sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

ŞEYTANDAN ALLAH(C.C.)’A SIĞINMA (ŞEYTAN VE VESVESE) | Akaid Programı – 25.Bölüm

ŞEYTANDAN ALLAH(C.C.)’A SIĞINMA (ŞEYTAN VE VESVESE) | Akaid Programı – 25.Bölüm
Ocak 13, 2026 15:28
6
A+
A-

ŞEYTANDAN ALLAH(C.C.)’A SIĞINMA

(ŞEYTAN VE VESVESE)

 

            Şeytan, Arapça “şetane” kökünden rahmetten uzaklaştı, hak’dan uzak oldu; “Şâta” kökünden ise, öfkeden tutuştu, helak olacak hale geldi gibi manalara gelip insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her şeyin adı olmuştur. Bu manada bir canavar veya yılana da şeytan denilir. Aynı şekilde haset, öfke gibi insana mahsus olan her kötü huy ve davranış da şeytan diye isimlendirilmiştir.

Şeriat örfünde ise, Yüce Allah’ın Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhi rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkarcı kesiminden (el-Kehf, 18/50) gizli bir varlıktır. Diğer isimleri ise Garûr, Vesvs, Hannâs, Kâfir, Sağîr, Mârid, Tâif, Fâtin, Mel’ûn, Mez’ûm, Medhûr, Mekzû, Kefr, Hazûl, Adüvv, Mudill, Merid’dir [1]

Yaratılışı ve Hz. Âdem’e secde emrinden önceki durumu:

         Evrende Adem (a.s) den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu (el-Bakara, 2/31; el-Hicr, 15/26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi (el-Kehf, 18/50). Hz. Âdem’e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu ana kadar, Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. Âdem’e secde emri onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten kaçındı. Gerekçe, kendisinin ateşten, Adem’in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, itiraf ve özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebiydi. (Sâ’d, 38/71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen Âdem’in yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, Allah’tan bir ruh taşıması gibi (el-Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Adem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah’ı maddeye mahkum sanmıştı[2]

Bu anlayış Şeytan’a, Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar O’nun lânetini haketme dışında hiç bir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Çünkü bu secde emri yalnız Âdem’in sahsına değil, zürriyeti de dahil, insan nev’ine verilen bir şeref ve imtiyazdı.[3]

Bu aynı zamanda insanın üstünlüğüne yapılan ikinci itirazdı. Birinci itiraz da meleklerden gelmişti (el-Bakara, 2/30). Şeytan’ın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkâra götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah’tan şu hitap geldi:”İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!… Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lânet sanadır” (el-A’raf, 7/13; el-Hicr, 15/34-35; Sâd, 38/77-78) .

Böylece Hz. Âdem’e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilâhi rahmetten ebediyen kovuluşu “İblis” adını almasına sebep oldu. Hz. Âdem’e secde emri karşısında isyan eden ve hakikatle ilgili bütün bağları koparılan ve melekler arasındaki yerini de kaybederek tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Bir başka deyişle şeytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandı. Çünkü insan yüzünden ilâhi rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah’tan kıyamete kadar mühlet istedi.

Mühlet verilişi:

        Hz. Âdem (a.s)’a secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhi rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, hayatından da endişe etmeye başladı. “- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver[4]  diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat ise sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır (ez-Zümer, 39/68; el-Mutafffin, 83/6). Bu şekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, “…belirli bir zamana kadar” (el-Hicr, 15/38) kaydıyla, “Sen mühlet verilenlerdensin!.” (elA’raf, 7/15) seklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan maksat ise, sûr’a birinci üfleniş zamanıdır (en-Neml, 27/87). Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.

Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil, teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.[5]

Görevi:

        Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, İlâhi rahmetten uzaklaştırılmasına sebep olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: ” Beni azdırdığın için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım” [6]

Görüldüğü gibi, Yüce Allah isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe etme imkânı tanımış fakat o, inat ve küfründe ısrar edince, bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece sınırlayıvermiştir: “Halis kullarım üzerinde senin bir nüfûzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır”[7] .”Yerilmiş ve koğulmuş olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi Cehennem’e dolduracağım[8]. Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebaasından olup onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiç bir güç verilmemiştir. Binaenaleyh düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, “Allah’ın kulu” sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.[9]

Şeytanla Âdem ve Havva arasında geçen  hadiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için. insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve tarafları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız”.[10]

Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder“.[11]

“Onlar Allah’ı bırakıp tanrıçalara taparlar ve: “Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp onları saptıracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, onlara kuruntu kurduracağım, Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim” diyen, Allah’ın lanet ettiği azgın şeytana taparlar. Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vâdediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak yer de bulamayacaklardır” (en-Nisa,117-121) Ayrıca bkz. (el-Kehf, 18/50; el-Fâtır, 35/6).

Bu âyetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler imansızlıkla-şeytanlık, imansızlarla-şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu ve şeytanın imansızların velileri, âmirleri, işverenleri, başlarına musallat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir. Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri (ez-Zuhruf, 43/36-39), şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız şartsız şeytanın esiri olmalarına mâni olamayacakları bildirilmiş (el-Mücâdele, 58/19) “… eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz”.[12] buyurulmuştur.

Şeytanın kendilerine te’sir edemeyeceği kimseler de âyetlerde şu şekilde belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler”.[13] Ve “Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”[14] Allah’ın hâlis kullarına te’sir edemeyeceğini, şeytan, bizzat kendisi de itiraf etmiştir (el-Hıcr, 15/28-43; el-İsrâ, 17/61).

Her insana bir şeytan verilişi:

          Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi, onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiç bir ayırım yapılmamıştır. Şöyle ki:”Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.”[15] Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretlerle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki bunların sade dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan vardır” buyurmuş, “Seninle de mi ey Allah’ın elçisi?” diye sorulduğunda, “Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu”[16] cevabını vermiştir.

           İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar: Zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddiâ, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma.

