VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA ENFAL SURESİ 72. VE 75. AYET-İ KERİMELER
Hz. Peygamber (S.A) Zamanında İman Ve Hicrete Göre Müminlerin Sınıfları
72- İman edip hicret edenler, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerle, barındırıp yardım edenler, işte onlar birbirlerinin velileridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, hicret edene kadar, sizin onlara hiçbir velayetiniz yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterse, yardım etmek üzerinize vacib olur. Ancak sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhinde değil. Allah, yapmakta olduğunuzu hakkıyla görücüdür.
73- Kâfir olanlar da birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.
74- İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler ve barındırıp yardım edenler: İşte gerçek mümin olanlar bunlardır. Onlar için mağfiret ve (cennette) bitmez tükenmez bir nzık vardır.
75- Sonra iman edip de hicret ve sizinle beraber cihad edenler ise: Onlar da sizdendir. Hısımlar, Allah’ın kitabınca birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Açıklaması
Ayetler, kâfirlerin karşısında müminleri dört kısımda topluyor:
1- Bedir savaşından önce Hudeybiye barışma kadar hicret eden ilk muhacirler.
2- Ensar: Muhacir din kardeşlerini barındıran Medineliler.
3- Hicret etmeyen müminler.
4- Hudeybiye barışından sonra hicret eden müminler.
Birinci sınıf, bu bölümdeki birinci ayetin başında zikredilenlerdir. Bunlar, Allah’a ve peygamberine iman eden, Bedir savaşından önce, hicrî altıncı yılda yapılan Hudeybiye barışma kadar hicret edenlerdir. Evlerini ve mallarını Mekke’de bırakıp Allah ve Rasûlüne yardım için gelenler, mallarını ve canlarını Allah yolunda harcayanlardır. Bu sınıf en üstün ve en mükemmel sınıftır. Allah onları iman etmek ve Peygamber (s.a.)’in getirdiği her şeyi tasdik etmekle, müşriklerin fitnesinden kaçıp Allah’ı hoşnut etmek, peygamberine yardım etmek için evlerinden, yurtlarından hicret etmekle, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekle vasıflandırmıştır.
Malla cihad: Malı, yardımlaşma, hicret, Allah’ın dinini koruma -at ve silah için harcama gibi- müslümanlarm ihtiyaçlarını karşılama konularında harcamadır.
Canla cihad: Düşmanla savaşma, onlara üstünlük sağlama, onlara önem vermemedir. Zorluklara katlanmak, eziyet ve sürekli baskılara sabretmektir.
Malla cihadın canla cihaddan daha önce anılması, onun gerekli olan ihtiyacı gidermede daha öncelikli olması ve canla cihadın ona bağlı bulunmasm-dandır.
Kısaca, ilk muhacirler dört sıfatla vasıflandırıldılar: a) Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman, b) Hicret, c) Cihad, d) Bu işleri ilk yapanlar olmak.
İkinci sınıf, peygamberi ve kendilerine hicret edip gelenleri barındıranlar, onlara yardım edenlerdir. O zaman Medine, İslâm’ın başkenti ve İslâm davetinin merkezi, ensarla birlikte Allah’ın dinine yardım etmeye çalışan, onlarla birlikte savaşan muhacirlerin sığınağı idi. Ensar, mallarını muhacirlerle paylaştı, onları kendilerine tercih ettiler ve faziletçe birinci sınıftan sonra ikinci sırayı aldılar.
Sonra Allahü Teâlâ, iki sınıfı birbirlerinin velisi olarak nitelemiştir. Onlar diğer kardeşinin işlerini kendi işleri gibi görüyordu. Çünkü onların hakları ve yararlan ortaktı. Onun için Resulullah (s.a.) muhacirlerle ensan kardeş yapmıştı. Bu kardeşlikle, akrabalıktan önde bir verasetle birbirlerine vâris oluyorlardı. Nihayet, muhacirler ticaret gibi konularda kuvvetlenince, Sahihu’1-Bu-hari’de İbni Abbas’tan sabit olduğu gibi, Allahü Teâlâ mirasta bu hükmü nes-hetti. İmam Ahmed, Cerir b. Abdillah el-Becelî (r.a)’m şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Muhacirler ve ensar, birbirlerinin velileridir. İslâmiyeti zorla kabul edenler Kureyş’ten, hürriyete kavuşmuş hürler Sa-kiftendir. Bu ikisi, kıyamete kadar birbirlerinin velileridir…” [1][35]
Önceleri muhacirlerle ensar arasındaki veraset, akrabalığın ötesinde, müslüman olmak ve hicret etmek dolayısıylaydı. Medine dışındaki müslüman, Medine ve çevresindeki müslümana, ancak Medine’ye hicret ederse vâris olabiliyordu. Aralarındaki veraset din kardeşliğine dayanıyordu.
