BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
KORKUYLA YIKANAN ÜMİT
Hamd, kalpleri korku ile diri tutan, ümidi rahmetiyle besleyen, kulunu gafletten uyandıran Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, kalplere istikameti öğreten, korku ile ümit arasındaki dengeyi yaşayan Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (sav), âline ve ashabına olsun.
Hüsnü zan ile aldanmak arasındaki farkın ne olduğu, amel işlemeye sevkeden, teşvik eden hüsnü zannın sahih; aylaklığa, masiyete gömülmeye çağıran hüsnü zannın ise aslında aldanmak/kanmak anlamına geldiği net olduğu ortaya çıkmıştır.
Hüsnü zan recadır/ümitvar olmaktır. Ümit, eğer kişiyi itaate sevkedip masiyetten alıkoyuyorsa, sağlıklıdır; yok eğer amel işlemekten uzak durup aylaklık etmesi ümit; ümidi de aylaklık halini almışsa, bu da aldanmadır.
Arazisi olan bir adam düşünün! Arazisiyle ilgilenmeden de ürün elde edebileceğini ümit ederek arazisini ihmal eden, tohum atmayan, toprağı sürmeyen ve gereken alakayı göstermeyen bir adam, sürülen, tohumlanan, sulanan ve ilgilenilen araziden devşirildiği gibi ürün alacağını zannederse/hüsnü zan beslerse insanlar ne der? Onun aklının kıt olduğunu düşünürler.
İlim tahsil etmeden ve hırsla çalışmadan zamanının en âlimi olacağını zanneden de böyledir.
Emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah Teâlâ’ya yakınlaşma çabası göstermeksizin daimî nimetlere ve yüksek derecelere nail olacağı yönünde güçlü bir ümide, hüsnü zanna sahip olan kişi de yukarıda misal olarak verilen kişilerle aynı durumdadır.
Muvaffakiyet Allah’tandır.
Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umabilirler…” (Bakara, 218)
Bu ayette sözü edilen kimselerin rahmete erişme umutlarının Allah teâlâ tarafından, söz konusu itaatleri işlemelerine bağlanmış olduğu konusunda düşününüz!
Aldanmış kimseler; tefride kaçanların, Allah’ın haklarını zayi edenlerin, emirlerinin içini boşaltıp işlevsizleştirenlerin, kullara karşı haddi aşanların, haramları işlemeye cüret edenlerin Allah’ın rahmetini ümit edebileceklerini söylemişlerdir.
Bu meselenin özü şudur: Ümitvar olmak ve hüsnü zan beslemek, ancak Allah’ın belirlediği şeriat, kader, sevap ve ikramına dair hikmetinin gerektirdiği sebeplerin yerine getirilmesiyle birlikte mümkün olabilir. Yani kul bu sebepleri yerine getirdiği zaman hüsnü zan besleyebilir; Allah Teâlâ’nın, kulunu sadece bu sebeplerin eline bırakmayacağını, bu sebepleri kulun yararına olacak şeylere ulaştıracak birer vasıta kılmasını ümit edebilir. Ve bu sebeplere aykırı olan, onların etkilerini boşa çıkaran şeylerden uzak durur.
Tefride Kaçanların Yanılgıları ile
Sahabenin ve Salih Kimselerin Ümidi
Bilinmesi gerekir ki bir konuda ümit beslemede mutlaka şu üç şeyin bulunması gerekir:
- Ümit edilen şeye duyulan sevgi,
- Ümit edilen şeyi elden kaçırmaktan duyulan endişe,
- Ümit edilen şeyi imkân nispetinde elde etme yolunda gösterilen ç
Bunlardan birini taşımayan ümit/recâ, kuruntu kabilindendir ki, ümit ile kuruntu farklı farklı şeylerdir.
Ümitvâr olan kimse, aynı zamanda korkar da (havf ve recâyı birlikte de hisseder). Yolda ilerlemekte olan kimse korktuğu zaman, bazı şeyleri elinden kaçıracağı endişesiyle daha hızlı hareket eder.