Nefis bu hastalıklardan kurtulup mutmain olunca içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah’a yönelme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhi kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir.[17] Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâboğlu Ömer, şeytan aslâ seninle karşılamaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider.”[18]

Şeytanın İnsana Dört Bir Yandan Yaklaşması

             Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine mühlet verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek şöyle dillendiriyordu:

İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ dedi.[19]

         Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları deneyeceğini açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden, her taraftan, yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi  tarafını, hangi duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım. Vesvese vereceğim, kendime dâvet edeceğim. Benim dâvetime uymazsa hiç olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım, yani günahkâr olması için elimden geleni yapacağım.” diye söz vermiştir. Şeytan bunu yapabilecek mi? Buna gücü yetecek mi?

         Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur. Ama o nereden öğrenmişse; insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve şerre meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere, aşırı isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar ile, sonunu düşünmeden zevklerinin peşinden gidenler, onun süslü sözlerine kanacaklardı.

         İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden yaklaşacağım” demek, onları dünyaya düşkün edeceğim; “sağlarından yaklaşacağım” demek, din işlerinde, ibadet ve amellerinde onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım” demek, onlara günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet) vereceğim, anlamına gelir.[20]

           Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret yok, yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim. Arkalarından gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp pullayıp onları bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından gelip, ibadetleri (hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye çalışacağım. Sollarından da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü gösterip onlara günah işlemelerini tavsiye edeceğim.”[21]

         Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara) daha çok sağdan yaklaşırlar, onları din ile, din motifleriyle aldatırlar. Nice zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için dindar görünürler, dinî motifleri kullanırlar. İslâm’a bağlılık ve saygıları olmadığı halde kitleleri susturabilmek için dinî sloganlara başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin devamı için kullanmaktan çekinmezler.

          Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün olduğu kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek olduğunu aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek için nefsin istediklerini ona vermek gerektiğini iddia ederler. Onları dünyaya ve bitmez tükenmez tutkulara bağlarlar. O tutkuların peşinden bir ömür sürmelerini temin ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturmaya, boş hayaller peşinde koşturmaya çaba gösterirler.

          İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki, isyanı zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker) dediklerini insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar, uyuşturucu, zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın gayesi olarak sunarlar. Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na ibadet etmeyin, yasaklarından kaçmayı zor ve ağzın tadını kaçırıcı, eğlenme ve zevki engelleyici olarak gösterirler. Akla gelmedik şeytanî metodlarla, hile ve tuzaklarla insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için gayret ederler.

       İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.

       Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden yüz çevirenlere Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan taraftarı’ demektedir:

Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir. [22]

Demek ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı başarıp başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın hizbinden olmak durumundadır.

       

Şeytan Ve Dostlarını Düşman Bilmek

       Bilindiği gibi Allah (c.c), Adem (a.s.)’ı yarattıktan sonra, meleklere Adem (a.s.)’a secde etmelerini emretti. Sadece İblis secde edenlerden olmadı. Allah (c.c.)in tai­fesinden olan İblise şöyle buyurdu.,

Sana emrettiğimde, seni secde etmekten engelle­yen neydi?”[23]

“Rabbimiz bu soruyu neden sordu?”

            Elbetteki bu soruyu yöneltmesi, kendi zatı için değil­di!. İblis’in neden secde etmediğini, onu secde etmekten engelleyen şeyin ne olduğunu Rabbimiz elbetteki biliyordu.

             İblise yöneltilen bu soru, biz yaratılmışların meseleye vakıf olması için sorulan bir sorudur. “Sana emrettiğim­de, seni secde etmekten engelleyen neydi?” sorusundan anlamamız gereken ilk husus; secde etmeyen İblis’in, bu isyanı nedensiz değildi. Adem (a.s.)’a secde etmeyen İblis’i, secde etmekten engelleyen bir neden vardı. Şanı yüce Rabbimiz, İblise yönelttiği soru ile bu isyanın bir nedene bağlı olduğuna işaret etmiş ve bizlerin bu nedeni bilmesini murad etmişti. Nitekim İblis’in bu soruya verdiği cevapla, Adem (a.s.)’a secde etmeme nedenini anlıyoruz. İblis, secde etmeme nedenini şöyle açıklıyor.

Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” [24]

        Burada bir isyan olayına tanık oluyoruz. Allah’ın ni­metleri ile nimetlenen İblis’in, Allah’ın rahmetinden uzak­laştırıldığını, kovulduğunu görüyoruz. Bu olay, İslam daire­sinde bulunan, İslam nimetleriyle nimetlenen müslümanların dehşetle ve ibretle izlemeleri gereken bir olaydır.

Nedir, İblis’in azmasına sebeb olan şey?

Nedir, onu Allah’ın rahmetinden uzaklaştıran tavır?

            İblis’in bir bilgisi ve bilgisinden kaynaklanan gururu vardı. Bu bilgisine göre ateş, yaratılış, bakımından toprak­tan üstündü. İşte bu bilgisi Allah’ın hükmü ve emri ile ça­tıştığı zaman; İblis, Allah’ın hükmünü değil, kendi bilgisini tercih etmişti.

Evet!..

             Allah’ın hükmü, İblis’in bilgisi ile çatışmıştı. İblis’i isya­na götüren sebep, Allah’ın hükmüne rağmen kendi bilgisini tercih etmesiydi. Cahili kültür ve eğitime göre kendileri­ni bilgili sanan ve bu bilgi anlayışının kuşattığı konularda Kuran ve Sünnete yönelme ihtiyacı duymayan gafil müslü­manların, bu hususta çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Çünkü bu önemli yönelişteki gaflet, bu gaflete düşen müslümanları İslam’ın nimetlerinden uzaklaştırabilecek tehlikeli bir gaflettir.

           Mesela’ bazı  müslümanlar İslam’ı hakim kıl­mak için bilgi, kültür ve tecrübelerine dayanarak ortaya bir yol, bir metod koyuyorlar. Ortaya koydukları bu yolu tas­dik ettirebilmek için Kurana yöneliyorlar ve  Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetleri seçerek, bunları delil olarak ileriye sürüyorlar. Öncelikle şu gerçek apaçık bilin­melidir ki; Kur’an-ı Kerim, insanların bilgi, kültür ve tecrü­belerinden kaynaklanan beşeri bir yolu tasdik etmek için değil, bizzat tasdik olunması için indirilen Rabbani bir yol­dur.

            Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın varlığını in­kar etmeyen, Yaratıcı olarak Allah’ı İkrar eden ve Allah’a secde edebilecek olan İblis, Allah’ın bir hükmüne karşı çı­karak küfre düşmüştür. Meselenin bu boyutunu, günümüze getirecek olursak; Allah’ın varlığına inanmalarına ve cami­lerde Allah’a secde etmelerine rağmen, fiil ve inançlarıyla Allah’ın birçok hükmünü tevil ve tahrif ederek inkara sa­panlar, İblis’in yolunda bulunmaktadırlar. Camilerde Al­lah’a, sokaklarda putlara, yaşantılarında tağuta yönelen bu insanlar, müslüman oldukları kuruntusuyla kendilerini alda­tan insanlardır.

            Nitekim cehenneme yalnız aldatıcılar değil, İlahi vahiyle uyarılmalarına rağmen aldananlar da gi­recektir.

Şeytanın İtirafları

             İnsanlara karşı gizlenerek düşmanlık eden şeytan aleyhillane, Rabbimize karşı bazı itiraflarda bulunmuş ve insanlara nasıl düşmanlık yapacağını, onlara nasıl yaklaşa­cağını açıklamıştır. Şanı yüce Rabbimiz, şeytanın bu İtiraf­larını Kur’an-ı Kerim’de zikretmekte ve bizleri ikaz etmek­tedir. Şeytanı düşman olarak kabul eden müslümanların, bu düşmanı tanıya bilmeleri için şeytanın bu itiraflarını de­ğerlendirmeleri gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen bu itiraflardan bir tanesi şöyle zikredilmektedir.

Dedi ki: “Bana onların diriltileceği güne kadar mühlet ver” Allah  “Sen mühlet verilenlerdensin” dedi.

Dedi ki: Beni azdırdığın şeyden dolayı onlarfı saptırmak) için dosdoğru yolunda oturacağım.” “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağla­rından, sollarından sokulacağım. O’arın çoğunu şükrediciler olarak bulmayacaksın” dedi.”[25]

“Şeytan aleyhillane hangi yolda bulunmaktadır?” so­rusuna, “Sırat-ı müstakimdedir.” cevabını verebiliriz.

            Evet, şeytan aleyhillane Sırat-ı müstakimde bulunmaktadır. Ancak sırat-ı müstakimde bulunma gayesi Rabbimizin rı­zasını kazanmak için değil, bu doğru yoldaki müslümanları saptırmaya çalışmak ve onları bu yoldan uzaklaştırmak içindir. Şeytan aleyhillane doğru yolda bulunmasına rağ­men, doğru yolun doğru yolcusu değildir.

            Nitekim zamanımızdaki şeytanın dostları da, aynı şeytani gaye ile müslümanların arasında, camilerde ve cemaatlerde bulunmaktadırlar. Gayeleri Rabbimizi hoşnut et­mek değil, müslümanları saptırmaya ve doğru yoldan en­gellemeye çalışarak tağutu hoşnut etmektir. Ne yazık ki müslümanların bilgisizliğinden ve gafletinden faydalanarak, bu konuda önemli bir başarı gösterebilmektedirler.

             Rablerinin rızasını gözeterek doğru yola talip olan müslümanların, bu yolda görecekleri her insanı samimi bir müslüman olarak kabul etmemeleri gerekir. Çünkü şeytanın birçok dostu, şeklen ve zahiren bu yolda gözükmekte, “Müslümanlar kardeştir” hükmüne göre kendile­rini kardeş kabul eden müslümanları aldatmaktadırlar. Bunlar doğru yoldaki sapık kullardır. Doğru yolda gözükmelerine rağmen müslümanların kardeşi değil, müslüman­ların düşmanıdırlar.

             Şeytan aleyhillane “Senin dosdoğru yolun üzerinde durarak; onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yanaşacağım.” demektedir. Dikkat edilirse bu yanaşmada tek bir yön belirtmemekte; önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yanaşacağını ifade etmektedir.

            Bu itirafı değerlendirmemiz için, sırat-ı müstakimdeki bir müslümanın önünde, arkasında, sağında ve solunda ne olduğu belirlememiz gerekecektir. Bu konudaki birçok gö­rüşü değerlendirerek, meseleyi şu şekilde ele alabiliriz.

            Sırat-ı müstakimdeki bir müslümanın arkasında; kalu bela denilen, Allah (c.c.)’ın varlığını ve birliğini tasdik ve İk­rar etmesi, geçmiş dünya tarihi ve ataları, yaratılışı, yaşadı­ğı dünya hayatı ve yapmış olduğu ameller bulunmaktadır. Müslümanın önünde; yaşayacağı dünya hayatı, ölüm, ka­bir, kıyamet, haşr, mahşer, hesap, cehennem ve cennet vardır. Müslümanın sağında; yapmış olduğu iyilikler ve Rabbimizin yapılmasını emrettiği hayırlı, ameller, müslüma­nın solunda ise yapmış olduğu kötülükler ve Rabbimizin yapılmasını yasakladığı ameller bulunmaktadır.

            Şeytan aleyhillane, İnsanlara bu dört yönden de yak­laşacağını ifade etmektedir. Bu ifadeden şunları anlayabili­riz. Şeytan sol taraftan yanaşamadığı insanlara, sağdan, önden ve arkadan yanaşacaktır. Arkadan ve sol taraftan yanaşamadığı insanlara, önden ve sağdan yanaşacaktır. Önden, arkadan ve soldan yanaşamadığı insanlara ki bunlar seçkin müslümanlardır sağ taraftan yanaşacaktır,

            Şeytan aleyhillanenin bu yaklaşımlarından korunmak isteyen müslümanların, bu yaklaşımları bilmeleri gerekmektedir. Meseleyi bu şekilde genel bir çerçeveye aldıktan sonra, şeytanın arkadan yanaşmasını inceleyebiliriz.

Şeytanın Arkadan Yanaşması

            İnsanların arkasında kalu bela denilen, Allah (c.c.)’ın varlığını ve birliğini tasdik ve ikrar etmeleri, yaratılışları, geçmiş dünya tarihi ve ataları, yaşadıkları dünya hayatı ve yapmış oldukları ameller bulunmaktadır. Şeytanın arkadan yanaşmasını, bunları dikkate alarak incelememiz gereke­cektir.