Böylece muhacirlerle ensar arasındaki velayet savaşta, verasette ve kâfirlerle aralarındaki bütün ilişkilerinde geneldi. Ebû Bekir el-Asam: “Ayet muhkemdir, mensuh değildir. Velayetle murad, yardımdır” demiştir.
Allahü Teâlâ, Kur’ân’ın diğer ayetlerinde muhacirleri ve ensan şu şekilde övmektedir: “Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar: Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bunlar için orada ebedî kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu en büyük kurtuluştur” (Tevbe, 9/100); “Andolsun ki Allah, peygamberini içlerinden bir grubun gönülleri neredeyse eğrilmek üzere iken güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak etti ve sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlar için çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır” (Tevbe, 9/117); “(Fey) hicret eden fakirlere (muhacirlere) aittir. Onlar, Allah’tan fazl ve hoşnutluk ararlar. Allah’a ve Peygamberine yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır. İşte bunlar sadıkların ta kendileridir. Onlardan önce yurt ve iman edinmiş kimseler, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı kalblerinde bir ihtiyaç bulmazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa bile, kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar felah bulanların ta kendileridir” (Haşr, 59/8-9).
Ayetlerin zahirî manaları, muhacirlerin ensardan üstün olduğunu ifade etmektedir. İbni Kesicin dediği gibi, alimler bunda ittifak halindedirler. Ebû Bekir el-Bezzar, Müsned’inde Huzeyfe’den şöyle rivayet eder: “Resulullah (s.a.) beni hicretle yardım arasında muhayyer kıldı, ben hicreti tercih ettim.”
Üçüncü sınıf hicret etmeyen müminlerdir. Nitekim Allahü Teâlâ, şu ayetinde onları zikrediyor: “İman edip de hicret etmeyenler ise, hicret edene kadar, sizin onlara hiçbir velayetiniz yoktur.” Yani, Peygamber (s.a.)’in peygamberliğini tasdik eden fakat Mekke’den Medine’ye hicret etmeyen Daru’1-Harp Ye Daru’l-Şirkte müşriklerin hükmü altındaki müminlerin, Daru’l-İslâm’daki müminlere velayet hakları yoktur. Kâfirler, Daru’l-İslâm halkından birini esir ederse, o, bu diyarın hükmüne tabidir. Çünkü Daru’l-İslâm’la Daru’1-Harp arasında velayet olmaz. Ancak bunun tek istisnası yüce Allah’ın: “Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterse…” sözüyle belirttiği durumdur. Bu, kâfirlere karşı -kâfirler onlarla savaştıkları, ya da dinlerinden dolayı işkence ettikleri zaman- onlara yardım etmektir. Ancak bu kâfirler, kendileriyle anlaşma bulunan kimseler ise, bu anlaşmaya sadık kalmak gerekir. Çünkü İslâm, sözleşmeyi bozarak hıyanet yapmayı mubah görmez. Bu, İslâm’ın ve onun âdil, yüce ve eşsiz dış siyasetinin temel hükümlerinden biridir.
Yüce Allah: “Allah yaptıklarınızı görücüdür” sözüyle anlaşmayı bozmaktan sakındırıyor. Bu sözün manası şudur: Şüphesiz Allah, bütün işlerinizden haberdardır. Öyleyse cezasına uğramamak için, sizin için belirlediği sınırları aşmayın.
Kısacası, kâfirlerle olduğu gibi, Daru’l-İslâm’daki müminlerle, hicret edemeyen müminler arasında bütünüyle bir ilişki kesikliği yoktur. Eğer sizden yardım isterlerse, onları yardımsız bırakmayın.
Muhacirlerle ensar arasındaki yardımlaşmayı kuvvetlendirip müminlerin kâfirlere karşı tek saf olmaları ve dostluklarını kesmeleri için Allahü Teâlâ kâfirlerin halini zikrediyor: “Kafirler de birbirlerinin velileridir…” Yani kâfirler bir bütün olarak, müslümanların karşısında tek bir millettir. Müslümanlarla savaşta ayrı ayrı millet ve birbirlerine düşman da olsalar, birbirleriyle yardım-laşırlar, birbirlerine yardım ederler. Nitekim tarih bunun şahididir. Yahudiler, müminlere karşı müşriklere yardım ettiler. Hatta bunun için, müslümanlarla olan sözleşmelerini bozdular. Bu da, kendilerine savaş açılmasına ve Hay-ber’den köklerinin sökülerek atılmalarına sebep oldu. Tarih boyunca bütün yüzyıllarda, müşriklerle dinsiz materyalistler, Yahudi ve Hristiyanlar aynı safta, İslâm’a ve müslümanlara düşmanlıkta bir ve beraber olmuşlardır.
