BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Cahiliye cehl fiilinden türemiş bir mastardır. Yaygın olarak bilgisizlik anlamında kullanılmaktadır ancak daha başka manaları da vardır.
Ragıp el-İsfahani cehl’e üç anlam vermektedir: Birincisi, nefsin bilgiden boş olması, İkincisi, gerçeğin dışında bir şeye inanma, Üçüncüsü, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmadır. (Müfredat, s:143)
Birçok tefsir ve tercümede bilgisiz olma, ilimden uzak olma diye anlaşılan cahiliye; İslam a inanmayan kişi ve toplumların tutumu, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
İslam kültüründe cahiliye kendinden önceki dönemin inanç, tutum ve davranışlarını niteleyen ayırt edici önemli bir kavramdır.
Bu niteleme olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; İslam dışı inanç ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur. Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlak ilkeleri, inancından kaynaklanır.
İşte bir takım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve davranış biçimlerini, ahlak kurallarını bünyesinde toplayıp onlara yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslam, diğeri de hangi ad altında olursa olsun cahiliye sistemleri, ya da cahiliye dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad olurken, cahiliye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer yargılarına ad olmaktadır.
İslam’dan uzak olan kişi ve toplumlar genellikle hevalarına uyarlar. Onlar canlarının, yani keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler. Dolayısıyla, hak-hukuk, erdem ve iyilik, başkasına saygılı davranma ve olgunluk gösterme onların yapacağı iş değildir. Üstelik bu gibiler hevalarına uydukları için yanlış inançlara düşerler, uydurma ilahlar bulurlar ve Allah’tan başkasına ibadet etmekten çekinmezler. Bütün bunlar cahiliyenin görüntüsüdür.
Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip (bunlar yerine)insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere iman etmektir.”
Kuranı kerimde genellikle, bu anlamda yer almıştır. Nitekim “Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?” (Maide 50) buyurulmuştur. Dikkat edilirse bu ayeti kerimede, iki hüküm ve bu hükümlerin mahiyetleri izah buyurulmaktadır. İnsanlar ya cahiliye hükmüne ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkansızdır. “Helal” ve “haram” hudutlarını dikkate almayan bütün sistemler, “cahili sermayeye” dayanmak durumundadırlar. Bu ayeti kerimedeki cahiliyeyi
Mevdudi (ra); “Arapça Cahiliye kelimesi İslâm’ın zıddıdır. İslâm’ın yolu bütünüyle her gerçekliğin bilgisine sahip olan Allah’ın gönderdiği ilme dayanırken, İslâm’ın yolundan ayrılan ve ona karşı olan her yol cahiliyetin yoludur.
Arabistan’daki İslâm öncesi döneme, halkın yaşama yollarını sadece zan ve hevaya dayanarak kendilerinin icat etmiş olması anlamında Cahiliye dönemi denir. Bu yüzden ne zaman bu yollardan biri benimsense, bu zaman “cahiliye” zamanı olacaktır. Aynı şekilde, bugün okullarda ve üniversitelerde verilen bilgi yalnızca cüz’i, kısmî bir bilgi olup, hiçbir şekilde insanlığa yol gösterebilecek bir bilgi değildir. Bu yüzden, İlâhî bilgiyi hiçe sayarak, cüz’i bilginin yardımıyla oluşturulmuş hayale, zanna ve tahmine dayalı tüm hayat sistemleri, İslâm öncesi sistemler gibi Cahili sistemler olmaktan kurtulamayacaktır.” şeklinde açıklamıştır.
Ve yine Seyyid Kutup (ra); “Cahiliyenin anlamı bu ayette belirgin bir biçimde ortaya konuluyor. Cahiliye; Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere- insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve -Allah’a değil- onlara tapılmasıdır.
Olaya bu ayetin ışığında baktığımızda, cahiliyenin tarihsel bir süreçten ibaret olmadığını görüyoruz. Cahiliye, bir olgudur. Geçmişte yaşanmış olan bu olguyla, bugün de yarın da yine karşılaşılacaktır. Cahiliyenin niteliği, İslâm la çelişme, İslâm`a karşı olmadır.
Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir konuda bile ödün vermeksizin Allah’ın şeriatına göre hükmediyorlarsa, bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim oluyorlarsa, Allah’ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer, beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa, onlar cahiliye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar, Allah’ın dinini değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, cahiliye hükmünü istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden, cahiliye düzenini kabul ediyor, cahiliyeyi yaşıyor demektir.
Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah bu noktada, insanlardan iyice düşünmelerini istiyor. Gerisi insanlara kalmıştır. Diledikleri yolu seçmekte özgürdürler.
Ardından Allah bu tür insanlara, cahiliye düzenini istemelerinden ötürü kınayıcı bir soru yöneltmektedir. Yine bu soru, Allah’ın hükmünün daha üstün olduğunu vurgulamaya yöneliktir:
“Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
Evet! Allah’tan daha iyi hüküm koyabilecek olan kim vardır?
İnsanlar için Allah’ın şeriatından ve hükmünden daha iyi bir şeriat ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim kalkışabilir?
Böylesi büyük bir iddiaya kalkıştığında, bunu hangi gerekçeyle açıklayabilir?
Bu iddiaya kalkışan, insanları, onların yaratıcısından daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara karşı, onların rabbinden daha hoşgörülü olduğunu ileri sürebilir mi? İnsanlar için en uygun olanı, onların yararını Allah’tan daha iyi gözetiyorum diyebilir mi? Nihai şeriatını gönderen, son peygamberini gönderen, onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı kitapların sonuncusu kılan, İslâm şeriatını kıyamete dek geçerli olarak niteleyen Allah’ın durumların değişebileceğini, yeni gereksinimlerin ortaya çıkacağını, farklı koşullar söz konusu olabileceğini bilemediğini iddia edebilir mi? Bir insan, Allah tüm bunları bilemediği için şeriatında belirtmemişti, ancak bugün işte tüm bunlar bizler tarafından kavranmıştır diyebilir mi?
Kâinat üzerine konulan hükümler bize Allahtan daha güzel hüküm koyucunun olamayacağının kanıtıdır. Saatte 1670 km hızla döndüğü söylenen dünyanın içerisinde insanların ve her türlü cismin bu dönüşten alabora olmaması için yere çekim kanunu nu kim koymuşsa, insanın yaralanan hücrelerine yenilenme kanununu kim koymuşsa, toprağa tohumu besleme, ağaca meyve verme, arıya bal yapma, güneşi kainat boşluğunda tam da olması gereken yere koyarak dünyayı ısıtma ve ışıtma emrini kim vermişse, atmosfer tabakasına güneşten gelen zararlı ışınları yeryüzüne indirme emriyle insanları ve insanlık için faydalı olan bitki ve hayvanatı bununla kim koruma altına almışsa, göğü insan için bir tavan, yeri insan için bir döşek olarak kim yaratmış ve ikisi arasındakileri insanın hizmetine kim sunmuşsa, takdir edersiniz ki insanlığın hayatı içinde en doğru ve en güzel hükümleri de o koyacaktır!! Bütün bunlar bize Allah’ın sonsuz ilminin, kudretinin, insan için en doğru olanın ne olduğunu onun bildiğinin kanıtı değil midir? Şimdi insan bu Rabbin buyruklarını bırakacakta, kendisi gibi yaratılmış ve daha kendisine neyin faydalı ve zararlı olabileceğinin farkında olmayan insanların hayata ilişkin hükümlerini mi kabul edecek! İşte bu sebeple Cahiliye, insanın Allah’ı gereği gibi tanımaması, ona kulluk etmekten uzaklaşması, onun ilâhî hükümlerine değil de kişinin kendi heva ve hevesine uyması, insanların koyduğu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düşüncelere inanmasıdır.)
Allah’ın şeriatını yaşamdan koparan, onun yerine cahiliye şeriatını, cahiliye hükmünü ikame eden, kendi keyfî arzusunu ya da herhangi bir halkın veya neslin keyfî arzularını Allah’ın şeriatından, Allah’ın hükmünden üstün tutan kimseler, bu tür sözler söyleme cüretini nasıl gösterebiliyorlar?
Özellikle de kendini müslüman olarak adlandıran bir insan, bu türden sözler edebilir mi?
İçinde bulunduğumuz koşullarmış. Durum çok değişmişmiş! İnsanların istememesiymiş! Düşmanlardan çekinmemiz gerekirmiş! Allah Müslümanlardan kendi aralarında şeriatını yürürlüğe koymalarını, Kur’an doğrultusunda hayat sürmelerini, onlardan kimi insanların kendilerini indirdiği şeriatından ufacık bir noktada bile şaşırtmalarından sakınmalarını isterken, daha sonra olup bitecek her şeyi bilmiyor muydu? zamanın değişmesi gerekçesiyle kuranın hükümlerinin askıya alınması gerektiğini iddia etmek Allah’ın ilim sıfatıyla alay etmek demektir.
