SORUMSUZ OTORİTENİN SONU: LÂ İLÂHE ILLÂLLAH
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
SORUMSUZ OTORİTENİN SONU: LÂ İLÂHE İLLÂLLAH
Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’ye mahsustur. Salat ve selam O’nun habibi müminlerin örneği ve önderi, yaşayan Kur’an kendisine uyulmadığı sürece kurtuluşun mümkün olmadığı son Peygamber Hz.Muhammed (s.a.v)’e O’nun ehli beytine, sahabesine ve bütün müminlerin üzerine olsun…
Kur’an’dan hareketle tereddütsüz bir şekilde biliyoruz ki, Resûlullah’a ilk vahyolunan ayetlerle birlikte insanlara sunulan ve kabul edilip pratikte hakim kılınması emredilen esas, Allah’ın, insanın bireysel ve toplumsal hayatını da kapsayacak şekilde bütün evrende, daha doğru bir ifadeyle hiçbir şeyi istisna etmeden her şey üzerinde yegâne otorite olduğu hakikâti idi. Hiç kimsenin, hiçbir grup veya toplumun, hiçbir gerekçeyle Allah’ın iradesine, emirlerine muhalif şekilde insanlar üzerinde otorite kuramayacağı, insanların bireysel ve toplumsal hayatlarına etkide bulunamayacakları ilk ayetlerden itibaren sürekli ilan olunur ve gerekçeleri tekrar tekrar açıklanır. Bütün bu ilan ve açıklamaların esasını ise “Lâ ilâhe İllâllah” çağrısı oluşturur.
Bu çağrı, Mekke müşrikleri tarafından büyük bir problemin nedeni olarak algılanır. Çünkü “Lâ ilâhe illâllah” çağrısını işittikleri zaman, bu sözle, ilâh’lığın, Mekke’nin iki önemli yasama, yürütme ve yargı kurumu konumunda olan “Meşûre” veya “Dar’un Nedve” üyelerine değil, sadece ve sadece Allah (c.c)’a ait olduğunun ilan edildiğini anlarlar. Bu ilanın, inanç esaslarından, bireysel ve toplumsal hayata kadar insanı ilgilendiren bütün alanlarda statükodan oldukça farklı, yepyeni bir yapıyı öngörüyü farkederler.
“La ilâhe İllâllah” çağrısıyla, çeşitli gerekçe ve usûllerle ele geçirdikleri bütün yetkilerinin iptal edildiğini, bütün haksız gelirlerinin sonunun geldiğini, sorumsuzluklarının sona erdirildiğinin farkına varırlar. “Lâ ilâhe illâllah” çağrısı ve bu çağrının gerekleriyle, kendilerine sınırsız, sorumsuz ve haksız imkânlar sağlayan statükoyu tamamıyla değiştirmeye aday olduğunu anlayan Mekke aristokratları, haksız menfaatlerinin teminatı olan statükonun devamı için tepkide bulunmayı zorunlu bulurlar. Her yeni ayetle de, korktuklarının başlarına gelme zamanının biraz daha yaklaştığını hissederler. Buna bağlı olarak da tepkilerini artırdıkça artırırlar.
Mekke aristokratları “Lâ ilâhe illâllah” çağrısının, insanlardan bazılarına değil, üst düzeyde sadece ve sadece Allah’a itaat etmeye çağrı olduğunu bilmektedirler. Allah’a itaatin başka hiçbir varlığa itaatla değiştirilemeyeceğinin farkındadırlar. Kabul edemezler bunu. Çünkü onlar Kâ’be ve Mekke’deki putlar nedeniyle, çevre bölgelerdeki bütün toplumların arasında, üstlerinde hiçbir otoritenin etkisini hissetmeden sorumsuzca yaşamaya alışmış kişilerdir. Ayrıca, Mekke’de de idarî yapının gerektirdiği otoriteyi, aralarında paylaşmak suretiyle yine bir otoritenin boyunduruğuna girmeden hayatlarını her türlü imkân ve lüks içerisinde sürdüren kişilerdir. Üstelik kendileri başkalarını boyundurukları altına almış kişilerdir. Mekke toplumunu teşkil eden insanlar kayıtsız, şartsız kendi otoritelerine boyun eğmiş durumdadır. Mekke’deki insanların bireysel ve toplumsal yaşantıları hakkında aldıkları kararlarına hiç kimse müdahale edememektedir. Otoritelerini, hiçbir kayıt tanımaksızın istedikleri gibi belirleyip, gereklerini uygulayabilmektedirler. Kişisel veya ailevi çıkarlarının gerektirdiği tarzda, en önemli malî kaynakları olan Hac’la ve panayırlarla ilgili kararları alabilmekte ve uygulamaktadırlar. Mekke’de ve civarında istediklerini serbest, istediklerini yasak kılabilmektedirler. Kısaca istedikleri gibi davranıp, istedikleri gibi emredip ve emirleri altındaki insanları istedikleri gibi yönetmektedirler. Ancak “La İlahe İllallah” çağrısı tüm bunları yerle bir edecek nitelikte bir çağrıdır. Bu çağrı ile, yaşantılarındaki sorumsuzluk kayıt altına alındığı gibi, insanlar üzerindeki hakimiyetleri de gayr-i meşru ilan edilmektedir. Çünkü “La İlahe İllallah” çağrısı, meşruluğun yegâne ölçüsü olarak Allah’ın hükümlerini ifade etmektedir. Dolayısıyla bu çağrı kabul edildiği zaman, ancak Allah’ın hükümlerine göre yaşamak zorunluluğu vardır ki, bu Mekke aristokratları için kabul edilir bir durum değildir. Zira bu çağrıyı kabul etmeleri, tamamıyla sorumsuz yaşantılarını ve dolayısıyla haksızlık temeline oturmuş menfaatlerini terk etmek olacaktır.