sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

İMANIN OMURGASI, RUHUN SIĞINAĞI

Ocak 17, 2026 11:59
15
A+
A-

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

İMANIN OMURGASI, RUHUN SIĞINAĞI

Hamd; kulunu zorlukla terbiye eden, sıkıntıyı olgunluğa dönüştüren, sabırla yücelten âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salât ve selâm; sabrı yalnızca sözle değil, hayatıyla öğreten; acıyı rahmete, imtihanı hikmete dönüştüren Efendimiz Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) olsun.

Arapça’da ص ب ر (s-b-r) kökünden gelir. Bu kök; tutmak, engellemek, dizginlemek ve yerinde sabitlemek mânâlarını taşır. Sabır; duyguları yok etmek değil, onları dağılmaktan alıkoymaktır. Nefsi taşkınlıktan, kalbi isyandan, aklı panikten tutabilmektir. Bu yönüyle sabır, pasif bir bekleyiş değil; bilinçli ve iradeli bir duruştur.

Fiil olarak صَبَرَ – يَصْبِرُ – صَبْرًا şeklinde kullanılır. Bu yapı, süreklilik isteyen fiilleri ifade eder. Yani sabır; anlık bir tahammül değil, zorluk karşısında çözülmeden durabilme hâlidir. Lugatlarda sabır; “nefsi tutmak, meşakkate katlanmak ve şiddet anında sebat etmek” şeklinde açıklanır. Bu da sabrın, acının yokluğu değil; acı karşısında kontrolü kaybetmemek olduğunu gösterir.

Bu kökten türeyen صَابِر (sâbir) sabrı hâl edinmiş kişiyi ifade ederken, صَبُور (sabûr) çok sabreden demektir. Bu isim aynı zamanda Allah Teâlâ’nın güzel isimlerindendir: الصبور. Cenâb-ı Hak kullarının isyanına rağmen aceleyle muamele etmez; mühlet verir. Kulun sabrı, ilâhî sabrın terbiyesinde olgunlaşır.

Arap dilinde sabır, dağlar ve savaş meydanları için de kullanılır; yerinden oynamayana, çözülmeyene “sabır gösterdi” denir. Bu kullanım, sabrın özünü açıklar: dağılmamak, yerinde kalmak, sarsılsa da kopmamaktır. Kur’ân’da sabrın tekil gelmesi de bundandır; sabır bölünmez. Ama mükâfatı sınırsızdır:

“إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ”

“Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer 10)

Sabır, duyguları bastırmak değil; onları Allah için yerli yerinde tutabilmektir. Bu yönüyle sabır edilgen bir kabulleniş değil, bilinçli ve güçlü bir duruştur. İnsanı ayakta tutan bir iç disiplindir.

Sabır; acıya katlanmak, sıkıntı ve meşakkatler karşısında soğukkanlılığını kaybetmemek, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmektir. Sabır, güzel ahlâkın en ağır imtihandan geçmiş hâlidir. Nefse ağır gelen, tahammülü zor olan her şey ancak sabırla taşınabilir. Bir hakkı savunmak, onu muhafaza etmek ve istikamet üzere kalmak sabırsızlıkla değil; sabırla mümkündür.

Hayat, insana bazen nimetle bazen musîbetle seslenir. İnsan çoğu zaman nimetin de bir imtihan olduğunu fark edemez. Oysa Kur’ân-ı Kerîm sabrı, mü’minin hayattaki en büyük dayanağı olarak defalarca hatırlatır:

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 2/153)

Sabır işte bu beraberliğin kapısını açan anahtardır. Çünkü sabır, imanın omurgasıdır. Omurga olmadan beden nasıl ayakta duramazsa, sabır olmadan iman da hayatın yükünü taşıyamaz. İman yalnızca kalpte tasdik değildir; iman, zorluk anında ayakta kalabilmektir. Darlıkta savrulmamak, gecikmelerde dağılmamak, beklerken bozulmamaktır. Bu yüzden sabır, imanın süsü değil; taşıyıcı kolonudur.

Sabır kırıldığında insanın iç dengesi bozulur. Acelecilik, öfke, kaygı ve umutsuzluk ruhu ele geçirir. Sabır ise kişiye psikolojik bir kuvvet kazandırır. Sabreden insan, olayların kendisini sürüklemesine izin vermez; savrulmaz. Sabır, duyguları inkâr etmek değil; onları yönetebilmektir. Öfkeyi dizginlemek, korkuyu Allah’a havale etmek, kaygıyı tevekküle dönüştürmektir.

Sabır, zihni berraklaştırır. Aceleyle verilen kararların doğurduğu pişmanlıklar, sabırla yerini hikmete bırakır. Sabreden insan bekleyebilir; bekleyebilen insan düşünebilir; düşünebilen insan doğruyu seçebilir. Bu yönüyle sabır yalnızca ahlâkî bir erdem değil, aynı zamanda aklî bir olgunluktur.