            Her insan kalu bela’da Allah’ın birliğini tasdik ve ikrar etmiştir. Dünya alemine gelen her insanın özünde bu İlahi gerçek bulunmaktadır. “Hatırlat” emri ile muhatap olan tüm peygamberler, insanlara bu İlahi gerçeği hatırlatıyorlar ve insanları bu İlahi gerçeğe davet ediyorlardı. Duydukları ve gördükleri ayetleri tefekkür ederek bu İlahi gerçeği ha­tırlayacak olan samimi insanlar, bu gerçekler istikametinde yaşamak isteyeceklerinden, şeytan ve dostlarının müdahale­si bu noktadan başlamaktadır. Bu konuda Allah’ı inkar et­tirmek veya Allah’a eş koşturmak gibi iki ayrı hedefleri vardır.

            Allah’ı inkar hususunda geniş kitlelere tesir edeme­yen şeytan ve dostları, çalışmalarını ikinci hedef üstünde yoğunlaştırmışlardır. Tek yaratıcı olarak Allah’a inanan in­sanları İslam’dan uzaklaştırmak için, bu insanların şirke sü­rüklenmesi gerekiyordu. Şeytanın dikkat ettiği husus, şirk vasıtalarının yaşanılan çağın kültür ve anlayışına göre tes­pit edilmesiydi. Geçmiş dünya tarihini ve günümüzü ince­lediğimiz zaman, bu şirk vasıtalarının: güneş, ay, yıldızlar, ateş, nefs, heva, ölen bazı kimselere   nisbet edilen putlar ve Allah’ın hukukuna tecavüz ederek ilahlık taslayan birçok müstekbirler olduğunu müşahade ediyoruz. Bunlar kimi za­man gizlenmişler, kimi zaman açık bir şekilde ortaya çık­mışlardır.

Mesela Firavun, kavmine ilahlık taslarken bu tav­rını gizlememiş ve onlara “Ben sizin Rabbinizim” derken, küfründe mert bir tavır göstermiştir. Zamanımızdaki ilahlık taslayan firavunlar ise, aldattıkları insanları uyandırmamak için “Biz de Allah’ın kuluyuz, biz de müslümanız” demekte­dirler!. Kendilerini ve kendilerine tabi olan insanları alda­tan bu şaşkınların, Nil vadisinde bulunarak Londra British müzesinde teşhir edilen Firavun’un cesedine ibretle bakma­ları gerekmektedir.

İnsanları Allah’ın ayetlerinden uzaklaştı­rarak, propaganda vasıtaları ile batılı hak göstererek, müslümanlara baskı ve eziyet yaparak Firavun’un yolunu takip etmektedirler. Firavun’un yolundan ve Firavun’un ta­vırlarından vazgeçmezlerse, akibetleri de Firavun’un akıbeti gibi olacaktır. Çünkü Firavun gibi Allah’a karşı çıkmakta ve yine onun gibi Allah’a karşı savaş açmaktadırlar.

       Şeytanın arkadan yanaşmasında inceleyeceğimiz di­ğer husus, insanların körükörüne atalarına bağlılığıdır. İn­sanların arkasından geçmiş bir dünya tarihi bulunmaktadır. Bu dünya tarihindeki atalarımız içerisinde; Allah’a kul ol­muş, müslüman olarak yaşayıp, müslüman olarak ölen atalarımız bulunduğu gibi, müşrik ve kafir olarak yaşayan ve bu isyankarlıkla ölen kimseler de bulunmaktadır.

        Atalara bağlılık hususunda, Kuran ve Sünnet gibi Rabbani bir değer ölçüsü gereklidir. Bu değer ölçüsünü yi­tiren veya bu değer ölçüsünden gafil olan insanlara, şey­tan ve dostlarının müdahalesi kolay olmakta ve bu insanla­ra   kendilerinin tesbit ettikleri ataları, kendi şeytani maksatlarına uygun olarak empoze etmektedirler. Böylesi­ne bir bağlılığın kurbanı olan insanlar, karşılaştıkları hak ve kendilerine sevdirilen atalarının görüşü çatıştığı zaman, atalarının yolunu tercih etmekte ve hakka karşı çıkmakta­dırlar.

Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde buldu­ğumuz şeye uyarız” derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu bulmamış idiyseler?” [26]

         Şeytanın bir diğer müdahalesi, kişinin ataları ile övünme noktasında kendisini göste­rir. Birçok müslüman, salih ve abid atalarımızı zikrederek “Bizim Atalarımız şöyle insanlardı, biz onların nesilleriyiz” diyerek, bu durumdan kendilerine bir pay çıkartmakta ve kendilerini bununla tatmin etmeye çalışmaktadırlar.

        Atalarımız arasında salih ve abid kimselerin bulunma­sı sevindirici olmakla birlikte, bu durumun bizlere bir faydası yoktur. Çünkü her insan, her toplum, her cemaat kendi yaptığının hesabını verecek ve kendi yaptıklarının karşılığını görecektir.

         Nuh (a.s.)’nın oğlu Kenan, babası peygamber olması­na rağmen kendisi Rabbani yolda bulunmadığı için tufan­dan kurtulamamış ve ebedi azaba müstehak olmuştur. Herkes işlediği amellere göre abid veya asidir. Kişi bu gibi sıfatları, İşlediği amellerin karşılığında kazanır.                                          İnsan Rab­bani yolda değilse peygamber babası, peygamber amcası, peygamber hanımı olsa bile, bu durum o insanı kurtara­maz.

            Bu İlahi gerçek her insan, her cemaat, her ümmet için geçerlidir. Her ümmet kendi yaptıklarından hesaba çe­kilecektir.

Onlar bir ümmetti gelip geçti; kazandıkları ken­disinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.” [27]

            Şeytanın arkadan yanaşmasının bir diğer yönü ise in­sana yaptıklarını süslü göstermesidir. İnsanın arkasında bı­raktığı yaşantıda iyi veya kötü birçok amel bulunmaktadır. Şeytan aleyhillane insanın işlediği kötü amelleri süslü gös­tererek, insanı tevbeden uzaklaştırmakta ve bu gibi kötü amellerin devamını sağlamaktadır. Yaşamış olduğu batılı süslü gören insanlar, batıl, olan bu yaşantılarını benimse­mekte ve devam ettirmektedirler.

