VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA TEVBE SURESİ 117. VE 119. AYET-İ KERİMELER
Tebuk Gazvesine Katılanların Ve Katılmayan Üç Kişinin Tevbelerinin Kabul Edilmesi Ve Doğru Sözlülüğün Önemi
117- Yemin olsun ki, Allah Peygamberin ve o güçlük zamanında ona uyan Muhacirler ve Ensar’ın tevbelerini kabul etti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri nerdeyse eğrilmek üzere idi. Yine de onların tevbesini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
118- Savaştan geri kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, canları son derece sıkılmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar. Sonra Allah eski hallerine dönsünler diye tevbelerini kabul etti. Şüphesiz ki Allah tevbeleri çok kabul edici ve çok merhametlidir.
119- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.
Açıklaması
Allah lütufta bulunarak Peygamberinden razı oldu; güçlüklerle dolu ve sıkıntılı bir zamanda yapılan Tebuk Gazvesi’nde Ona arkadaşlık edip tabi olan mümin ashabının da tevbelerini kabul etti. Bu gazveye “Gazvetül-üsra (Güçlük Savaşı), Hz. Osman (r.a.) ve diğer sahabilerin teçhizatını temin ettikleri bu orduya da “Ceyşü’1-üsra: Güçlük Ordusu” ismi verilmişti. Binek vasıtaları, yiyecek ve su konusunda son derece eksiklik vardı. Hatta on kişi bir deveye nöbetleşe biniyorlar, bir hurmayı iki kişi bölüşüp yiyorlardı. Bu savaşa tesadüf eden şiddetli sıcaklar bir yana, develeri kesip işkembelerindeki yem kalıntılarını sıkarak dillerini ıslatıyorlardı.
Cabir b. Abdillah (r.a.), “Saatü’1-üsra: Güçlük Vakti” hem binek, hem yiyecek, hem de su sıkıntısı idi, demiştir.
Yüce Allah Peygamberin tevbesini kabul etti. Çünkü Rasulullah (s.a) Efendimizden kendisi için evla ve efdal olmayacak bazı hareketler sadır olmuştu. Allah’ın ikrar etmediği ve şahsî içtihadına dayanarak savaştan geri kalan münafıklara izin vermesi gibi… Çünkü başka bir hareket tarzı bundan daha hayırlı idi.
İbni Abbas Peygamberin ve müminlerin tevbesinin kabulünü şu sözüyle açıkladı: Peygamberin tevbesinin kabulü münafıklara savaşa katılmama hususunda verdiği izin sebebiyle yaptığı tevbenin kabulü idi. Bunun delili ise “Allah seni affetsin. Niçin onlara izin verdin” (Tevbe, 9/43) ayetidir. Müminlerin tevbe-si ise bazılarının, gönüllerinin savaştan geri kalmaz temayülünde olduğu hatası için yaptıkları tevbedir.
Muhacir ve Ensar sahabilerin tevbesinin kabulü ise bazılarının savaşa çıkarken ağır davranmaları veya münafıkların çıkarttıkları fitneye kulak vermeleri hatası için yaptıkları tevbenin kabulüdür.
Buradaki tevbe iki manadadır: Peygamberimizin (s.a.)’in tevbesinin kabulü, Allah’ın razı olması ve rahmetle muamele etmesidir, sahabe için ise Allah’ın kendilerini tevbe etmeye muvaffak kılması ve tevbelerini kabul etmesidir.
Müminlerin bu tevbelerinin kabulü içlerinden bazılarının neredeyse kalpleri eğrilecek, haktan ve imandan yüz çevirecek bir duruma geldikten sonra oldu. Bunlar münafıklıktan ayrı, başka sebeplerle savaştan geri kalan kimselerdi. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırırlar, günahlarını da itiraf etmişlerdi. Allah da yolculuk ve savaş anında karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk sebebiyle bazıları şüpheye düştükten sonra onların tevbelerini kabul etti.
Bundan sonra Allah bir defa daha tevbelerini kabul ettiğini tekrarladı. Yani onlara Rablerine yönelmelerini ve Allah’ın dininde sebatkâr olmalarını ihsan etti. Zira Rableri onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. Allah yolunda cihada tahammül ettikten sonra Rableri onları bırakmaz. Ancak zararı kaldırıp onlara fayda verir. “Rauf’ ve “Rahim” olmanın manası budur.
