TABERİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA NUR SURESİ 34. VE 40. AYET-İ KERİMELER
34- Yemin olsun ki biz si/x, açıklayıcı âyetler, sizden önce gelip geçenlerden misaller ve nıüttakilere öğütler indirdik.
Allah teala bundan önceki âyetlerde çeşitli hükümler zikrettikten sonra bu âyet-i kerimede de, Kur’an-ı Kerim’de apaçık âyetler indirdiğini, geçmiş ümmetlerin halini özet olarak zikrettiğini ve bunların, Allah’tan korkanlar için bir öğüt olduğunu beyan etmektedir. [1][57]
35- Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda, ne de dam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ, neredeyse ateş değmeden bile lu-1 tuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insanlara misaller verir, Allah, herşeyi çok iyi bilendir.
Allah Teala bu âyet-i kerimede, nurunun herşeyi ku\aıiığım beyan ediyor ve biz müminlerin kendisine boyun eğmemizi istiyor. Ancak bu âyeıi kerimeyi gerçek anlamıyla kavramak pek kolay değildir. Bununla beraber müfessirler bu âyet-i kerimenin çeşitli bölümlerini çeşitli şekillerde izaha çalışmışlardır. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.”
Abdullah b.Abbas ve’Enes b.Mâlik’ten nakledilen bir görüşe göre, âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: “Allah, göklerde ve yerde bulunan doğru yola iletendir. Oralarda bulunanlar, Allah’ın nuruyla doğru yolu bulmuş olurlar. Ta-beri bu görüşü tercih etmiştir.
Mücahidden nakledilen bir görüşe göre ise bu âyetin mânâsı şöyledir: “Allah, gökleri e yeri sevk ve idare edendir. Üvey b. Kâ’b dan nakledilen bir görüşe göre ise âyetin manası şöyledir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Yani, onları aydınlatandır. Buradaki aydınlatan nurdan maksat, gerek maddi, gerekse manevî her türlü ışıktır. Yani, her türlü karanlığın zıddıdır. Kişlerin vicdanlarında ve basiretlerinde ve çevrelerinde hissettikleri aydınlığın tamamıdır.
“Onun nuru, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir.”
Ayetin bu bölümü birkaç şekilde izah edilmiştir. Bazı müfessirlere göre, âyetin mânâsı şöyledir: “Kalbinde iman ve Kur’an bulunan müminin nuru, içinde lamba bulunan, arkası kapalı bir pencere gibidir.” Bu izah şekline göre Allah Teala, önce kendi nurunun bütün kâinatı maddeten ve manen aydınlattığını beyan etmiş daha sonra müminin kalbindeki nuru, çevresini aydınlatan bir kandile benzetmiştir.
Übey b.Kâ’b, Said b.Cübeyr ve Dehhak, âyetin bu kısmını bu şekilde izah etmişlerdir.
Kâ’bul Ahbar ise âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmiştir. “Allah’ın nuru olan Muhammed, içinde kandil bulunan bir kandil yuvasına benzer. Çevresini aydınlatır.”
Hasan-i Basrî, Abdurrahman b.Zeyd, Zeyd b. Eşlem ve İbn-i Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre ise âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: “Allah’ın nuru olan Kur’an, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir.”
Abdullah b.Abbas’tan nakledilen başka bir görüşe göre ise âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: “Allah’ın nuru olan itaat, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir.
Ayet-i kerimede geçen ve “Kandil yuvası” diye tercüme edilen “Mişkât” kelimesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Bazılarına göre “Mişkâf’tan maksat, arkası kapalı olan kör bir penceredir, bazılarına göre ise bu kelimenin mânâsı “Kandil”dir. Diğer bazılarına göre, kandilin takılı olduğu kancadır,
Allah teala’mn bu misalden neyi kastettiğine gelince, bazılarına göre burada anlatılan, Hz. Muhammed’dir. Resulullah bir kandil yuvasına, kalbi bir kandile, göğsü de parlayan bir yıldıza benzetilmiştir.
Yine Resulullah (s.a.v.) ne doğuda ne de batıda olan mübarek bir ağaca benzedtilmiştir. Öyle ki o ağacın meyvesinden çıkan yağ, neredeyse ateş değmeden bile tutuşacak ve çevreyi aydınlatacaktır. Resulullah, bütün vücuduyla hakkı temsil ettiği için hiç konuşmasa dahi onun Peygamber okluğu anlaşılır. “Ateş değmese bile tutuşup ışık verecektir.” ifadesi bunu beyan etmektedir. Ve Resulullah (s.a.v.) nur üstüne nurdur.
Diğer bir kısım âlimlere göre ise burada “Kandil yuvası”ndan maksat, müminin göğsü, “Orada yanan kandü”den maksat “Kur’anı Kerim ve müminin İmanı.” Kandilin “içinde bulunduğu canTdan maksat ise “Müminin kalbidir.” Müminin kalbi, çevreyi aydınlatan bir yıldıza benzer. Bu kalb, aydınlığını, mübarek bir ağaç durumunda olan kelime-i Tevhidden, Allah’a ihlasla kulluk yapmaktan ve ona ortak koşmamaktan almaktadır. Mümin, nur üstüne nurdur. Zira onun özü de, işi de, gidişi de, gelişi de, önü de, sonu da nurdur.