Psikolojik olarak sabır, insana umut bilinci kazandırır. Sabreden kişi bilir ki hiçbir sıkıntı sonsuz değildir. Geçici olanı mutlaklaştırmaz. Acıyı hayatın tamamı sanmaz. Sabır, insanın zihninde şu cümleyi diri tutar: “Bu da geçecek.” İşte bu bilinç, insanı çöküşten korur.

Ancak sabır; zillete razı olmak değildir. Haksızlığa sessiz kalmak, insan onurunu çiğnetmek sabır değildir. Meşrû olmayan şeye sabır caiz değildir. Resûlullah (s.a.s.) bu dengeyi şu duasıyla öğretmiştir:

“Allah’ım! Acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım.” (Buhârî, Cihâd, 25)

Gerçek sabır; elden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmaktır. İmkân varken susmak değil; imkân tükendiğinde isyan etmemektir. Kur’ân’ın emrettiği sabr-ı cemîl, yani güzel sabır budur:

“Artık güzel bir sabır gerek.” (Yûsuf, 12/18)

Resûlullah (s.a.s.) bu ayeti açıklarken:

“Sabr-ı cemîl, şikâyetin olmadığı sabırdır.” buyurmuştur.

Bu güzel sabrın en canlı örneklerinden biri Hz. Yûsuf (a.s.) kıssasıdır. Kardeşlerinin kıskançlığıyla kuyuya atıldı. Köle olarak satıldı. İftiraya uğradı ve yıllarca zindanda kaldı. Zindan, onun için bir sabır mektebi oldu. Elinden geleni yaptı ama kalbini kinle kirletmedi. Şikâyet etmedi. Sabretti. Nihayet Allah onu zindandan çıkardı, izzetli bir makama yükseltti. Kardeşleri karşısında acz içinde dururken Yûsuf (a.s.) şöyle dedi:

“Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın.” (Yûsuf, 12/92)

Bu söz, sabrın intikamdan daha yüce bir ahlâk olduğunu gösterir. Ardından gelen ilâhî hüküm ise sabrın sırrını açıklar:

“Kim Allah’tan korkar ve sabrederse, Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez.” (Yûsuf, 12/90)

Hayatta sabır farklı alanlarda tecellî eder. Âlimler sabrı üç başlıkta ele almışlardır:

Musîbetlere karşı sabır, kullukta sabır ve günahlardan sakınmada sabır.

Hastalıklar, felâketler ve kayıplar karşısında mü’min heyecana kapılmaz. Firavun’un zulmü altındaki mü’minler şöyle dua etmişlerdi:

“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak vefat ettir.” (el-A‘râf, 7/126)

İbadetler nefse ağır gelir. Namaza devam, oruçta sebat, infakta istikrar sabır ister. Günah işlememekte sabır ise belki de en zor olanıdır. İmam Gazâlî bu noktada der ki:

Asıl hüner, bollukta sabredebilmektir.”

Bollukta sabır; israf etmemek, şımarıklığa kapılmamak, nimetin hakkını vermektir. Kur’ân bu dengeyi şöyle öğretir:

“Her kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu yapılmaya değer en güzel işlerdendir.”     (Şûrâ, 42/43)

Resûlullah (s.a.s.)’in hayatı sabrın zirvesidir. Tâif’te taşlandı, kanlar içinde kaldı; fakat şöyle dua etti:

“Allah’ım! Kavmime hidayet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.”

O, aç kaldı ama şikâyet etmedi; güç buldu ama kibirlenmedi. Çünkü o biliyordu ki sabır, insan kazanmanın anahtarıdır.

Bir gün şöyle buyurdu:

“Mü’minin işi ne hoştur! Başına bir iyilik gelse şükreder; bu onun için hayırdır. Başına bir sıkıntı gelse sabreder; bu da onun için hayırdır.” (Riyâzü’s-Sâlihîn)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan ve canlardan eksiltmekle deneriz; sabredenleri müjdele.” (el-Bakara, 2/155)

Sabır; iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısacası bütün faziletlerin başıdır. Kur’ân bunu Asr Sûresi’nde açıkça ilan eder:

“Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler kurtuluştadır.” (el-Asr, 103/1-3)

Bu sebeple mü’mine düşen; sabrın kurtuluş yolu olduğunu bilmek, Allah’tan sabır istemek ve sabırla yürümektir. Çünkü sabrın sonu selâmettir. Sabır zafere giden yoldur.

Yazarın Diğer Yazıları
Ocak 3, 2026 11:59
Kasım 10, 2025 11:59
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.