Tevbenin kabulünün bir defa daha tekit edilmesinin faydası onların şanlarını yüceltmek, gönüllerindeki şüpheleri gidermek, sıkıntılı zamanda kalplerine gelen vesveseleri yok etmektir.
Allah ayrıca geri bırakılan -yani münafıklık sebebiyle olmayıp sadece tembellik dolayısıyla, rahatı tercih etmeleri sebebiyle savaştan geri kalan- üç kişinin de tevbesini kabul etti. Onlar savaşa gidenlerin arkasından Medine’de kalmışlar, durumları münafıklardan sonraya kalmış, Rasulullah (s.a.) onlar hakkında hiçbir hüküm vermemişti. Bunlar Allah’ın vereceği hükme bırakılmışlardı. Bu üç kişi şair Ka’b b. Malik, hakkında “Li’an” ayeti nazil olan Hilal b. Ümeyye el-Vakıfî ve Mürara b. Rabi’ el-Amiri olup hepsi Ensar’dan idiler.
Allah bu üç kişiyi üç sıfatla zikretti.
1- ‘Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti.” Yani tevbede gecikmişler, cezadan korktukları için Peygamberimiz (s.a.)’in kendilerinden yüz çevirmesi, müminlerin kendileriyle konuşmalarının yasaklanması ve eşlerine de onlardan ayrı durmalarının emredilmesi sebebiyle telâşa düştükleri için bütün mahlûkatı içine alacak genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti. Bu üç kişi elli gün veya daha fazla bu durumda kalmışlardı.
2- “Canlan son derece sıkılmıştı.” Endişe, üzüntü, dostlardan ayrılık ve insanların kendilerine küçümsemeli bakışları sebebiyle gönülleri daralmıştı.
3- “Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar.” Kesinlikle bildiler ve inandılar ki Allah’ın gazabından yine O’nun rahmetini ümid ederek tevbe ve istiğfar etmekten başka sığınılacak yer yoktur.
“Sonra tevbelerini kabul etti.” Yani tevbelerinin kabulünü bildiren ayetleri indirdi.
“Tevbe etmeleri için…” Bu yüz çevirdikten sonra tekrar O’na dönsünler diyedir.
Bütün bu belirtilen vasıfları tevbelerine, pişman oldukları hususundaki doğru sözlülüklerine delil idi. Şüphesiz Allah tevbe edenlerin tevbesini çok kabul edici, iyiliksever olanlar için de rahmeti pek geniştir.
Bu üç kişinin tevbelerinin kabulü kıssasında aşağıdaki hususlar göze çarpmaktadır:
Müfessirlerin çoğu, bu üç kişinin Rasulullah (s.a.)’ın arkasında savaşa çıkmadıklarını söylemektedirler.
Ka’b b. Malik anlatıyor: Rasulullah (s.a.) benimle sohbet etmeyi severdi. Savaşa çıkmakta geciktiğimde, “Ka’b’ı engelleyen sebep ne olabilir ki?” diye sormuş. Medine’ye geldiğinde münafıklar mazeret beyan ettiler, Peygamberimiz (s.a.) onların mazeretlerini kabul etti. Sıra bana geldi. Ben de “Bineğim ve yol azığım hazırdı. Günahım (ihmalim) sebebiyle savaşa katılmadım. Benim için Allah’tan af dile.” dedim. Rasulullah (s.a.) bunu kabul etmedi.
Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.) Ashabına bu üç kişiyle oturmalarını yasakladı. Onlardan ayrı durmalarını emretti. Hatta hanımlarına da onlardan uzak durmalarını söyledi. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye başladı. Hilâl b. Ümeyye’nin hanımı Rasulullah (s.a.)’a geldi ve “Ya Rasulal-lah! Hilâl ağlıyor, ağlamaktan gözlerinin kör olmasından korkuyorum” dedi. Nihayet elli gün geçince Cenab-ı Hak “Yemin olsun ki Allah, Peygamberin… Muhacirler ve Ensar’ın tevbelerini kabul etti…” (Tevbe, 9/117) ve “Savaştangeri kalan üç kişinin tevbelerini de kabul etti.” (Tevbe, 9/118) ayetlerini indirdi.