Câmi‘u’t-Tirmizî’de Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Korkan, gecenin başında yola çıkar. Gecenin başında yola çıkan da menziline varır. Dikkatinizi buraya verin! Allah’ın mükâfatı değerlidir. Dikkat edin! Allah’ın mükâfatı cennettir.”
Allah teâlâ ümidi/recâyı salih amel işleyenlere mahsus kıldığı gibi korkuyu/havfı da salih amel sahiplerine mahsus kılmıştır. Malumdur ki ümit ve korku, amellerle bir arada bulunur. Zira Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Rablerinden korkarak kötülükten sakınanlar, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine şirk/ortak koşmayanlar ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar, işte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.” (Mü’minûn, 57-61)
Tirmizî, Câmi‘de Âişe radıyallâhu anhâ’dan şöyle rivayet etmiştir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e bu ayet hakkında soru sorarak ‘Onlar içki içen, zina eden ve hırsızlık yapan kimseler midir?’ dedim. ‘Hayır, Sıddîk’in kızı! Onlar oruç tutan, namaz kılan, tasadduk eden ve (amelleri) kabul olunmayacak endişesi taşıyan kimselerdir. Onlar hayırlı işlerde yarışırlar.’ buyurdu.”
Ebû Hureyre’den de benzer bir hadis rivayet edilmiştir.
Allah teâlâ saadet ehli olan kimseleri korkuyla birlikte ihsan vasfına da sahip olmakla nitelerken bedbaht olan kimseleri emniyet hissiyle birlikte kötülük vasfına da sahip olmakla nitelemiştir.
Ashabın içinde bulundukları hâl üzerinde düşünen kimse, onların bir yandan en üst düzeyde korku hissederken bir yandan da en üst düzeyde amel işlediklerini görecektir. Biz ise bir taraftan taksirli davranırken –hatta tefride yönelirken– bir taraftan da oldukça emin bir şekilde hareket etmekteyiz.
Meselâ Sıddîk radıyallâhu anh “Mümin bir kulun bir yanındaki bir kıl parçası olmayı dilerdim.” demiştir. İmam Ahmed, bu sözü Ebû Bekr ile ilgili olarak zikretmiştir.
Yine Ebû Bekr dilini tutar ve “Beni türlü yollara sokan işte budur.” derdi. O çokça ağlar ve “Ağlayın! Ağlayamıyorsanız da ağlıyor gibi yapın!” derdi. Namaza kalktığı zaman Allah azze ve celle’ye olan haşyeti sebebiyle adeta bir çerçöp gibi olurdu.
Ebû Bekr’e bir kuş getirilmişti. Kuşu şöyle bir evirip çevirdi, sonra da “Avlanmış bir hayvan, koparılmış bir bitki yoktur ki, tesbih etmeyi zayi ettiği için başına bu hâl gelmiş olmasın.” demiştir.
Vefat etmek üzereyken Âişe’ye, “Kızım! Müslümanların malından; bu abayı, bu süt kabını ve bu köleyi almıştım. Bunları hemen İbnü’l-Hattâb’a götür!” dedi.
“Allah’a yemin olsun ki, yenilen, koparılan bir ağaç olmayı isterdim.” demiştir.
Katâde şöyle demiştir: “Bana ulaştığına göre Ebû Bekr ‘Keşke hayvanların yedikleri bir yeşillik olsaydım.’ demiştir.”
Bir de Ömer’e bakalım: Tûr sûresini okumuş ve “Muhakkak ki Rabbinin azabı vukubulacaktır.” (Tûr, 7) ayetine geldiğinde o kadar şiddetli bir şekilde ağlamıştır ki hastalanıp yataklara düşmüş ve bu sebeple insanlar ziyaretine gelmişlerdir.
Vefat edeceği esnada oğluna “Yazık sana! Yanağımı yere koy! (Rabbim) belki bana merhamet eder.” demiştir. Sonra da üç defa “(Rabbim) bana mağfiret etmezse anam ağlar!” demiş ve ruhunu teslim etmiştir.
