VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA TEVBE SURESİ 60. VE 61. AYET-İ KERİMELER
Zekâtın Verileceği Sekiz Yer
60- Sadakalar Allah’tan bir farz oIarfk ancak fakirlere, yoksullara, onu toplamak için tayin edilen memurlara, kalpleri aııştmımak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda ve yolculara mahsustur. Allah hakkıyla bilendir, Atam hüküm ve hikmet sahibidir.
Açıklaması
Farz olan zekât, ancak bu sekiz sınıfa verilir. Ayette geçen “ancak” kelimesi, zekâtın başkalarına değil, sadece bu sekiz sınıfa verileceğini ifade etmektedir.
“Sadakalar” kelimesiyle, vacip olan zekâtların amaçlandığının delili, “Sadakat” kelimesinin başındaki “el” takısının ahd-i zihni (zihnen bilinen) için olması, zihnen bilinen şeyin de daha önceki: “Bazıları sadakalar hususunda seni ayıplarlar” ayetinde işaret olunan vacip sadakalar olmasıdır. Çünkü Allahu Teâlâ, bu sadakaların bu sınıfların hakkı olduğunu ifade etmek için, mülkiyet ifade eden “li” harf-i cerrini kullanmıştır. Onların hak sahibi olduğu şey de, ancak vacip olan zekâttır. Nitekim Cenab-ı Hak, ayette vergi tahsildarlarına da verilebileceğini zikretmektedir. Bunlar ise, mendup sadakaları değil, vacip olan sadakaları toplamak için görevlendirilirler. Çünkü mendup sadakaların, bu sınıfların dışındakilere verilmesi caizdir. Vacip zekât, para, altın, gümüş, deve, sığır, koyun, ziraat ürünü ve ticaret mallarının zekâtıdır.
İmam Şafiî: Fitre ve malların zekâtından vacip olan bütün sadakaların sekiz sınıfa verilmesi vaciptir. Çünkü Allah ayette sadakaların hepsini, mülkiyet ifade eden “için” anlamındaki “lâm” harfiyle onlara izafe etmiş ve bu sekiz sınıfı, ortaklık ifade eden “ve” kelimesiyle birbirine bağlamış, onların sadece bu sekiz sınıfa verileceğini ifade etmiştir. Çünkü “ancak” kelimesi, sadece onlara verilmesini gerekli kılar. Şu halde, ayet sadakaların hepsinin; ortaklaşa onların mülkü olduğuna işaret eder. Her sınıftan üç şahıstan aşağısına verilmesi de caiz değildir. Çünkü çoğulun en azı üçtür, der.
Diğer üç imam ise, sadakaların tek bir sınıfa ve Ebu Hanife ile Malik’e göre her sınıftan tek bir kişiye verilmesini caiz görürler. Çünkü ayet, sadece bu sınıflar arasında muhayyerlik içindir. Delilleri, Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür: “Ve eğer onu gizler fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır” (Bakara, 2/271). Yine bir başka delilleri bir grup muhaddisin Muaz b. Cebel’den rivayet ettiği şu hadistir: “Zenginlerinizden sadaka alıp fakirlerinize vermekle em-rolündüm.” Onlara göre ayet ve hadisle, tek bir sınıf -fakirler- zikrolunmuştur.
Tek bir şahsa verilebileceğinin caiz olduğuna delilleri ise ayetteki çoğul kelimelerin başındaki “el” belirleme takısının cinsi ifade etmesidir. O zaman mânâ şöyle olur: Sadaka cinsi, fakir cinsinedir. Fakir cinsi de, birle tahakkuk edeceğinden bire verilebilir. Belirleme takısının bire yüklenmesi, hakikata yüklenmesi mümkün olmadığı içindir. Çünkü hakikata hamlolunsa, bütün fakirleri ve sadakayı her fakire vermeyi içine alır…
Altı sınıfı -fakirler- yoksullar, vergi memurları, müellefe-i kulûb, borçlular, yolcular zikrederken, mülkiyet ifade eden “li” harfi cerrinin kullanılması, bu gruptakilerin mülk sahibi şahıslar olmasındandır. İki sınıfı zikrederken -köleler ve Allah yolundakiler- “fi” harf-i cerrinin kullanılmasına gelince, bunlarla şahısların amaçlanmasıdır. O kesim, yahut vasıflar ve müslümalarm genel menfaatleri murad olunmaktadır. Daha önce zikrolunanlardan daha köklü olarak kendilerine sadaka verilmesi hakkına sahip olduklarını bildirmektedir…
Ayette geçen sekiz sınıfı şu şekilde açıklayabiliriz:
1- Fakirler: Kendilerine yetecek malı olmayan muhtaçlar, zengin olmayanlar.
2- Miskinler: Bir başka muhtaç zümre.
Fakihler bunlardan; fakirin mi, yoksa miskinin mi durumunun kötü olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şafiî ve Hanbelîlere göre fakirin durumu, miskinden daha kötüdür. O, ihtiyacını giderecek hiç bir malı ve kazancı olmayan yoksuldur. Miskin ise, ihtiyacından daha az mala sahip olan kimsedir. Ha-nefîlere ve Malikîlere göre ise, miskin, fakirden daha kötü durumda olandır.