Peki bugün zamanın çok değişmesini, teknolojinin çok ilerlemiş olmasını, modern bir dünya çağının başladığını, insanların ihtiyaçlarının ve sorunlarının çok değiştiğini ileri sürerek Kuranı ve onun hükümlerini çağlar ötesine hapsetmeye çalışarak bu çağın sorunlarına ışık tutmayacağını savunan zihniyet, o kitabın içerisinde haber verilen hangi Tekvini kanunda bir bozulmuşluk gördü ki Teşri kanunlarda bozulmuşluk olabileceğini iddia edebiliyor?
“Yedi kat göğü birbiriyle uyum içinde tabaka tabaka yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi, çevir gözünü de bak, bir kusur, bir çatlaklık görebilecek misin?
Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak. Göz, aradığı kusuru bulamamanın ezikliği ve bitkinliği içinde sana geri dönecektir. (Mülk 3-4)
Kuranın hükümlerinde bir bozulmuşluk, bir tutarsızlık bir eskime(haşa) olduğunu düşünenler, gözünü gök yüzüne çevirdi de bir çatlak bir uyumsuzluk, olmaması gereken bir fazlalık veya bir eksiklik mi gördüler?
Yine Allah cc ‘ın dünyayı yarattı yaratalı güneşin doğudan doğup batıdan batışı emri yıllar geçmesine rağmen hiçbir bozulmuşluğa maruz kalmıyorsa ve aynı tazelikte ise bu kitapta hırsıza, zina edene, adam öldürene, koyduğu emirlerde aynı tazeliktedir.
Yine insanın bir damla sudan yaratılması, yıllar geçmesine rağmen değişmediyse, güneşin ve ayın bir hesap üzere olmaları kanunu deforme olmadıysa ve hala aynı hesap üzere şu kainat boşluğunda yerli yerinde duruyor ve hiçbir değişikliğe uğramıyorlarsa Allah’ın kitabındaki hükümler de hiçbir değişikliğe muhtaç olmadan tazeliğini kıyamete kadar koruyacaktır.
İnsan, Allah’ın kâinata koyduğu hangi kanunun tutarsız olduğuna şahitlik etti de insanlık üzerine koyduklarından şüphe edebilir ki?
İnsanı Allah’tan daha iyi bir biçim ve şekilde yaratan , bal arısına yapacağı bal için ondan daha güzel şekil veren, deveyi yaşayacağı iklim ve koşula göre ondan daha güzel dizayn edebilen , her dişinin neye gebe olduğunu kontrol edebilen, bulutlardan taşıdıkları suyu bir sel birikintisi gibi değil de tane tane indiren, kar taneciklerini bir çığ gibi değil de tek tek yağdıran bir başka zat yoksa eğer, insanlık için adalet, huzur ve saati sağlayacak hükümleri ondan başka koyabilecek bir güç ve kudret de yoktur.)
Beklenmedik gereksinimler, yenilenen koşullar ve görmezlikten gelinemeyecek durumları, Allah’ın şeriatı ihata edemeyecek denli eksikmiş! Bu nasıl iddia edilebilir? Şeriatından ödün verilmemesi için bu denli kesin bir ifade ‘ kullanan ve insanları özenle uyaran Allah, tüm bunların olacağını bilmiyor muydu?
Bu konuda, müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir. Ama müslüman olan ya da müslüman olduğunu iddia eden bir kimse bu türden sözler edebilir mi? Bu türden sözler edebiliyorsa onun İslâm’la artık ne ilgisi kalmıştır? Tüm bunlardan sonra, onda İslâm’ın en ufak bir izi görülebilir mi?
Bu, tam bir yol ayrımıdır. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur.
Ya İslâm ya cahiliye! Ya iman ya küfür. Ya Allah’ın hükmü ya cahiliye düzeni. (insanın önünde bu iki yoldan başka bir yol yoktur. kişi ya İslam’ı benimseyecek ya da cahiliyeyi.)
Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridirler. Yönetilenlere karşı Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mümin değildirler.
Bu meseleyi müslüman, kesin ve net bir biçimde kafasına yerleştirmelidir. Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah’ın hükmünü uygulama noktasında asla tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu olarak, dosta da düşmana da Allah’ın şeriatını uygulamalı ve de bunun neticesine katlanmalıdır.”