Kâfirlerin bir safta, müslümanların da onların karşısında başka bir safta olması, dini inanç farklılığı yüzünden, dört mezhebin de ittifakıyla, verasete engeldir. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz. Hakim’in, Müs-tedrek’inde Üsâme’den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.): “İki millet birbirlerine vâris olamazlar: Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz” buyurdu, sonra da: “Kâfir olanlar da birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur” ayetini okudu. Nesâî dışında diğer beş hadis kitaplarının sahipleri de Üsâme b. Zeyd’den şunu rivayet ederler: “Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz.”
Kâfirlerin birbirlerine vâris olmaları ise, ulemanın çoğunluğuna göre caizdir. Çünkü: “Kâfirler birbirlerinin velileridir” ayetine göre küfür, vâris olmakta tek bir millettir. Malikîlere göre ise, dinleri farklı olduğu zaman -birinin yahu-di, diğerinin Hristiyan olması gibi- kâfir kâfire vâris olamaz. Çünkü bu iki din, birbirinden farklıdır. Yine bu ikisi -yahudi ve Hristiyan- müşriğe, müşrik de bu ikisine vâris olmazlar. Çünkü daha önce zikrettiğimiz: “İki farklı millet birbirlerine vâris olamazlar” hadisi geneldir. Çünkü aralarında antlaşma yoktur.
Kâfirler arasında ülke farklılığı, sadece Hanefîlere göre verasete engeldir. Müslümanlar arasında ise engel değildir. Çünkü Darul-İslâm’da adalet sahipleriyle isyancılar arasında veraset gerçekleşmiştir. O halde bu engel, gayr-i müslimlere hastır.
Şafıîlere göre ise ülke farklılığı, verasete engel hallerden değildir. Fakat onlar şöyle derler: Harbî ile sözleşmeli arasında -aralarında velayet olmadığı için- veraset yoktur. Bu hüküm zimmî (mal, namus ve dini için teminat verilmiş olan gayr-ı müslim) ile eman isteyeni (İslam devletine iltica edip sığınanı) kapsamaktadır.
Malikîlere ve Hanbelilere göre ise, farklı ülkelerde bulunmak, verasete engel değildir. Dolayısıyla ülkeleri bir de olsa, ayrı da olsa, Ehl-i Harp birbirine vâris olur.
Sonra, Allahü Teâlâ: “Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur” buyuruyor. Yani, size emrolunan müslümanlara dost olmak, onlarla ilgilenmek ve birbirlerinin velisi olan kâfirlere karşı onlara yardım etme işini yerine getirmez, müşriklerle dost olmaktan ve onlara karışıp onlarla görüşmekten kaçınmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne -imanın zayıflaması, küfrün kuvvetlenmesi ve büyük bir bozgun- kan dökülmesi olur, fitne yaygınlaşır. Bu işin karışması, müminlerin kâfirlerle karışık halde bulunmalarıdır. Ayrıca insanlar arasında din ve dünya işlerinde büyük fesad olur, diyor.
Bu, İslâm’ın, müslümanlarm öz şahsiyetlerine, ülkelerinde bağımsız olmalarına, kâfirlerin vatanlarında oturmamaya ne kadar hırslı olduğunu gösterir. İbni Cerir, Resulullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Müşriklerin arasında oturan her müslümandan uzağım.”
Sonra Allahü Teâlâ, muhacirlerin ve ensarın diğer müslüm ani ardan üstünlüğünü ve ahirette nail olacakları şeyleri açıklıyor ki, bu bir tekrar değil, onların övülmesidir: “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler…” Allahü Teâlâ iman edip de peygamberin ve müminlerin ihtiyacı olduğu halde hicret etmeyen, şirk ülkesinde kalan kimselerin değil, iman edip hicret edenlerin tam anlamıyla mümin olduklarını, onları bağışlayacağını, varsa günahlarından vazgeçeceğini ve cennette çok temiz, sürekli, güzel rızıklarla mükâfatlandıracağını haber veriyor.
Bu üç sınıf, yüce Allah’ın da: “Birinci dereceyi kazananlar” (Tevbe: 9/100) şeklinde nitelediği ilk öndekilerdir.
Dördüncü sınıf, Hudeybiye barışından sonra hicret eden müminlerdir. Bunlar: “Sonra iman edip de…” ayetiyle işaret olunanlardır. Yani, daha sonra iman etmiş, birinci hicrette hicret edememiş, müslümanlarm gücü arttıktan sonra, Medine’ye hicret eden ilk müslümanlarla birlikte cihad etmiş müslü-manlar da sizdendir. Dostlukta, yardımda, fazilet ve mükafatta ilk muhacirler ve ensar gibidir. Onun için Cenab-ı Hak: “Onlardan sonra gelenler” (Haşr, 59/10) buyurmuştur.