Zekât konusunda böyle bir ihtilâfın faydası yoktur. İhtilâfın faydası; miskinlere değil de fakirlere yahut fakirlere değil de miskinlere vasiyet konusunda ve bir şeyi fakirlere, başka bir şeyi miskinlere vasiyet eden kimse hakkında görülür.
Şafiîler ve Hanbelîler şu delilleri ileri sürerler: Allahu Teâlâ, diğerlerinden daha muhtaç oldukları için önce fakirleri anmıştır. Allahu Teâlâ’nın: “O gemi, denizde çalışan yoksullarındı” (Kehf, 18/79) ayeti, gemisi olmayanın miskin olduğunu ifade ediyor. Resulullah (s.a.) fakirlikten Allah’a sığınırdı. Hâkim’in, Ebu Said el-Hudrî’den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.): “Allahım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinler zümresinde hasret” diye dua ederdi. Resulullah’ın bir şeyden hem Allah’a sığınması, hem de ondan daha kötü bir hali istemesi düşünelemez. O halde miskin, bir şeye sahip olan kimsedir. İbnül-Enbârî gibi bir grup lütgatçiden naklolunduğuna göre miskin, yiyeceği olan kimse; fakir ise hiçbir şeyi olmayan kimsedir. Arapçada fakirin aşırı fakirliğinden dolayı omurga kemikleri çıkan kimse manasına geldiği ve bundan kötü bir durumun düşünülemeyeceği de söylenmiştir.
Buharî ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a.)’dan, Resulullah (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayete ederler: “Miskin, şu insanları dolaşıp da, kendisine bir lokma, iki lokma,- bir hurma iki hurma verilen kimse değildir…” buyurmuş: “O halde miskin kimdir Ya Resulullah?” diye sorduklarında: “Başkasına muhtaç olmayacak zenginlikte olmayan fakat fakir olduğu da sezilemeyip kendisine tasaddukta bulunulamayan ve insanlardan da bir şey istemeyen kimsedir” buyurdu.
Hanefîler ve Malikîler ise, miskinin fakirden daha kötü olduğunu söylerler ve şu görüşleri ileri sürerler: Allahu Teâlâ, miskini “toprak içinde kalmış bir yoksula” (Beled, 9/16) diye nitelendiriyor. Yani, vücudunu gizlemek için, derisini toprağa yapıştıran kişi. Bu, onun şiddetli ihtiyaç içinde olduğunu gösteriyor.. Asmaî ve İbnü’s-Sikkît gibi bazı lügatçılar, “miskin”in hiçbir şeyi olmayan, “fa-kir”in de ihtiyacını giderecek kadar malı bulunan kimse olduğunu, miskinin son derece ihtiyaç içinde olduğu için, bulunduğu yerde yerleşip kalan kimse olduğunu söyler.
Lügatta noklolunan mânâ birbirine zıddır. Onun için, iki fırka da görüşlerinde mazurdur. Onlar, o ikisinin iki sınıf olduğunda ittifak halindedirler… Ebu Yusuf ve Muhammed’den, o ikisinin tek bir sınıf olduğu rivayet olunmuştur. Bu ihtilâfın faydası, malının üçte birini bir kimseye, fakirlere ve miskinlere vasiyet eden kimsede görülür: O ikisinin bir sınıf olduğunu söyleyene göre üçte birin yarısı o kimseye, yarısı da fakirlere ve miskinlere verilir. Onları iki sınıf kabul edene göre ise, üçte bir, aralarında üçte birler şeklinde bölüştürülür. [1][40]
Zekât Almaya Cevaz Veren Fakirliğin Sınırı:
Alimler, ihtiyacı olan zorunlu evi ve hizmetçisi bulunan kimsenin zekât alabileceğini, zekât verme durumunda olanın da ona verebileceği hususunda birleşmişler, bu durumun dışında ise ihtilâf etmişlerdir.
Ebu Hanife şöyle der: Yirmi dinar altını, yahut ikiyüz dirhem gümüşü olan kimse zekât alamaz. Bu, nisab ölçüsüdür. Çünkü bir grup muhaddisin Muaz vasıtasıyla rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Zekâtı zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermekle emrolundum.7”
Ahmed, Sevrî, İshâk ve daha başkaları şöyle der: Elli dirhemi, yahut o miktar altını olan kimse zekât alamaz. Zekât alan kimseye, borçlu da olsa, elli dirhemden fazla da verilmez. Çünkü Darakutnî’nin Abdullah b. Mes’ud vasıtasıyla rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.): “Elli dirhemi olan kimseye zekât almak helâl değildir” buyurmuştur. —Hadisin isnadında zayıflık vardır.—
İmam Malik’den meşhur olan görüş: İbni Kasım’m rivayetine göre, İmam Malik’e: “Kırk dirhemi olana zekât verilir mi?” diye sorulduğunda: “Evet”, cevabını verdi. Malikîlere göre fakir, yıllık ihtiyacından daha az mala sahip olan kimsedir.