Bazılarına göre ise “Allah’ın nurundan” maksat, Kur’an-ı Kerim’dir. mümin, arkası kapalı bir pencereye, onun kalbinde olan Kur’an-ı Kerim kandile, göğsü de kandilin içine konduğu bir cam’a benetilmiş, ayrıca müminin, Kur’an’la aydınlatılmış göğsü, parlak bir yıldıza benzetilmiştir.
Kandilin, ışığını, ne doğuda ne de batıda mübarek bir ağacın yağından aldığı ifade edilmektedir. Bundan maksat ise, Kur’an’ın, Allah Katından olduğunun beyanıdır.
Yine o mübarek ağacın yağına ateş dokunmasa dahi tutuşup aydınlatacak gibi olduğu ifade edilmektedir. Bundan maksat ise, Kur’an’ın nurunun, âlemde düşünen ve düşünmeyen herşeyi aydınlatmasıdır.
Mübarek ağacın yağının, nur üstüne nur olduğu beyan edilmektedir. Bundan maksat, Kur’an’m, Allah’ın varlığına delalet eden diğer bütün kâinata ilaveten bir nur olduğudur. [2][58]
36- Bu kandil, Allah’ın, imar edilip yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Orada insanlar sabah akşam Allah ı teşbih ederler.
Âyet-i Kerimede zikredilen “Evler”den maksat, mescitlerdir, insanlar sabah akşam orada rablerini teşbih ve tenzih ederler. Orada ezan okurlar, Kur’an okurlar. [3][59]
37- Onlar öyle kişilerdir ki, onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekât vermekten alıko-yar. Onlar, (dehşetinden) kalblcrin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar. [4][60]
38- Onlar, Allah’ın kendilerini işlediklerinin en güzcliylc mükâfatlandırması ve lütftından kendilerine daha da fazlasını ihsan etmesi için böyle yaparlar. Allah, dilediğine hesapsız nzik verir.
Allah’ın, yükseltilmesine izin verdiği o mescitlerde Allah’ı anan o kişileri, ticaret, alışveriş gibi şeyler, Allah’ı devamlı anmalarından, kendilerine farz kılınan namazlarını kılmalarından ve mallarından farz olan zekâtı vermelerinden alıkoymaz. Zira onlar, kalblerin ve gözlerin ters döneceği kıyamet gününün dehşetinden korkarlar. Böylece Allah onları dünyada yaptıkları amellerin en gü-zeliyle âhirette mükâfatlandırdın ve lütfundan da daha fazlasını versin. Zira Allah, dilediğine hesapsız nzık verir. [5][61]
39- İnkâr edenlerin amelleri, düz bir arazideki serap gibidir. Susayan onu su zanneder. Fakat oraya vardığında umduğundan hiçbir şey bulamaz. Yanında sadece Allah’ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görüverir. Allah, hesabı süratli olandır.
Allah Teala bu âyet-i kerimede, kâfirlerin, insanları inkarcılığa davet eden ileri gelenlerini bir misalle beyan ediyor. Onlann, amellerinin ve inançlarının bir değeri olduğunu sandıklarını, aslında ise hiçbir değeri olmadığını açıklıyor. Onlann amellerini düz bir ovadaki seraba benzetiyor. Susuz insan bu serabı gördüğünde onu su zanneder ve yanma koşar. Fakat oraya varınca hiçbir şey bulamaz. İşte kâfir de böyledir. Bir kısım amelleri işler ve yaptığı bu amellerin kendisine fayda sağlayacağını zanneder. Fakat kıyamet gününde Allanın huzuruna çıkınca, yaptığı amellerin hiçbir değeri olmadığını anlar. Allah ona. amellerinin cezasını derhal verir. Zira Allah, hesap görmesi çok süratli olandır.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifi’nüe şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde Yahudiler çağırılır. Onlara: “Siz kime tapıyordunuz diye sorulur. Onlar da “Allah’ın oğlu Üzeyir’e tapıyorduk.” derler. Bu sefer de onlara: “Siz yalan söylüyorsunuz, Allah’ın ne eşi vardır ne de çocuğu. Şimdi ne istiyorunuz denir? Onlar: “Susadık rabimiz, sen bize su ver.” derler. Onlara işaret edilir “Su içmeye gelmez misiniz?” denir. Onlar, cehennem atehinde toplanırlar. Cehennem ateşi sanki seraptır. Birbirini yeyip bit ilinektedir. Onlar bu ateşe düşerler.. [6][62]
40- Veya inkâr edenlerin amelleri, derin bir denizdeki karanlıklara benzer. Bir deniz ki, onu üstüste dalgalar örtmüş, dalgaların üstünde de bulutlar, ve böylece birbiri üstüne yığılmış kat kat karanlıklar. İnsan, elini çıkaracak olsa neredeyse onu bile görcmcycck. Kime ki Allah nur vermedi, artık onun nuru yoktur.
Allah Teala bu âyet-İ kerimede de inkarcıların önderlerini taklit eden cahil kâfirlerin yapmış oldukları amelleri bir misalle açıklıyor. Onların amellerini “Karanlık içinde karanlık” olarak vasıflandırıyor. Zira böyle kâfirlerin, konuştukları karanlık, yaptıkları karanlık, gittikleri karanlık, varacakları sonuç karanlıktır. [7][63]