Rızık Korkusu mu, Tevhid Davası mı?
Hamd kendisinden başka ilah olmayan, mutlak manada tek güç ve kudret sahibi olan Allah(Celle Celaluhu)’a mahsustur. Salat ve selam tüm peygamberlerin ve onları takip eden tabilerinin üzerine olsun.
“Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”
(Zâriyât, 51/58)
İnsanlık tarihi boyunca hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin önüne konulan en büyük engellerden biri rızık korkusu olmuştur. Firavunlar, Nemrutlar ve müşrik düzenler insanları çoğu zaman açlık, fakirlik ve geçim endişesiyle sindirmeye çalışmışlardır. Ne yazık ki bugün de birçok Müslüman, Allah’ın dinine hizmet etmekten, hakkı söylemekten ve tevhidi yaşamaktan alıkoyan en büyük mazeret olarak geçim kaygısını öne sürmektedir.
Oysa Zâriyât Suresi’nin 58. ayeti bu korkuyu kökünden söküp atmaktadır. Allah Teâlâ kullarına açıkça bildiriyor ki: “Rızık veren yalnızca Benim.” İnsanların, patronların, devletlerin, şirketlerin veya piyasanın verdiği sanılan rızık, gerçekte Allah’ın takdir ettiği rızkın kullara ulaşmasından ibarettir.
Bugün birçok Müslüman Allah’ın rızasını kazanmaktan çok maaşını kaybetmekten korkmaktadır. Bir haramla karşılaştığında susmakta, bir bid’at gördüğünde konuşmamakta, bir zulüm gördüğünde tavır almamakta ve bazen de dininin açık hükümlerini yaşamaktan çekinmektedir. Sebep sorulduğunda ise çoğu zaman şu cevap duyulur: “Geçimimizi düşünmek zorundayız.”
Elbette çalışmak, tedbir almak ve helal kazanç peşinde koşmak İslam’ın emridir. Ancak tedbir ile korku arasında büyük bir fark vardır. Müslüman sebeplere sarılır fakat kalbini sebeplere bağlamaz. Çalışır fakat rızkı işvereninden değil Allah’tan bilir. Ticaret yapar fakat müşteriyi değil Rezzâk olan Allah’ı memnun etmeye çalışır.
Kur’an’da birçok peygamberin hayatı bize bu gerçeği öğretmektedir. İbrahim aleyhisselam ateşe atılma pahasına tevhidi haykırdı. Musa aleyhisselam Firavun’un sarayına karşı hakkı söyledi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekke müşriklerinin mal, makam ve servet tekliflerini reddetti. Çünkü onların gözünde rızık, insanların elinde değil Allah’ın hazinelerindeydi.
Sahabe nesli de aynı teslimiyeti gösterdi. Mekke’de işkence gördüler, mallarını kaybettiler, yurtlarını terk ettiler; fakat tevhid davasından vazgeçmediler. Çünkü onlar Allah’ın şu vaadine inanıyorlardı:
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”
(Hûd, 11/6)
Bugün ise bazı Müslümanlar, rızık endişesini dinî hassasiyetlerinin önüne geçirmiş durumdadır. Haram kazancın yaygınlaşması, faizli işlemlerin normalleşmesi, din uğruna fedakârlığın azalması ve insanların dünyalık menfaatleri uğruna ilkelerinden taviz vermesi bunun açık göstergelerindendir.
Şu hakikati yeniden hatırlamamız gerekir: Rızık tevhidin önünde bir engel değildir. Engel olan, kalbin Allah’tan başkasına bağlanmasıdır. Nice insanlar vardır ki malları azdır fakat Allah’a güvenleri büyüktür. Nice insanlar da vardır ki servetleri çoktur fakat rızık korkusu onları esir almıştır.
Müminin şiarı şu olmalıdır: “Rızkımı Allah takdir etti; benim görevim O’nun dinine sadık kalmaktır.” Çünkü Allah’ın yazdığı rızkı hiç kimse engelleyemez; Allah’ın vermediğini de hiç kimse veremez.
Allah Teâlâ bizleri rızkı konusunda yalnız O’na tevekkül eden, dünya menfaatleri uğruna dininden taviz vermeyen ve tevhid davasını her şeyin üzerinde tutan kullarından eylesin. Âmin.