Şafiî ve Ebu Sevr şöyle der: Çalışıp kazanmaya gücü olan, bedenen kuvvetli, aile ve çocukları için kazancı iyi olduğundan insanlara muhtaç olmayan kimsenin zekât alması haramdır. Ebu Davud, Tirmizî ve Darekutnî’nin Abdullah b. Ömer’den tahric ettiklerine göre, Peygamber (s.a.): “Zengine ve gücü kuvveti yerinde, uzuvları sağlam olana zekât helâl olmaz” buyurmuştur. [2][41]
Kâfirlere ve Ehl-i Beyte Zekât Verilir mi?:
Ayetin zahiri ve lafzın mutlak oluşu, zekâtın fakir ve miskin sıfatını taşıyana verilmesini gerektiriyor. Bu hususta, Ehl-i Beytten olanlar veya olmayanlar, akraba olanlar veya olmayanlarla müslümanlar kâfirler aynıdır. Fakat fu-kahaya göre zekât müslümanlara verilir. Kâfire verilmesi caiz değildir. Nitekim, Sahihayn’da İbni Abbas (r.a)’dan rivayet olunan hadis-i şeriflerinde, Peygamber (s.a.), Muaz (r.a)’ı Yemen’e gönderirken şöyle demiştir: “Onlara, kendilerine zekâtın farz olduğunu bildir. O, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilir.”
Ebu Hanife, hadisin zekâtla ilgili olduğunu söyleyerek, kâfirlere fitre verilmesini mubah görmüştür.
Yine fukahaya göre zekâtı, zekât verenin nafakasını karşılamakla yükümlü olduğu kimselere -usûl, füru ve zevceler- vermek caiz değildir. Çünkü zekât, ihtiyacı gidermektir. Onların nafakası karşılandığına göre, onların ihtiyacı kalmamış demektir. Çünkü zekât veren, onlara zekât vermekle, kendine menfaat sağlamış olur.
Alimler, Haşimîlere zekât vermenin caiz olmadığı hususunda ittifak halindedirler. Çünkü Müslim’in, Muttalib b, Rebia’dan rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sadaka, insanların kirleridir. O, Muhammed’e ve Muhammed ailesine helâl olmaz.”
Şafiî de, onun Muttalib sülâlesinden birine verilmesini caiz görmemiştir. Şafiî’nin bu hususta dayandığı delil, Buharî’nin Cübeyr b. Mut’im (r.a.) yoluyla rivayet ettiği şu hadistir. Peygamber (s.a.): “Şüphesiz, Haşim oğulları ve Muttalib oğulları tek şeydir…” buyurdu ve parmaklarını birbirine geçirdi. [3][42]
Fakir ve Miskine Verilecek Miktar:
Alimler, bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Hanife, nisab miktarından fazla verilmeyeceği görüşündedir. O, bir kimseye ikiyüz dirhem gümüş veya karşılığı zekât verilmesini uygun görmez.
İmam Malik işin içtihada bağlı olduğunu söylemiş, İmam Ahmed’le birlikte, bir yıllık ihtiyacını karşılayacak zekât verilmesine cevaz vermiştir.
İmam Şafiî’ye göre, fakir ve miskine ihtiyacını giderecek kadar zekât verilir. Çünkü zekâttan maksat, ihtiyacı gidermektir. [4][43]
Başka Bir Şehrin Fakirlerine Vermek îçin Zekâtı Nakletmek:
Bu hususta alimler iki görüşe sahiptirler: Alimlerin çoğu, zekâtı başka bir şehre nakletmenin caiz olmadığı görüşündedir. Fakat Malikîler, Şafiîler ve Hanbelîler 89 km.lik mesafe içinde, bir başka beldeye nakledilmesine cevaz vermişlerdir. Çünkü bu mesafe, zekât verilmesi gerekli olan mesafedir. Şafiîler, zekât vacip olan şehirde, zekât verilecek sekiz sınıftan biri bulunmadığı zaman, zekât vacip olan şehre en yakın beldeye nakledilmesini vacip görürler. Şafiîlere göre, sekiz sınıfa verildikten sonra fazla kalandan bir miktarını nakletmek caizdir.
İbni Kasım ve Suhnûn, zekâtın bir zaruretten, yahut çok şiddetli bir ihtiyaçtan dolayı başka bir beldeye nakledilmesini, mubah görmüştür. Çünkü, ihtiyaç olmadığı zaman, onu muhtaç olmayana vermek vaciptir: “Müslüman, müslümanın kardeşidir, onu zalime bırakmaz. Ona zulüm de etmez” [5][44] İbnü’l-Arabî, sahih olan da budur, der.
Hanefîler şöyle der: Zekâtı, bir beldeden başka bir beldeye nakletmek ten-zihen mekruhtur. Ancak şu hallerde nakletmek mekruh değildir: Muhtaç yakınlarının ihtiyaçlarını karşılamak için, daha muhtaç yahut daha muttaki, ya da müslümanlara daha faydalı bir topluluk için, Dâru’l-Harp’ten Dâru’1-İs-lâm’a, yahut öğrenci ve zâhidler için nakil, ya da yıl tamam olmadan zekât verme durumunda. Bu haller olmadan da, zekâtı nakletmek caizdir. Çünkü zekâtın sarf yeri, mutlak olarak fakirlerdir. Buna delil, Muaz b. Cebel’in, Yemenlilere söylediği şu sözdür: “Bana bir hamîs [6][45] ya da bir lebis [7][46] getirin. Onu sizden buğday, arpa sadakası yerine kabul edeyim. Bu hal, sizin için daha kolay, Medine’deki muhacirler için de daha faydalı.” Bu hadis iki şeye delâlet eder:
Birincisi, zekâtın Yemen’den Medine’ye nakledilmesi. Taksimatını Peygamber (s.a.)’in yapması. Bu hal: “Sadakalar., ancak fakirlere aittir” ayetini destekliyor. Bir şehrin fakiri ile diğer şehrin fakiri arasında fark gözetmiyor.