Geceleyin okuduğu virdinde karşılaştığı bir ayetin uyandırdığı korkudan ötürü günlerce evine kapanır, insanlar da hasta olduğunu zannederek ziyaretine gelirlerdi.
Ömer radıyallâhu anh’ın yüzünde, ağlamaktan oluşan iki siyah çizgi bulunmaktaydı.
İbn Abbas, ona “Allah şehirleri senin elinle şehir haline getirdi. Fetihleri senin elinle yaptı. Senin elinle şunları şunları yaptı.” demiş, o da bu sözler üzerine “Ben tek bir sevap, tek bir günah olmaksızın yalnızca kurtulmayı isterim.” demiştir.
Osman b. Affân radıyallâhu anh da bir kabrin başında durduğu zaman sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı.
“Hangisine götürüleceğimi bilmeksizin cennetle cehennem arasında olsam, cennete mi, cehenneme mi gideceğimi öğrenmeden önce kül olmayı tercih ederdim.” demiştir.
Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh’ın ağlaması ve hissettiği korkuya gelince… Ali iki şeyden çok korkardı: Uzun emel sahibi olmak ve hevânın peşine takılmak… Şöyle demiştir: “Uzun emeller (tûl-i emel) ahireti unutturur. Hevânın peşine takılmak ise haktan yüz çevrilmesine neden olur. Dikkat edin, dünya sırtını dönüp gitmekte, ahiret ise yüzünü dönmüş gelmektedir. Her birinin de evlatları vardır. Siz ahiretin evlatlarından olun, dünyanın evlatlarından olmayın. Bugün hesap değil amel işleme günüdür. Yarın ise amel işleme değil hesap günüdür.”
Ebû’d-Derdâ radıyallâhu anh da şöyle derdi: “Kendim hakkında kıyamet günü en çok korktuğum şey, ‘Ey Ebû’d-Derdâ! Ey Ebû’d-Derdâ! Sen ilim sahibiydin. Peki, ilmine sahip olduğun şeyler konusunda nasıl amel işledin?’ diye sorulmasıdır.”
Şöyle derdi: “Siz ölümden sonra neyle karşılaşacağınızı bilseydiniz yemeğe-içmeye iştahınız kalmazdı. Gölgesinde barınacağınız bir eve giremezdiniz de yükseklere çıkıp göğüslerinize vurarak hâlinize ağlardınız. Ben de koparılan, sonra da yenilen bir bitki olmayı dilerdim.”
Abdullah b. Abbâs’ın gözlerinin alt kısımları, gözyaşlarından ötürü, yıpranmış ayakkabı bağcığı gibiydi.
Ebû Zer, “Keşke koparılan bir bitki olsaydım. Hiç yaratılmamış olmayı isterdim.” demiştir.
Kendisine infakta bulunulmak istendiğinde Ebû Zer şöyle demişti: “Sütünden istifade ettiğimiz bir keçimiz, üzerine binip taşıma işlerinde kullandığımız eşeklerimiz, hizmetimizi gören bir azatlı kölemiz ve fazladan bir abamız var. Bunlar yüzünden hesaba çekilmekten endişe duyarım.”
Temîm e-Dârî bir gece Câsiye sûresini okumuş ve “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp salih ameller işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar?” (Câsiye, 21) ayetine geldiğinde bu ayeti tekrar etmeye başlamış ve sabaha kadar ağlamıştı.
Ebû Ubeyde ‘Âmir b. el-Cerrâh şöyle demiştir: “Bir koç olmayı, ailemin beni boğazlamasını, etimi yemelerini ve etimin suyunu da içmelerini isterdim.”
Bu konu uzayıp giden bir konudur.
Bütün bu örnekler, salih kimselerin bile hesaptan nasıl titrediğini gösterir. Onlar amellerine güvenmemiş, nimetleri dahi sorgulanacak bir emanet bilmişlerdir. Mümin için asıl kurtuluş; gafletten uzak, hesaba hazır ve Allah’ın rahmetine sığınan bir kalple yaşamaktır.
-Ibn Kayyim El Cevziyye