Üzerinde ittifak bulunan ve sahih yollardan gelen hadisde, Resulullah (s.a.): “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmuştur. Taberanî ve Dıyâ’nın Ebû Kursafe’den rivayet ettikleri başka hadis-i şerifte de: “Kim, bir kavmi severse, onlardandır” (başka bir rivayette: “Allah onu, onların içinde hasreder” ) buyurmuşlardır.
“Onlar da sizdendir” sözüyle, dördüncü sınıfin üçüncü sınıftan sayılması, önce davrananların sonraya kalanlardan üstünlüğüne -her ne kadar ayette ilk sınıf ile son sınıf arasında hicret ve iman gibi ortak bir nokta varsa da- işaret eder…
Sonra Allahü Teâlâ iman ve hicret velayetinin ardından akrabalık velayetini sayıyor: “Hısımlar…” Yani, kan bağıyla birbirlerine bağlı olan yakınlar. Ayet, zevi’l-füruz, asabe (baba tarafından akraba), rahim (ana tarafından akraba) gibi her türden akrabayı kapsamaktadır. Bunların bir kısmı diğerinden -Daru’l-hicretteki muhacir ve ensardan yardıma ve mirasa- Allah’ın mümin kullarına yazdığı hükümde daha lâyık ve bu konuda daha hak sahibidir.
Artık akrabalık velayeti, daha önceki dönemdeki iman ve hicretten doğan velayetten daha önemlidir. Mümin olan yakın, kan bağıyla bağlı akrabasına, uzak muhacir ve ensar akrabasından daha yakındır. O halde ayet, geçmiş ayeti tahsis etmektedir. Kâfir yakma gelince, küfür, onun akrabasına olan bağını keser.
Kan ve nesep kardeşliği ile birlikte, Allah’a iman kardeşliği, Allah’ın hükmünde, sadece din kardeşliğinden daha üstündür.
Sonra ayet “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” şeklinde sona eriyor. Yani, şüphesiz Allah, her şeyi bilir. Onun ilmi geniş, sizin dünyevî ve uhrevî her şeyinizi, bu sûrede meşru kıldığı savaş, barış, ganimet, esir, sözleşme ve antlaşmaları müminlerle ve akrabalarla olan genel ve özel hükümleri bilir. Bu, sûrenin bütün hükümlerinin muhkem olduğuna, mensuh ve hükmü değiştirilmediğine, hepsinin hikmet, sevap ve yararlı olduğuna, içlerinden hiçbirinin gereksiz olmadığına işaret etmektedir.
Fakat: “Hısımlar Allah’ın kitabınca birbirlerine daha yakındırlar…” ayeti İbni Abbas, Mücahid, İkrime, Hasan, Katâde ve diğer bazılarından rivayete göre, daha önce, yardım etmiş olma ve dinen kardeş olma sebebiyle vâris olmayı neshetmiştir. Onların bu görüşünü, sahih ve mütevatir: “Şüphesiz Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir, artık hiçbir vârise vasiyet yoktur” hadisi desteklemektedir.
Artık, yardım etme ve hicret sebebiyle vâris olma nesh olundu. Vâris olma, ancak akrabalık sebebiyledir. Cenab-ı hakkın: “Allah’ın kitabınca” sözünden, Nisa süresindeki miras ayetlerinde zikrolunan paylar amaçlanmaktadır. Şafiîlerin görüşü budur. Feraiz bilginlerine göre dar manada; dayı, hala, teyze, kız çocukları, kız kardeşlerin çocukları gibi zevi’l-erham için vâris olmak yoktur. Asabeler, birbirlerinden daha lâyıktırlar. Çünkü farzlar belirlenmiştir. Ha-nefîler ise şöyle der: “Bu ayetin nassıyla, zevi’l-erham için de vâris olmak sabit olur. Bu, asabelerden biri bulunmadığı zaman olur.
“Hısımlar, Allah’ın kitabınca birbirlerine daha yakındırlar…” ayetinin ör cesini neshettiğini reddedenler, velayeti (veliliği), yardım, sevgi ve tazimle yorumlarlar. Bu durumda birinci ayet, İslâm bağının, mezhep bağından daha kuvvetli olduğunu, ikinci ayet onların derecelerini ve gerçek mümin olduklarını, üçüncü ayet imanda ve hicrette gecikenlerin, daha öncekilerin hükmünde olduğunu, akrabalıkla yardımlaşmanın da istenen bir şey olduğunu açıklar.
“Hısımların yakınlığı” ile ilgili ayetten, irsî velayetin, ancak delilin özel olduğu şeyin dışında akrabalıkla olacağı amaçlanmaktadır: O zaman bu sözden maksat, velayetin irs sebebiyle velayete işaret etme ihtimali zannmı gidermektedir. Nitekim Razî: “Uygun olan da budur. Çünkü zaruret ve ihtiyaç olmaksızın neshi çoğaltmak caiz değildir” der.[2][36]