Kendi yapmakta olduklarını şeytan onlara süsle çekici kıldı, böylece onları (doğru) yoldan alıkoydu.[28]

            Kötü amelleri süslü ve çekici gösteren şeytan aleyhillane. insanın iyi amellerine de müdahale etmekte ve bu amelleri abartarak maksadına ulaşabilmektedir. Yaptıkları iyi amellerle büyüklenenler veya geçmişte yaptıkları bazı iyi amellerle övünenler, bunlarla teselli bulanlar, bu müdahaleye maruz kalan insanlardır. Söz ve sohbetlerde geçmişte yaptıklarını zikredenler, bu yaptıkları ile övünen­ler, bugünü unutan, bugünü yaşamayan insanlardır. Hayatının birkaç yıl­lık döneminde verdiği mücadele ile hayatı boyunca teselli bulmaya çalışan bu İnsanlar, boş bir teselli arayışı içerisin­dedirler. Çünkü mücadele içerisinde geçen birkaç yılımız­dan değil, bütün bir hayatımızdan sorumluyuz. Yaşadığı­mız bütün yılların hesabını vermekle mükellefiz.

Şeytanın Sağdan Yanaşması

          Kur’an-ı Kerim’de, amel defterleri sağ taraftan verilecek olan ashab-ı meymene’den ve amel defterleri sol taraftan verilecek olan ashab-ı meş’eme’den örnekler zikredilmekte, bunların akibetleri açıklanmaktadır. Amel defterleri sağ taraflarından verilenler kutlanırken, amel defterleri sol taraflarından veri­lenler ise azap ehli olarak nitelendirilmektedir.

         Ancak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bu olayın, günü­müz de yaşanan sağcılık ve solculukla herhan­gi bir ilgisi yoktur. Sosyalistleri ve komünistleri solcu kabul ederek kendilerini sağcı gösteren kapitalist müstekbirler de, Kur’ana göre amel defterleri sol taraflarından verilecek olan meş’eme ashabındandır.

        Rabbani ölçüye göre, müstekbirlerin komünistleri ve kapitalistleri arasında hiçbir fark yoktur. Allah’a isyan eden müstekbirler ister faşist, ister komünist, ister kapitalist, isterse demokrat ol­sunlar amel defterlerini sol taraflarından alacaklar ve azap ehline dahil olacaklardır.

Fakat ne yazık ki!

        Allah’a inanan ve Allah’ın razı olacağı dine talip olan birçok insan, sosyalist müstekbirlere düşmanlık beslerken, kendilerini sağcı olarak empoze eden faşist, kapitalist ve demokrat müstekbirlere sahip çıkmakta, bunların zulmünü desteklemektedir. Yaşanılan bu olaylar, şeytan ve dostlarının sağ­dan yanaşmasına açık örneklerdendir.

        Allah’a inanan insanlara sağ taraftan yanaşan şeytan ve dostları, müslüman kimliği ile görünmekte ve aldatıcı propagandalarında Allah’ın adını kullanmaktadırlar. Bu müstekbirlere göre, Allah’a inanan insanları uyandırmadan sömürebilmek için müslüman gözükmenin ve Allah adına yemin etmenin hiçbir sakıncası yoktur. Bunun da ötesin­de, böyle gözükmek onlar için siyasi bir gerekliliktir. Bu müstekbirler bulundukları çevreye göre renk değiştiren bu­kalemun gibidirler. Sömürmek istedikleri insanlar mecusi ise bunlar da mecusi gibi gözükürler. Bu müstekbirlerce önemli olan, sürü olarak kabul ettikleri insanların sevgisini kazanmak ve bu sürüyü ürkütmemektir.

           Müslümanları sömürmek için müslüman gözüken ve gerekirse hacca giden müstekbirler bu­lunmaktadır. Bu müstekbirlerin en büyük yardımcıları ve destikçileri bel’amlardır. Cehenneme davet ettikleri halkı, cennet vaadleriyle uyutan bu bel’amlar, satılmış din adam­larıdır.

Şanı yüce Rabbimizin:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın vadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi aldat­masın ve aldatıcılar da sizi Allah ile aldatmasın.[29] uyarısına rağmen uyanmayan müslümanlar, Allah adını kullanan aldatıcılara inanabilmekte ve onla­ra sahip çıkabilmektedirler.

            “Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen Rabbine çağır ve sa­kın müşriklerden olma.”[30]

         Bu ilahi buyruk ile davetin sadece Allah’a olacağı be­yan edilmiş, bunun dışındaki davet sahipleri müşriklik ile tehdit edilmiştir. Durum böyle olmasına rağmen günümüz de İslam adı altında çok değişik davetlerde bulu­nulmaktadır. Allah’ın dostu olarak gözüken birçok insan, bilerek veya bilmeyerek İslam’a ihanet etmektedir. Bunları dost kabul eden ve Allah’ın gösterdiği Rabbani yolun dışın­da mücadele veren bu insanların çoğunda iyi niyet vardır. Ancak sahip oldukları iyi niyet bu insanları kurtarmaya­caktır. Çünkü niyet, takva ile ilgili amellerde müessirdir. Takva ile ilgili bir amel niyetin bozuk olmasıyla İsyana dö­nüşebilmektedir. Ne var ki isyan olan bir amel iyi niyetle takvaya dönüşmeyecektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan edilmektedir.,

O’ndan başka veliler edinenler (derler ki): “Biz bunlara, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”[31]

Ayet-i kerimede belirtilen insanlar, Allah’a daha fazla yaklaşma niyeti ile Allah’tan başka dostlar edinmişlerdir.

Niyetleri Allah’a daha fazla yaklaşmaktır!.

            Allah’a daha fazla yaklaşma niyeti ile Allah’tan başka dostlar edinmişlerdir. Fakat görünürde iyi olan bu niyetleri onları kurtarmamış ve kurtarmayacaktır. Ancak bu nokta­da şunu belirtmek gerekir ki, bir insanın, Allah’ın dostunu dost edinmesi, Allah’tan başka dost edinmesi olarak nite­lendirilmez. Kur’an-ı Kerime göre Allah’ın dostları ise; Allah’tan korkan, Allah’ın hükmünü yaşayan ve insanları sadece Allah’a davet eden kimselerdir.