İkincisi, zekât olarak değerinin alınması. Bu, Hanefilerm görüşüdür. Çünkü, zekâttan maksat, fakirlerin ihtiyacını karşılamaktır. Hangi şey onların ihtiyacını giderirse, o caizdir. Nitekim Cenab-ı Hak: “Onların mallarından sadaka al.” (Tevbe, 9/103) buyurmuş, sadakayı herhangi bir şeyle tahsis etmemiştir.
Alimlerin çoğunluğu ise, zekât olarak verilecek bir şey yerine kıymetinin verilmesine cevaz vermezler: Çünkü hak, Allah’ındır. Onun başkasına taliki caiz değildir. Bu, kurbanlık gibidir. Cenab-ı Hak, kurbanlığı enama ‘deve, sığır, koyun, keçi) talik ettiği için, ondan başkasına nakli caiz değildir.
Malın zekâtı konusunda Hanefîler, Şafiîler ve Hanbelîlerce geçerli olan, malın bulunduğu yer; sadaka-i fıtırda geçerli olan, oruç tutanın bulunduğu yerdir.
Bu hususta Malikîlerin iki görüşü vardır: Bir görüş, yıl tamamlandığında malın bulunduğu yeri dikkate alır. Sadaka orada dağıtılır. Diğer görüş, zekât verecek kimsenin yerini dikkate alır. Çünkü zekât vermekle muhatab olan odur, mal ona tabidir.
Bir kimse, fakir bir müslüman diye birisine zekât verse, sonra da onun, köle veya kâfir ya da zengin olduğunu anlasa, İmam Malik’e göre, bir daha zekât vermesi gerekmez. Bunun delili, Müslim’in Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği hadistir. Bu hadis, zina eden kadının, zenginin ve hırsızın zekât alması konusuyla ilgilidir. Mesele, zekât verenin içtihadı meselesidir. O, ictihad edip zekât alabilecek durumda olduğunu zannettiği bir kimseye zekât verirse; üzerine düşen vacibi yerine getirmiş olur.
Bir kimse yıl girince, zekât vermek için mal ayırsa ve o mal kendi kusuru olmaksızın helak olsa, Malikîlere göre, onu ödemez. Çünkü o, fakirlerin vekilidir. Zekât verecek kimse, yıl girdikten bir süre sonra, zekâtı ayırsa, o da helak
Devlet başkanı, zekât toplama ve dağıtma işinde adaletli ise, zekât verecek kimsenin altın, gümüş ya da diğer mallarda zekâtı bizzat kendisinin dağıtması caiz değildir.
3- Zekât memurları: Devlet başkanının, zekât tahsili için görevlendirip gönderdiği vergi memurları. Buharı, Ebu Humeyd es-Saidî’den şu rivayeti yapar: Resulullah (s.a.), Esed kabilesinden İbnü’l-Lûtbiyye denilen birisini Sü-leym oğullarının sadakalarının tahsiline memur etti. İbnü’l-Lûtbiyye, döndüğünde Resulullah(s.a)’e hesap verdi.
Alimler, zekât memurlarının alacakları miktar hususunda, farklı üç görüşe sahiptirler:
Birincisi: Mücahid ve Şafiî şöyle demiştir: Onların alacakları miktar sekizde birdir. Eğer ücretleri paylarından fazla olursa, o fazlalık Beytü’1-Mal (hazinemden karşılanır. Bunun diğer iki paydan karşalanacağı da söylenmiştir. Ayetin zahirine uygun olan da bu görüştür.
İkincisi: Hanefîler ve Malikîler ise şöyle demiştir. Onlara çalışmaları mik-tannca ücret verilir. Çünkü onlar, fakirler yararına kendi işlerini bırakmışlardır. Dolayısıyla onların ve yardımcılarının geçimi, fakirlerin malındadır. Onlara yetecek miktar, zekâtın hepsini kapsarsa, Hanefîler yarıdan fazlasını vermezler.
Üçüncüsü: Onlara Beytü’l-Mal’dan verilir. Bu zayıf bir görüştür. Çünkü Allahü Teâlâ, onların zekâttaki payını haber vermiştir, nasıl olur da, onlara o verilmez.
Vergi memuruna verilen şey, çalışmasına karşılık verilen ücret mesabesindedir. Zengin bile olsa, bu ona verilir. Onun için, İmam Malik ve Şafiî’nin görüşüne göre, Haşimî zekât tahsildarına zekât verilir. Çünkü Peygamber (s.a.), Ali b. Ebu Talib’i, Yemen’e zekât memuru olarak gönderdi. Haşim Oğullarından bir kısmını idareci tayin etti. Ondan sonra gelen halifeler de böyle idareciler tayin ettiler. Vergi tahsildarı, mubah bir işte ücretle çalışandır. Dolayısıyla diğer sanatlar gibi, onda da Haşimî olan ve olmayan aynıdır.
Ebu Hanife şöyle der: “Çünkü onun payı, zekâttan bir parçadır. Müslim’in Muttalib b. Rabia’dan rivayet ettiği hadisde, Peygamber (s.a.): “Şüphesiz, zekât, Âli- Muhammed’e helâl olmaz. Çünkü zekât, insanların kiridir” buyurmuştur.