Bu ayetler nazil olunca Rasulullah (s.a.) odasına çekildi. O sırada Ümmü Seleme’nin yanında idi. Ona, “Allahu Ekber! Allah arkadaşlarımızın mazeretini kabul eden ayetleri indirdi” dedi. Sabah namazı kılınca ashabına bunu anlattı. Allah’ın tevblerini kabul ettiği müjdesini verdi. Bu üç kişi de hemen Rasulullah (s.a.)’ın huzuruna geldiler. Rasulullah (s.a.) onlara haklarında inen ayetleri okudu.
Ka’b b. Malik, “Allah’a yaptığım tevbe gereği malımın tamamını sadaka olarak veriyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.) “Hayır, olmaz.” dedi. Ka’b, “O halde yarısını” deyince, Peygamberimiz (s.a.) “Hayır, olmaz” dedi. Ka’b yine “Peki, ya üçte birine ne dersin?” dedi. Efendimiz (s.a.) o zaman “Evet” diyerek kabul etti.[1][80]
Allah Tealâ bu üç kişinin tevbelerini kabul ettiğine dair ayetleri indirince işlenen bu -Cihad’da Rasulullah (s.a.)’ı bırakıp geride kalmak, cihada katılmamak -hatasının tekrarlanmasını şiddetle yasakladı ve şöyle buyurdu.
“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” Yani Rasulullah (s.a.)’a muhalefet etme vb. Allah’ın razı olmayacağı şeylerden sakının ve kaçının. Gazvelerde Rasulullah (s.a.) ve ashabı ile beraber olun. Münafıklarla birlikte evlerinizde oturarak savaştan geri kalmayın. Dünyada iman ve ahdinde durma hususunda sadık olan, Allah’ın dininde niyeti, sözü ve davranışları ile sadık olan kimselerle beraber olun ki, cennette de yine sadıklarla beraber olasınız.
“Sıdk” Allah’ın dininde ve şeriatında, Allah’ın emirlerini yerine getirmede ve Allah’ın Rasulüne itaatte sebatkâr olmaktır. Bu üç kişinin işledikleri hatadan dolayı pişman olmaları konusundaki sadakatleri Allah’ın tevbelerini kabul etmesine sebep oldu. Bu durum birtakım kritik durumlarda sadakatin başarı ve kurtuluşa vesile olduğunu göstermektedir.
Beyhakî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Sadakat takvaya, takva da cennete götürür. Yalancılık günaha, günah da cehenneme götürür.” Sadık kimseye “Doğru söyledi ve takva yolunu tuttu” yalancıya da “yalan söyledi ve günaha girdi” denir. Kişi sadakatte, doğru sözlülükte devam ederse nihayet ismi Allah nezdinde sıddîk (son derece sadakat sahibi) diye yazılır.
Başka biri de yalancılığa devam eder ve ismi Allah katında “yalancı” diye yazılır.
Yalancılığın terk edilmesi Peygamberimiz (s.a.)’in tavsiye ettiği gibi içki, zina, hırsızlık vb. bütün günahları bırakmaya vesile olur.
Yalana sadece üç yerde izin verilmiştir. Savaşta, insanların arasını düzeltmede ve kişinin hanımının gönlünü alması için konuşmasında ona, “Sen en güzelsin, en çok sevdiğim sensin” gibi sözler söylemekte yalana izin verilmiştir. Yoksa diğer ev işleri ve nafaka gibi konularda da izin yoktur.
İbni Ebi Şeybe, İmam Ahmed, Esma binti Yezdî’den Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Bütün yalan sözler Adem oğlunun aleyhine günahına olarak yazılır. Ancak kişinin harp hilesi olarak, iki kişinin arasını düzeltmek için ve hanımının gönlünü almak için söylediği yalan söz yazılmaz.”
İbni Adiyy ve Beyhakî’nin İmran b. Husayn’dan rivayet ettikleri -zayıf-hadis-i şerifte, “Ta’rizli sözlerde yalandan kurtulma vardır” buyurulmuştur. [2][81]