             Caferiyye mezhebi mensuplarını imamların masum olduğuna inandıkları için tenkid eden birçok kimse, savundukları bu görüşe muhalif yaşamakta; tabi oldukları hoca ve imamlara toz kondurmayarak, onlara masum muamele­si yapmaktadırlar. İmam ve hoca görünümündeki şahısla­ra, Rabbani ölçüyü dikkate almadan körükörüne bağlan­mak birçok insanı hıristiyanların durumuna düşürmüş ve hala düşürmektedir.,

Onlar, Allah’ı bırakıp da bilginlerini ve rahip­lerini rabler edindiler.”[32]

            Dikkat edilirse Allah’a inanan hıristiyanların yöneldik­leri şahıslar azgınlar veya ahlaksızlar değil, bilginler ve ra­hiplerdir. Çünkü görünürdeki niyetleri Allah’ın rızasını ka­zanmaktadır. Ancak İlahi ölçüyü tahrif ettikleri ve gözönünde bulundurmadıkları için, bilginlerin ve rahiplerin söylediği herşeye körükörüne itaat ederek, onları rab ittihaz etmişlerdir, Allah’a kul olmak isterlerken. Allah’ın hükmünü dikkate almayan rahiplere itaat ederek, rahiplere kul olmuşlardır.

            Şeytan ve dostlarının müslümanlara sağdan yanaşması, müslümanlar için en tehlikeli yaklaşım biçimidir. Müslümanların fert ve toplum olarak karşılaştıkları birçok hezimetin kökeninde, şeytan ve dostlarının sağdan yanaşma hadisesi bulunmaktadır, Asr-ı saadet döneminden bu yana Müslümanları aldatan firavunlar, müslümanların karşısına Musa kimlikleriyle çıkmışlardır.

            Günümüzde de durum pek farklı değildir!. Halkında müslüman olan birçok ülkede firavunlarca bu zulümler sürmekte, ne var ki firavun sıfatına hiç kim­se sahip çıkmamaktadır. Çünkü firavunluk yapan müstekbirler, ellerine birer asa alarak Musa kimliklerine soyun­muşlardır.

            Bu zavallılar  firavunları Musa zannetmekte, kendilerini Kur’an-ı Kerim’e davet eden gerçek Musa’ları ise, belamların tahriklerine aldanarak fitneci teröristler kabul etmekte ve bilmeden taşlamaktadırlar!

Şeytanın Önden Yanaşması

          İnsanların önünde,  yaşayacakları dünya hayatı, ölüm, kabir, kıyamet, haşr, mahşer, hesap, cehennem ve cennet olduğunu be­lirtmiştik. İnsanlara önden yanaşma fırsatı bulan şeytan ve dostları, bu esaslardan bazılarını inkar ettirerek, inkarı mümkün olmayan esaslara ise şeytani yorumlar getirerek insanları saptırmaya çalışmaktadırlar.

        İnsanlar yaratılışları itibari ile sevdikleri, beğendikleri, özendikleri hedefler istikametinde amel ederler. Bu gerçeği çok iyi bilen şeytan ve dostları, belirledikleri cahili hedefle­ri süslü ve cazip hale getirerek, bu hedefleri insanlara em­poze etmektedirler.

         Bu şeytani yaklaşım, Kur’an-ı Kerim’deki Firavun ve Karun kıssalarında şöyle beyan edilmektedir.,

Böylelikle (karun) kendi ihtişamlı süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar; “Ah keşke Karun’a verilenin bir benzeri, bi­zim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler.[33]

            Karun’un ihtişamlı bir şekilde kavminin karşısına çıkma nedeni, o insanları mal ve makam büyüsü ile büyüle­mektir. Böylesine bir büyünün tesirine giren insanlar, hay­ran oldukları karun’a benzemek veya karun’a yakın olmak isteyecekler ve bu nedenle karun’un koyduğu hükümlere bağlı kalarak karun’a kul olacaklardır. Çünkü firavunlara ve karunlara özenen kimselerin, firavunların ve karunların yolunu takip edecekleri aşikardır.

          Günümüzdeki cahili kültür faaliyetlerinde de aynı ka­run psikolojisi, aynı şeytani yaklaşım gözlenmektedir. Karunlara dublörlük eden satılmış sanatçılar, karunları rahat­sız etmeden bu işlevi yerine getirmektedirler. Göz, kulak, kalp gibi duyu organlarını televizyona yöneltmiş olan kitle­ler, televizyon ekranında birçok karunlar görmekte ve ha­zırlanan senaryolar ile bu karunları sevmektedirler. Yaşan­makta olan bu olayları müşahade ettikten sonra; “İnsanlar neden firavunları veya karunları seviyorlar, onları destekli­yorlar ve onların yolunu takip ediyorlar?” sorusu, tabi ki abes bir soru olacaktır.

         Bazı köylerde su çıkartmak için kullanılan dolaplar vardır. Bu dolaplarda, dolap beygirinin az önüne bir tutam ot konulmakta ve beygir bu ota yetişebilmek için sabahtan akşama dönmektedir. Tabi ki günde 50 Km. yürüse bile, kendisinden 50 cm. uzaklıktaki ota yetişememektedir. Çünkü sistem öyle kurulmuştur!. Nitekim bu dolap beygirleri sabahtan akşama kadar dönmekte ve çalışmaları ile bu sistemi kuran köylülere hiz­met etmektedir.

         Bazı köylerde bulunduğunu söylediğimiz bu dolapla­rın en modem şekli, emperyalizmin girdiği her ülkede bulunmakta ve sistemli bir şekilde çalışmaktadır. Ancak bu dolaplara insanlar koşulmakta ve bir tutam ot yerine, hergün değişen yeni tüketim maddeleri ve umut paketleri konmaktadır. Modern dünyanın, böylesine modern dolap­ları sömürü çarklarına bağlı olmakta ve sabah sekiz, ak­şam beş mesaisine bağlı kalınarak hergün döndürülmekte­dir.