Cenab-ı Hakk’ın: “Zekât hususunda çalışanlar” sözü çok şümullü olup zekât gerekenlerden zekât toplamaya çalışanı, yazanı, paylaştıranı, öşür alanı, yöneticiyi, hesap edeni, muhafızı kapsar. Bu işleri yapanların ücret alması caizdir. İmamlık da bu kapsam içine girer. Çünkü namaz, her ne kadar herkese farz-ı ayın ise de, imamlık yapmak Kurtubî’nin dediği gibi, kifâye farzlardandır.
Bu söz aynı zamanda, devlet başkanının zekât almak için, zekât toplama memurları göndermesi gerektiğine işaret eder. Çünkü bazı zekât vermesi gerekenler, kendisine vacip olanı bilmez, bazısı da cimrilik yapar. Sahihayn’da, Ebu Hüreyre’den tahric olunduğuna göre, Resulullah (s.a.), Ömer b. Hattab’ı zekât memuru olarak gönderdi. Ebu Davud, Resulullah (s.a.)’in kölesi Ebu Râfi’den rivayet eder: Resulullah (s.a.), Mahzum Oğullarından bir adamı, zekât tahsildarı olarak tayin etti.
Ayetteki zekât tahsildarıyla ilgili metin, zekâtı almanın devlet başkanına düştüğüne, zekâtı ona vermek gerektiğine, mal sahibinin onu hak sahiplerine vermesinin kifayet etmeyeceğine işaret eder. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın şu sözü de bunu destekler: “Onların mallarından sadaka al” (Tevbe, 9/103).
Fakat bu, Allahü Teâlâ’m şu sözüne ters düşer: “Mallarında, dilenen ve mahrum (dilenmeyip zenginmiş gibi duran kimseler) için bilinen bir hak olanlar” (Mearic, 70/24-25). Gerçekte, kendisine zekât vermek vacip olan kimsenin, doğrudan doğruya, fakire ve mahruma vermesi caizdir. Alimler, konuyu genişleterek şöyle derler:
- a) Eğer zekât malı, para, altın ve gümüş gibi, gizli (batını) olursa, zekât verecek durumda olan kimsenin bizzat ayırıp vermesi ya da devlet başkanına bırakması icma ile caizdir.
- b) Zekât malı, koyun, keçi, deve ve sığır gibi görünür mallardan olursa, Cumhurun görüşüne göre, onun zekâtını devlet başkanına bırakması vaciptir. Çünkü onu isteme hakkı devlet başkanınmdır. Dolayısıyla haraç ve cizye gibi ona verilir.
Şafiî ise, Cedid’de şöyle der: Mal sahibinin, onu bizzat dağıtması caizdir. Çünkü o, gizli malların zekâtı gibi bir zekâttır.
4- Müellefe-i kulûb: Bunlar, İslâm’ın ilk döneminde, müslümanlıklarmı açıklayan, imanları zayıf olduğu için, zekâttan bir pay ayrılarak, İslâm’a ısındırılmak istenen kimselerdir. Bunlar iki çeşittir: Müslümanlar, kâfirler.
Küfür hali üzerinde olan kâfirler ise, Hanbelî ve Maliki mezhebine göre, İslâm’a teşvik etmek için zekât verilir. Çünkü Peygamber (s.a.), müslüman ve müşrik müellefe-i kulûba verdi [8][47]
Hanefî ve Şafiî mezhebine göre ise, ne İslâm’a ısındırmak, ne de başka bir maksatla, onlara zekât verilmez. Çünkü, İslâm’ın ilk döneminde onlara zekâttan verilmesi, müslümanların sayısı az, düşmanların çok olmasındandı.. Artık Allah, İslâm’ı ve müslümanları aziz kıldı, kâfirlerin kalblerini ısındırmaya ihtiyaç kalmadı. Peygamber (s.a.)’den sonra Hulefa-i Raşidin de, onlara zekâttan vermedi. Nitekim Ömer (r.a): “Biz, müslümanlık üzerine bir şey vermeyiz; dileyen inansın, dileyen inanmasın” demiştir.
Müellefe-i Kulûb’tan müslüman olanlara gelince: Onlar çeşit çeşittir. Onlara, müslümanlıklarmı kuvvetlendirmek için verilir.
1- İslâm’da kararlılıkları zayıf olanlar. Bu gibilere, müslümanlıklan kuvvetlensin diye zekâttan verilir.
2- Kavmi içinde müslüman önder durumundaki kimse ki, ona zekât vermekle, benzerlerinin müslüman olması umulur… Nitekim Peygamber (s.a.), Ebu Süfyan b. Harb’e ve başkalarına, Zeberkân b. Bedr ve Adiyy b. Hatim’e -kavimlerindeki şereflerinden dolayı- zekât verdi.
3- Kâfirlere komşu müslüman ülke sınırında oturan kimse. Bunda bizi, komşu kâfirlerin saldırısından koruma maksadı vardır.