Cahiliye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır. Bu anlayışa sahip olanlar kör bir inat üzerindedirler. Onlar gerçeğe karşı kör ve sağır gibi davranırlar. İslam öncesi müşrikler öylesine kin ve saplantı içinde idiler ki, bu yüzden sonu gelmez kavgaların, kan davalarının, şiddet ve baskıların arkasından koşup duruyorlardı.
İslam ile şereflenen sahabeler cahiliye dönemine ait her şeyi terk ettiklerini söylerlerken, cahiliyenin kibir ve taassubunu, sürekli sürtüşmeye yol açan kabilecilik anlayışını, kaba ve hayırsız barbar davranışlarını, vahşi karakterini ve putçuluğuna ait her şeyi kastediyorlardı.
Nitekim Habeşistan’a hicret eden Cafer ibn Ebi talip (ra) oradaki krala:
“Ey hükümdar! Biz cahiliye düşüncesine sahip kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde güçlü olanlar zayıfların hakkını yerdi. İşte biz böyle iken, Allah (cc) bize içimizden bir elçi gönderdi.” (ibn hişam, 1/336)
Kur’an; cahil, cahiliye, cahillik etme kelimelerini farklı yerlerde benzer anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanımlardaki ortak nokta, cehaletin yalnızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce hareket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zanna(sanılara) ve hayallere (ümniyye ye) dayanma ön plana çıkmaktadır. Zaten böyle yapmak cahillerin davranış özelliğidir. Örneğin;
*Hz. Mûsâ (as) İsrailoğullarını denizden ve Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra, onlar puta tapan bir kavim (topluluk) gördüler ve Hz. Mûsâ’dan gördükleri gibi bir tanrı istediler. Hz. Mûsâ (as) onların bu yanlış isteklerine “Siz gerçekten cahillikte bulunan bir kavimsiniz” dedi (7/Araf 138). Hz. Mûsâ gibi bir Allah resulünün yanında iken putları ilâh diye istemek cahillikten başka bir şey olamazdı.
*Hz. Hûd’dan (as), fakir kimseleri yanından kovmasını isteyenlerin tutumu (11/Hûd, 29), kadınları bırakıp da erkeklere şehvetle giden Lut (as) kavminin çirkin işleri, putlara tapmaktan vazgeçmeyen ve peygamberini tehdit eden Âd kavminin davranışı cehaletten başka bir şey değildir (46/Ahkaf, 23; 6/Enam, 111).
*Hz. Yusuf (as) kardeşlerinin kendisini kuyuya atmalarını ve onun hakkında kötülük düşünmelerini ‘cahillik’ diye nitelendiriyor. Çünkü kardeşleri bu yaptıklarının ne denli kötü olduğunu, kendilerine pek çok zarar verdiğini hesap etmemişlerdi, bu konuda cahil olmuşlardı. (12/Yusuf, 89).
*Allah’tan başkasına kulluk edenler cahillerdir: “De ki: Ey cahiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” (39/Zümer, 64)
Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği ayetlerinden yüz çevirenler, yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara ibadet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a ibadette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.
*Hz. Mûsâ (as) kavmine “Allah (cc) size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” deyince onlar, “bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Hz. Mûsâ’nın cevabı şöyle oldu: “Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” (2/Bakara, 67). Allah (cc) adına yalan uydurmak O’nun emretmediği bir şeyi O’nun adına ortaya atmak ve O’nun adına din ve yeni ibadet türleri uydurmak cahilliğin ta kendisidir.
*Hz. Nuh (as)’a inanmayan ve kurtuluş gemisine binmeyen inkârcı oğlu için af dileyince Allah (cc) onu uyararak şöyle demişti: “O kesinlikle senin ailenden değildi. Çünkü o salih (doğru) olmayan bir iş yaptı. Öyleyse hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Gerçekten, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” (11/Hûd, 46)
Bu örnekler bize cahiliye kavramının sınırlarını daha net ortaya koymaktadır.
Müminler, inançta, düşüncede, ahlak ve davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın indirdiği hükümlere uyarlar. Cahiliye düşüncesine sahip olanlar ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi hevalarına uyarlar. Cahiliye zihniyetine sahip kimseler, şu gördükleri evrenin var edicisinin, her şeyi bir düzen ve ölçüyle yaratanın, her şeyi emri Altında tutanın kısaca mülkün sahibinin kim olduğunun şuurunda olmadıkları için, O’nun mülkünde O’na söz hakkı tanımazlar. Bu da Allah Azze ve celle yi ne kadar tanımadıklarının yani Cehaletlerinin en bariz delilidir.