           Evet, dünyanın birçok ülkesinde sömürü çarkları her gün dönmekte, her gün döndürülmektedir. Fakat ne gariptir ki dünyadaki sömürü çarklarını sömürenler değil, bizzat sömürülenler çevirmektedir!.

           İnsanları böylesine bir esarete mahkum eden şeytan ve dostları, dünya sevgisini değişik propagandalar ile canlı tutmakta ve bu sevginin gölgesinde cahili hedeflere yönelt­tikleri kitleleri istedikleri gibi kullanmaktadırlar.

        Şeytanın insanlara bir diğer yaklaşımı da ölümü uzak göstermesidir. Bütün insanlar arasında genel bir hastalık olan bu konuyla ilgili olarak zikredilen bir kıssa vardır:

         Hoca efendi köyün kenarından geçerken, bir köylünün ker­piç yapmak istediği çamurun içinde zıpladığını görür ve sorar..

“Ey Allah’ın kulu ne yapıyorsun öyle?”

“Ne yapayım hocam kerpiç yapıp satacağım da çamuru çiğniyorum. Ne yapacaksın fani dünya bu.”

“Sırtına sardığın tutum içindeki şey nedir ki, sen zıpladıkça o da kabarıp iniyor?”

“Yoğurttur hocam. Hazır zıplarken o da yayılıp, ayranıyla yağı bir tarafa ayrılsın da satayım dîye düşünmüştüm.”

“Ne yapa­caksın fani dünya bu.”

“Şu elinde eğirdiğin şey nedir?”

“Bu çoraplık yündür hocam, elim boş durmasın eğirip sa­tayım diye düşünmüştüm. Ne yapacaksın fani dünya bu.”

“Ağzınla da bir şeyler mırıldıyordun galiba, o neydi?”

“Bazı kimseler geçmişleri için ücretli Yasin okumamı iste­diler de, onlar için de Yasin okuyordum. Ne yapalım hocam. fani dünya bu!.”

Hoca efendi, bunun üzerine şöyle der.

Ayağınla çamur çiğniyorsun, aynı anda sırtındaki yoğurdu da yayıyorsun, bu yetmiyormuş gibi elinle de ip eğiriyorsun ve bununla da kalmayarak aynı anda ağzınla da Yasin okuyorsun. Behey şaşkın, bunun neresi fani dünya? Baki dünya olsaydı nasıl çalışacaktın?”

      Günümüzde de durum aynıdır!. Fani dünyanın fani insanları, baki bir dünyada baki kalacaklarmış gibi çalışmaktadırlar!.

 “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra  bize döndürü­lecektir.”[34]

      Kaçınılması mümkün olmayan ölüme doğru gittiğini idrak eden bir insan, öldükten sora karşılaşacağı ahiret hayatının bilincinde olursa, geri kalan hayatını bu gerçeğin istikametinde yaşamaya çalışacaktır. Böyle bir Rabbani ya­şantıya girdiği zaman ise şeytan ve dostlarını düşman tanı­yacak onların ölçü ve hükümlerini reddedecek ve dolayısıyla sömürü çarkları arasında çelik bir leblebi olacaktır. Tabi ki insanların bu bilince ulaşması, şeytan ve dostları­nın işine gelmemekte ve satılmış kafalarla, satılmış kalemleri, satılmış ağızlarla “Ahiret hayatı yoktur. Asıl hayat ya­şadığınız dünya hayatıdır” propagandası yapılmaktadır.

             Geçmiş dönemlerde olduğu gibi yaşadığımız çağda da insanlar iki davet arasındadır. Bir tarafta insanları Al­lah’ın rızasına ve cennete davet eden Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in daveti, diğer tarafta ise insanları Allah’ın gazabına ve cehenneme davet eden şeytan ve dostlarının daveti!. Her iki davet de insanın aklını muhatap almakta, ancak İlahi davet muhatap aldığı akıla, meseleyi hakikat düzleminde ve doğru bir düşünce yöntemiyle değerlendir­mesini  önermektedir.

        Mü’min, münafık, müşrik veya kafir her insanın aklı bulunmakta, ancak bu aklın işlediği sistem değişiklik göstermektedir. Örnek vermek gerekirse, aklı elektriğe ben­zetebiliriz. Buzdolabına bağlı elektrik havanın soğutulmasına vesile olurken, fırına bağlı elektirik havanın ısıtılmasına vesile olmaktadır. Elektrik aynı elektrik olmasına rağmen, farklı sistemlere bağlı olduğu için, farklı sonuçlara vesile olmaktadır.

        Kur’an-ı Kerim’de aklını doğru bir düşünce sistemin­de kullananlar, temiz akıl sahipleri olarak zikredilmişlerdir. Beyan edilen apaçık hükümler ile, temiz akıl sahipleri dü­şünmeye davet edilmektedir.

        Akıl, Rabbimizin bizlere lütfettiği bir nimettir. Şeytan ve dostlarına karşı kullanmamız gereken bir silahtır. Bu si­lahını düşmanına teslim eden veya bu silahı onların gös­terdiği sistem ve istikamette kullanan kişi, kendi silahı ile kendisini helak eden kişidir.

Şeytanın Soldan Yanaşması

         Halk arasında sık sık kullanılan “Şeytana uydu” ifade­si vardır. İnsanlar tarafından kolaylıkla teşhis edilebilen bu şeytana uyma vakası, genellikle şeytanın soldan yanaşma­sının bir tazahürüdür.

       Türbelere çaput bağlayan, ölmüşlerden medet bekle­yen kimseler; kendi durumlarına bakmadan, içki içen bir sarhoşu gördüklerinde; “Şeytana uymuş” ifadesini kullanır­lar. Şeytanın sağ taraftan yanaşmasına karşı gafil olan bu kimseler, şeytanın soldan yanaşmasına karşı kısmen duyar­lıdırlar. Çünkü İblis’in şeytani yüzü, soldan yanaşma esna­sında çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

         Yaratılışı ve yaratılış gayesini idrak edemeyen insan­lara sol taraftan yanaşan şeytan ve dostları, onları açıkça küfre davet etmekte ve Allah’ın yasakladığı eylemlere ça­ğırmaktadırlar. İslam toplumlarında iyiliğe çağırmak, kötülükten menetmek için yapılan davetler; cahili toplumlarda kötülüğe çağırmak, iyilikten menetmek için yapılmaktadır!, Bu gibi cahili toplumlarda apaçık bir şekilde içkiye, kumara, zinaya davet edilen insanların, aynı açıklıkla Al­lah’a davet edilmesi suçtur!.