4- Zekât vermeyi her ne kadar reddetmeseler de, kendilerine bir zekât tahsildarı göndermek güç olan bir kavimden zekât toplayan kimse. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Adiyy b. Hâtim’e riddet yılında, kendisinin ve kavminin zekâtını getirdiği zaman, zekâttan verdi. [9][48]
Müellefe-i Külûb’un Payı, Nesh Olmuş mudur?:
Hanefi’ler ve İmam Malik şöyle der: İslâm’ın yayılıp kuvvetlenmesiyle, müellefe-i külûb’un payı düşmüştür. İslâm’ın ilk döneminden bu zamana kadar zekât verilecek sınıfların sayısı sekiz değil, yedidir. Bu payın düşmesi, sebebin sona ermesi üzerine hükmün sona ermesi kabilindendir. Tıpkı, oruç tutma, vaktinin, gündüzün bitmesiyle bitmesi gibi.
Alimlerin çoğunluğu -Malikîlerden allâme Halil bunlardandır- ise şöyle der: Müellefe-i Külûb’un hükmü devam etmekte olup nesh olunmamıştır. İhtiyaç halinde, onlara zekâttan verilir. Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin hilafetleri döneminde onlara vermemeleri, onların payının düşmüş olmasından değil ihtiyaçları olmadığı içindir. Çünkü ayet, Kur’an’m en son nazil olan ayetlerinden-dir. Onlara vermekten maksat, onları İslâm’a teşvik etmektir. Onların bize yardım etmesi olmadığı için, İslâm’ın yayılmasıyla bu payın düşmüş olması düşünülemez.
Kısacası bu pay, devlet başkanının hakkıdır. O, yararlı gördüğü şeyi yapar.
5- Köleler: Yani köleleri kölelikten kurtarma yolunda. Nitekim îbni Abbas ve İbni Ömer bu görüştedirler. Alimlerin çoğuna göre, bundan amaç, gücü kuvveti yerinde, çalışıp kazanma takatmda olmakla beraber, efendilerine, borçlarını ödeme kudretinde olmayan müslüman mükâteblerdir [10][49] Çünkü, kölelikten kurtarılmak istenilen kimseye ancak mükâteb olduğu zaman zekât verilir. Ce-nab-ı Hakk’m şu sözü de buna delâlet eder: “Ve onlara (mükâteb, köle ve cariyelere) Allahü Teâlâ’nın size verdiği maldan verin” (Nur, 24/33). Ancak Ebu Hani-fe ve arkadaşları şöyle der: Zekâttan, rakabe-i kâmile (tam manasıyla köle) âzâd edilmez, fakat zekâttan, kölelikten kurtulması için verilir, o hususta kendisine yardım olunur. Çünkü, Cenab-ı Hakk’m: “Kölelere…” sözü, zekât verenin, kölelikten âzâd etmeye ortak olmasını gerektirir, müstakil olarak köle âzâd etmesini ifade etmez.
Malikîler şöyle der: Kölelere ayrılan payla bir köle satın alınıp hürriyetine kavuşturulur. Çünkü, her köle zikrolunan yerde, onu âzâd etmek kasdolunur. Azâd etmek, hürriyete kavuşturmak ise, keffaretlerde olduğu gibi, ancak kmn (kendi ve ebeveyni köle olan kimse) da olur. Onların idaresi, beytü’1-male aittir.
Zekât malından hem köle âzâd etmek, hem de mükâteb (sözleşmeli köle)’e yardım etmek için harcama yapmanın caiz olduğuna işaret eden bir hadis vardır. Ahmed, Buharî ve Darekutnî, Berâ’ b. Azib’ten rivayet ederler: Bir adam, Peygamber (s.a.)’e gelerek: “Beni Cennete yaklaştıracak, cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyle” dedi. Resulullah: “Köle âzâd et, köle kurtar” buyurdu. O adam: “ikisi bir şey değil mi?” dedi. Resulullah: “Hayır, köleyi âzâd etmek, yalnız başına, kölelikten kurtarman; köleyi kurtarman, onu kurtarmaya yardım etmendir” buyurdu.
Mükâtebe zekât verilebilmesi için, müslüman ve muhtaç olması şarttır.
Bazı alimler -Maliki İbn Habîb gibi- de, bu payla esirlerin fidyesi verilir, demiştir. Dünyadaki köleliğe son vermek için, bugün bu söz dikkate alınmalıdır.
6- Borçlular: Bunlar, borçları çok olup ödeme güçleri olmayan kimselerdir. Borçlu, Şafiîlere ve Hanbelîlere göre ister kendisi, ister başkası için borçlansın veya ister itaat, isterse günah yolunda borçlansın farketmez. Kendisi için borçlanırsa, ancak fakir olduğu zaman verilir. Eğer bir kişinin öldürülmesi, ya da mal veya yağma sebebiyle meydana gelen ara bozukluğunu -Ehl-i Zimmet arasında bile olsa- düzeltmek için borçlansa, zengin bile olsa kendisine borçlular payından zekât verilir. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: “Ancak şu beş durumda zengine zekât verilir: Allah yolunda gaza eden, zekât tahsil eden, borçlu olan, malıyla zekât malını alabilecek durumda olan, fakir olan komşusunun aldığı zekâttan kendisine hediye edilen” [11][50]
Hanefîler şöyle der: Borçlu, borcunun dışında fazla olarak nisaba sahip olmayan, yani fakir durumda olan kimsedir.
