçluya güven duymasındandır. Yüce Allah’ın, “Ve Rabbi olan Allah’tan korksun” buyruğunda ulûhiyet ile rububiyet sıfatını bir arada zikretmesi, insanla kendisini besleyip büyüten, işlerini görüp gözeten, ona faydalı olan şeyleri çekip çeviren Rabbini gazaplandıran hainlikten sakındırmak hususunda tekit içindir.
Daha sonra Yüce Allah hakim huzurunda şahitlik yapmaktan yüz çevirmeye dair önceki yasağını tekit ederek, şahitliği gizlemeyi yani hakimin önünde şahitlik etmeyi kabul etmemek suretiyle hakkı saklamayı yasaklamaktadır. Burada tekrarlanan yasak emanet satışına uygun bir yasaklamadır. Bununla birlikte şahitlik edecek olan kimsenin (gizlemekten dolayı) görevini yapmaması daha da şiddetli bir şekilde ifade edilmekte, şahitliği gizlemenin cezasını ve günahını hak ettiği belirtilerek tehdit edilmektedir. Günahkâr ve fasık birbirine yakın kimseleri nitelendiren kavramlardır. Mana itibariyle şöyle buyurmaktadır: İhtiyaç duyulduğu vakit şahitlik etmekten kaçınmayınız. Şahitliği gizleyen yahut onu yapmayı kabul etmeyen günah işlemiş olur. Günahın yüklenmesi hususunda özellikle kalbin de zikredildiğini görüyoruz. Çünkü kalp duymanın, şuurun, olayları belleyip idrak etmenin merkezi ve günah işlenen azalardan bir tanesidir. Göze, kulağa ve benzeri azalara zina isnat edildiği gibi burada da günah kalbe isnat edilmiştir. Günah kimi zaman sair azaların ameliyle olabildiği gibi, kalbin ameliyle de olabilmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Şüphesiz işitme, görme ve kalp, bütün bunlar ondan (günahtan) sorumludurlar.” (İsrâ, 17/36). Kalbin günahlarından birisi de içinde kötülük saklamak, kötü niyet, kötü kasıt, kin ve hasettir.
Şahitliğin hakim huzurunda yapılması veya gizlenmesi gibi sözü geçen bütün amelleri ve diğerlerini elbette ki Allah bilir. Allah her şeyi bilendir, her şeyi görendir, onun karşılığını verir; hayırsa hayır, şer ise şer. O bakımdan Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten ve masiyetleri işlemekten kaçının. Bunlardan birisi de şahitliği gizlemektir. O size neyi emrettiyse onu yapınız. Çünkü Yüce Allah’ın emri bütün amelleri kuşatan genel bir emirdir. [3][52]