        Putlara kulluk yapan, kravatlarından tutularak put meydanlarına sürüklenen ve bu meydanlarda putlara kur­ban edilmek istenen insanların, yegane kurtuluşun gereği olarak putları inkara ve sadece Allah’a kulluğa davet edilmeleri suçtur!.

       Kur’an-ı Kerim’de şeytanla ilgili olarak zikredilen bir diğer ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır.,

Allah onu lanetlemiştir. O da şöyle dedi: “And ol­sun ki, kullarından belirli bir kısmını (emrime) alaca­ğım. Onları mutlaka saptıracağım,, onları olmayacak kuruntulara düşüreceğim ve onlara emredeceğim, hay­vanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emrede­ceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” KimAllah’ı  bırakıp  da   şeytanı  dost  edinirse,  kuşkusuz apaçık bir kayba uğramıştır.”[35]

       Şeytan aleyhillane; “Kullarından belirli bir kısmı­nı emrime alacağım, onları kendime uşak edineceğim” demektedir. Bu açıklamadaki kul ifadesi insanları ve cinleri içine almaktadır. Şeytana uşaklık yapan, şeytanın grubuna dahil olan bu insanlar ve bu cinler, şeytanın her yönden sarıp kuşattığı yaratıklardır.

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır, böylelikle de on­lara Allah’ın zikrini unutturmuştur, işte onlar, şeyta­nın fırkasıdır. Dikkat edin, şeytanın fırkası şüphesiz kayba uğrayanların ta kendisidir.”[36]

         Şeytanın bu fırkası zamanımızda bir hayli genişlemiş­tir. Bu fırka içerisinde birçok devlet başkanları, milletvekil­leri, parlementerler, iş adamları, basın yayın mensupları ve din adamı görünümdeki birçok satılmış bulunmaktadır. Dünya müslümanları arasında henüz gerçekleşmemiş olan birlik, şeytanın dostları arasında birçok konuda teşekkül et­miş bir durumdadır.

         Bunu bildikleri için, insanların duygu ve düşüncelerine tahakküm etmek isterler. Toplumların idaresini ellerine geçirerek şeytani bir hakimiyet kurmak ve bu hakimiyeti devam ettirmek ister­ler. Çünkü şeytani hakimiyetlerini devam ettirdikleri süre­ce, insanları yönlendirmeleri ve istedikleri şeytani vadilere sürüklemeleri kolaylaşmaktadır.  Yegane kurtuluşu Allah’a kullukta gören müslümanları gerici, yobaz olarak tanıta­caklar ve aldattıkları halkın onayı ile bu müslümanları sus­turmaya veya öldürmeye çalışacaklardır. Nitekim birçok tağuti  sistemde  bu  işlerlik gözükmektedir.  Satılmış  basın-yayın organları üzerlerine düşen görevi fazlasıyle yerine getirmekte, muhatap aldıkları insanlara batılı hak, hakkı batıl olarak empoze etmektedirler.

       Sömürdükleri insanlara ekonomik, siyasi, iktisadi bir­çok değişik tehlikeler gösteren bu müstekbirler, söz konu­su tehlikelere karşı yegane kurtarıcı olarak kendilerini gös­termektedirler. Nitekim böylesi propagandalar ile aldatılmış toplumlar, bu gibi tehlikelere karşı onları kurtarı­cı olarak kabul etmekte ve müstekbirlerin İlahi vahye zıd olan şeytani görüşlerini benimseyerek, onlara kulluk yap­maktadırlar.

        Oysa asıl tehlike, gösterdikleri siyasi, ekonomik, iktisadi meseleler de­ğil, bizzat kendileridir. Asıl büyük tehlike, savundukları ve basın-yayın organlarıyla halka empoze ettikleri şeytani gö­rüşlerdir. Gündeme getirdikleri siyasi, ekonomik, iktisadi tehlikeler, tehlikenin ta kendisi olan bu namussuzların icra­atından kaynaklanan tehlikelerdir.

       Bunların tanınması ve tanıtılması gereklidir.

            Bunlara akıl danışılmaması, bunlardan yardım beklenilmemesi, savundukları şeytani görüşlerin karşısına Rabbani hükümlerle çıkılması ve aldatılan zavallıların kurtuluşa, gerçek kurtuluşa davet edilmesi gereklidir.

         Gerçek kurtuluş ise, Allah’a kul olmayı. Allah’ın hükmü ile çatışan şeytani hükümleri reddetmeyi ve Allah’ın hükmüne teslim olmayı gerekli kılmaktadır.

[1]Râgıb Isbahân, el-Müfredât f Garibi’l Kur’ân, Mısır (t.y) s. 383

[2] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2133

[3] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2129

[4] el-A’raf, 14

[5] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2133

[6] el-Hicr,39

[7] el-Hicr,42

[8] el-A’raf,18

[9] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul (t.y), III, 2138

[10] el-A ‘raf,27

[11] el-Bakara,168-169

[12] el-En’âm,121

[13]el-A’raf,200-201

[14]en-Nahl,98-100

[15] el-En’âm,112-113

[16]Müslim, Münâfikûn, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115

[17] es-Seyyid Sâbık, el-Akâidü’l-İslâmiyye, Beyrut (t.y) , s. 154

[18] Buhârî, Fedâilü’l-ashâb, 6; Müslim, Fedâilü’s-sahabe, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 171, 182

[19] A’raf,16-17

[20] İbn Kesir, 2/9

[21] İbn Kesir, 2/9

[22] Mücâdele, 19

[23] A’raf Suresi, 12

[24] A’raf Suresi, 12

[25] A’raf Suresi,14-17

[26] Bakara Suresi,170

[27] Bakara Suresi,141

[28] Ankebut Suresi,38

[29] Lokman Suresi,33

[30] Kasas Suresi,87

[31] Zümer Suresi,3

[32] Tevbe Suresi,31

[33] Kasas Suresi,79

[34] Ankebut Suresi,57

[35] Nisa Suresi,118-119

[36] Mücadele Suresi,19

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.