Malikîler ise şöyle der: Borçlu fakir olup, borcunu ödeyecek parası olmayan kimsedir. Tabii borç, içki içmek, kumar oynamak gibi bir günah dışındaki sebeble olmalıdır. Kendine yetecek miktarda malı olduğu halde borçlu görünüp zekât almak için borçlanıp bol harcamada bulunan kimseye zekât verilmez. Çünkü onun maksadı kötüdür. Zekât almaya niyetlenip zaruretten dolayı borçlanan bir fakirin durumu ise, bundan farklıdır. Ona, iyi niyetinden dolayı, zekâttan borcu kadar verilir. Fakat, bir masiyet için yahut kötü bir maksatla borçlanan kimse tevbe ederse, ona zekâttan en güzel şekilde verilir.
Alimlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Zekâttan, ölünün borcu ödenir: Çünkü o, borçlulardandır. Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben, her mümine kendinden daha yakınım: Kim bir mal bırakırsa, mal ailesinindir. Kim bir borç, yahut fakir çoluk çocuk bırakırsa, onların bakımı bana aittir, benim üzerime-dir” [12][51]
7- Allah yolunda olanlar: Cumhurun görüşüne göre bunlar, askerî divanda hakları olmayan mücahid gazilerdir. Zengin olsun, fakir olsunlar, kendilerine gaza yolunda harcadıkları miktar kadar ödenir. Çünkü “yol” kelimesi kullanıldığı zaman, Kur’an ve sünnette, gaza manası anlaşılır. Ama divanda, takdir edilmiş bir maaşı olana verilmez. Çünkü onun yetecek bir maaşı vardır. Bu sebeble muhtaç değildir. Hiç kimse malının zekâtıyla hac etmez, malının zekâtıyla gaza etmez, o zekât malıyla onun adına haccedilmez, gaza edilmez. Bu görüşe göre: Şimdiki orduya zekâttan verilmez. Çünkü askerler ve subaylara, devrimizde sürekli aylık veriliyor. Ancak bugün, zaruret ya da genel ihtiyaç durumunda, silah alımına, yahut cihad yolunda teberru verilebilir.
Ebu Hanife, Allah yolundaki gaziye, ancak fakir olduğu zaman verilir, der.
Ahmed ise, kendisinden gelen iki rivayetin en sahihinde şöyle demiştir: Hac, “Allah yolu”ndandır. Dolayısıyla hac etmek isteyene zekâttan verilir. Çünkü Ebu Davud, İbni Abbas’dan şöyle rivayet eder: Bir adam Allah yoluna bir deve verdi, hanımı da haccetmek istedi, Resulullah (s.a.) ona: “Ona bin. Çünkü hac, Allah yolundandır” buyurdu. Cumhur ulemâ bu görüşe şöyle cevap vermiştir: Hac, Allah yoludur. Fakat ayet cihadla yorumlanır. İmam Malik, Allah yolları çoktur, der. İbnü’l-Arabî, burada, “Allah yolu”ndan amacın, gaza ve Allah yolu cümlesinden olduğu hususunda -Ahmed ve İshak tarafından tercih edilen görüş müstesna. Onlara göre, hac murad olunmaktadır- herhangi bir ihtilaf olduğunu bilmiyorum, der.
Bazı Hanefîler, Allah yolunu ilim talebiyle Kâsânî ise, her türlü ibadet ve taatla yorumlamıştır. O takdirde, ölülerin kefenlenmesi, köprü, kale ve mescid yapımı gibi bütün hayır yolları bu kapsamın içine girer. Çünkü Cenab-ı Hakkın: “Allah yolunda” sözü geneldir.
Özetle, Allah yolundan amaç, mücahidlere -Şafiîlere göre zengin de olsalar, Hanefîlere göre, fakir olmaları şartıyla; Ahmed, Hasan ve İshak’a göre hac Allah yolundandır- vermektir.
Bazıları müstesna, alimler zekâtın, mescid, köprü yapımı, yol ıslâhı, ölülerin kefenlenmesi, borç ödenmesi, silâh satın alınması ve ayette zikrolunmayan diğer ibadet çeşitleri gibi şahıs için mülkiyet söz konusu olmayan yerlere verilmesinin caiz olmadığını savunmuşlardır.
8- Yolcuya: Beldesinden uzak bir yerde yolda kalan, yahut günah için değil, ibadet için yolculuk yapmak isteyen, fakat maksadına yardımsız ulaşmayan kimseye ibadet, hac, cihad ve mendup ziyaret gibi şeylerdir. Spor ve seyahat gibi mubah bir yolculuk yapana bazı Şafiîlere göre -ihtiyacı söz konusu ol-
madığından- verilmez. Diğerlerine göre kendisine, -namazları kısaltması ve orucu yiyip içmesi deliliyle- zekât verilir.
Yolcuya, yolculuğundan muhtaç duruma düştüğü zaman -isterse vatanında zengin olsun- maksadına ulaşacak kadar zekât verilir.
Geçen vasıflardan birini iddia edip gelen kimseden, söylediğini ispat etmesi istenir. Borçlu olduğunu ispat etmesi ona aittir. Diğer sıfatlarda ise, ikisi de Maliki olan İbni Arabî ve Kurtubî’nin dediği gibi, görünen hal, şahit yerine geçer, onunla yetinilir.
Şafiî fakihi Rafiî, fakirlik, miskinlik gibi gizli nitelik durumunda, bunu iddia edenden ispat etmesi istenmez. Herhangi bir delil olmaksızın verilir. Açık nitelik durumunda ise, zekât tahsildarı, mükâteb köle ve borçludan ispat istenir, müellefe-i kulub’dan, İslâm’da niyetinin zayıf olduğu iddiasını ispat etmesi istenmez. Kavmi içinde önde gelen, kendisine itaat edilir kimse olduğunu söyleyen kimseden delil istenir. Meşhur olması, kendisinden ispat istenen kimse hakkında delil yerine geçer, der.
Nafakasını karşılamakla yükümlü olduğu kimselere -ana-baba, çocuk ve zevce gibi- zekât vermek caiz olmaz. Ama devlet başkanı, bir adamın zekâtını çocuğuna, ana babasına ve zevcesine verse caizdir.
Zekâtı muhtaç akrabaya vermek daha faziletlidir. İmam Malik: “En iyi verdiğin zekât, nafakası sana ait olmayan akrabana verdiğin zekâttır. Bunun delili Peygamber (s.a.)’in, Abdullah b. Mes’ud’un zevcesi Zeyneb’e söylediği sözdür. Buharî ve Müslim rivayet ederler: “Senin için iki ecir vardır: Zekât ecri ve sıla-i rahim ecri.”
Verilecek zekât konusu ihtilaflıdır: Borçluya borcu miktarmca verilir. Fakir ve miskine, İmam Malik ve Ahmed’e göre, daha önce de geçtiği gibi, kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere bir yıl yetecek kadar, Şafiîlere göre ihtiyaç miktarmca, Hanefîlere göre zekât nisabı miktarından fazla olmamak şartıyla verilir.
Zekât dağıtımında ayette anılan tertipteki önem zorunluluğu göz önüne alınır. Çünkü tertip, istenen ve amaçlanan şeyi gösterir. Fakat “Allah yolu ve yolcu” daha önce de açıklandığı gibi “fî” harf-i cerriyle tabir olunduğu için “borçlu ve köle”den daha üstün iki sınıftır.
Allahü Teâlâ, zekât almaya hakkı olanları andıktan sonra, “Allah’tan bir farz olarak” buyurmuştur. Yani Allahü Teâlâ zekâtı, Allah’ın takdiri, farzı ve taksimine göre takdir olunmuş bir hüküm olarak farz kıldı. Bu, zahiri anlayışa aykırı davranmaktan uzaklaştıran bir şeydir.
“Allah hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Yani, işlerin dış ve iç durumlarım, kulların yararını en iyi bilendir. Ancak, kulların hayrını ve yararına olan şeyleri meşru kılar. Nitekim Hak Teâlâ zekâtı, nefsi kötülüklerden temizlemek, malı korumak ve verdiği nimetlerden dolayı yaratıcıya şükür için emretti. Nitekim Cenab-ı üak:”Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerine temizlemiş, bununla onları bereketlendirmiş olasın” (Tevbe, 9/103) buyurur. [13][52]
Münafıkların Peygamber (S.A.)’e Eziyet Etmesi, Onların Anlayışlarını Düzeltme
61- İçlerinde öyle kimseler vardır ki, Peygambere eziyet ederler ve: “O bir kulaktır” derler. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a inanır, mü- minlere inanır. O içinizden iman eden- ler *Çİn de bir rahmettir. Allah’ın Rasulünü incitenler! İşte en acıklı azab onlarındır-
Açıklaması
Münafıklardan bir grup, Resulullah (s.a.) için söz söylemekle ona eza ederler, onu ayıplarlar. “O, bir kulaktır, kendine her söyleneni dinler, onu tasdik eder, ona kim bir şey söylese kabul eder, ona kim konuşsa, inanır. Ona varıp yemin etsek, bizi tasdik eder” derler. Bu sözleriyle onun, saf, her duyduğuna -onun hakkında düşünmeden ve işlerin arasını ayırt etmeden- çabuk aldanan kimse olduğunu kasdediyorlardı. Bu, Peygamber Efendimizin, onlara görünüşlerine göre muamele etmesinden ve sırlarını açıklamamasından ileri geliyordu.
Allahü Teâlâ, onun zararlı bir kulak değil, hayırlı bir kulak, yani kötülüğü değil, hayrı dinleyen bir kimse olduğunu söyleyerek, onların iddiasını reddetmiştir. O, doğruyu ve yalancıyı bilir. Fakat o, münafıklara şeriat hükümlerine ve edeblerine göre davranır, onlardan hiçbirini utandırmaz. O, kâmil ahlâk sahibidir, örnek insandır.
O, Allah’ı tasdik eder, -başkalarını değil- samimi muhacir ve ensar müminlere inanır. Ey münafıklar! O, içinizdeki inananlara bir rahmettir. Yani imanı açıklamıştır. Zahir olan imanınızı kabul eder, sırlarınızı açıklayıp sizi rezil etmez. Müşriklere yaptığını size yapmaz. O, hayır ve rahmet kulağıdır. Bu ikisinden başkasını dinlemez ve kabul etmez. Müminlerin kendisine haber verdiklerini tasdik eder, münafıkların haberine inanmaz. O, insanları dünya ve ahiret saadetine hidayet buyurması bakımından bir rahmettir.
Hz. Peygamberce sözle, ya da fiille -sihirbazlık, yalancılık, zeki olmamak gibi şeylerle vasıflandırmak, adaletinde kusur bulmak gibi- eziyet edenler, eza vermeleri sebebiyle ahirette acıklı şiddetli bir azaba maruz kalacaklardır. [14][53]