VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA TEVBE SURESİ 67. VE 70. AYET-İ KERİMELER
Münafıkların Vasıfları Ve Uhrevî Cezaları
67- Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendirler. Onlar münke-ri emreder, marufu nehyederler. Ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular. O da, onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fâsıkların ta kendileridir.
68- Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de, orada ebediyen kalıcılar olmak üzere cehennem ateşini vaad etti. Bu, onlara kâfidir. Allah, onları rahmetinden kovdu. Onlar için bitip tükenmeyen bir azab vardır.
69- Kendinizden evvelkiler gibisiniz. Onlar kuvvetçe sizden daha ileriydi. Malları ve evlatları da daha çoktu. Nasipleri kadar faydalanmak istediler. Sizden evvelkiler nasiplerince faydalanmak istedikleri gibi, siz de faydalanmak istediniz ve onların daldıkları gibi daldınız. Onların dünyada da, ahi-rette de yaptıkları boşa gitti. İşte bunlar, zarara uğrayanların da ta kendileridir.
70- Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen Ashabının, Lût’un darmadağın olan kasabalarının haberi de gelmedi mi? Onlara peygamberleri apaçık mucizelerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Açıklaması
Bu ve bundan sonraki ayetler, müminlerin sıfatlarıyla münafıkların sıfatları arasındaki açık farkları ortaya koyuyor. Müminler iyiliği emredip kötülüğü nehyederken, münafıkların bunun aksini yaptıklarını açıklıyor.
Münafık erkeklerle münafık kadınlar, münafıklık sıfatında, imandan uzaklıkta, ahlâk ve amelde birbirlerine benzerler. “Onlar münkeri emrederler.” Münker, şeriatın hoş karşılamadığı ve nehyettiği, selim yaratılışın ve sahih aklın kabul etmediği -yalan söylemek, hainlik etmek, sözünde durmamak ve ahdini bozmak gibi- şeydir. Buhari, Müslim, Tirmizî ve Nesaî’nin Ebu Hüreyre’den tahric ettiği sahih hadisde Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiğinde, ona hainlik eder.” “Maruftan nehyederler.” Maruf: Şeriatın emrettiği, akim ve yaratılışın kabul ettiği -cihad ve Allah yolunda vermek gibi- şeydir. Nitekim Cenab-ı Hak onlar hakkında şöyle buyurur: “Resulullahın yanındakilere infak etmeyin, ta ki dağılıp gitsinler diyenler onlardır” (Münafikûn, 63/7).
Onlar, Allah’ın zikrini unuttular, Allah’ın emrini, yasaklarını içine alan şer1! sorumluluklardan uzaklaştılar. O da, onları unuttu. Onları, fiillerinin benzeriyle cezalandırdı. Onlara, kendilerini unuttuğu kimseler gibi muamele etti. Dünyada lütfundan, rahmetinden, fazlından ve yardımından, ahirette de sevabından mahrum bıraktı. “Bugün biz, sizi unuturuz” (Casiye, 45/34). Çünkü onlar Allah’a itaati terkettiler.
Şüphesiz münafıklar fasıktırlar; hak ve doğru yolun dışmdadırlar, dalalet yolundadırlar. Her türlü hayırdan uzaktırlar, küfürde azgınlık üzeredirler.
Sonra Allahü Teâlâ, onların cezalarını açıklamak üzere: “Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de, orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere Cehennem ateşini vadetti” buyurmuştur.
Allahü Teâlâ, onları cezalandıracağı ve kâfirlerin içine katacağı şeklindeki vaadini pekiştirmiş; onların hepsini de, içine girecekleri ve sonsuza kadar kalacakları cehennem azabıyla -azap ve amellerinin cezası olarak o yeter- korkutmuş, onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için cehennem azabından başka, sürekli bir azap ya da dünyada nifak hastalığından dolayı karşılaştıkları sürekli bir işkence, iç yüzlerini ve çeşitli kepazeliklerini, Peygamber ve müslü-manların bilmesi korkusu, endişesi vardır.
Erkeklerle beraber kadınların da anılması, hastalığın köklü ve genel olduğuna delildir. Kâfirlerin münafıklardan sonra anılması, münafıkların kâfirlerden daha kötü olduğunu gösterir.
Sonra Allahü Teâlâ, bu münafıklara dünya ve ahirette ulaşacak azabı açıklamıştır. O azap, geçmiş peygamberler dönemindeki münafıklar ve kâfirlerin azabıyla benzerlik gösterir. Siz de, onlar gibi dünyaya ve dünyanın geçici mallarına aldanıyorsunuz. Onlar sizden daha kuvvetli, mal ve evlatça daha güçlüydüler. Onların dünya malına aldanıp gereksiz sözlere daldıkları gibi, siz de dünya malına aldanıp gereksiz sözlere daldınız. Onlar gibi, mal ve çocuktan dünya lezzetleri ve nazlarından yararlanmaya koyuldunuz, Allah’ın ve Resulullah (s.a.)’in yolunda gitmeyi terkettiniz. İşlerin sonunu düşünüp ahirette kurtuluşu istemek için çalışmadınız. Sizde hayır, onlarda şer sebepleri çok olduğu halde, haliniz onlardan daha kötü oldu. Onlardan daha çok cezayı hak ettiniz. “Onlar, nasipleri kadar faydalanmak istediler.” Kendilerinden öncekilerin yaptığı gibi, onlar dünya ya da dinden nasiplerini almak istediler.
Onların bâtıl şeylere daldığı gibi. siz de bâtıl şeylere daldınız.
İlk olarak öncekilerin, sonra münafıkların, daha sonra bir daha öncekilerin dünya nimetlerinden nasiplerini aldıklarını söylemekten amaç, dünya nimetlerine daldıklarından dolayı öncekileri kötülemek, ahiret saadetinden mahrum olduklarını ifade etmektir. Sonra Allah, mübalağayı ve benzeme şeklinin çirkinliğini artırmak için, İslâm dönemi münafıklarını onlara benzetti. Nitekim, bir kimsenin zalimlik ve kötülüğüne işarette bulunmak isteyen kimse, ona: “Sen Firavun gibisin. O, suçsuz yere öldürüyor, sebepsiz işkence ediyordu. Sen de, onun yaptığının aynısını yapıyorsun” der. Kısacası buradaki tekrar, pekiştirme içindir.
Allahü Teâlâ, dünyayı istemede ve ahiretten yüz çevirmede, bu münafık ların, o eski kâfirlere benzemediklerini açıkladıktan sonra, bu iki fırka arasındaki başka bir benzerliği açıklıyor: Peygamberleri yalanlamak, hile yapıp aldatmak, ahdi bozup hiyanet etmek. “Onların daldıkları gibi, daldınız.” Onların yalana ve bâtıla daldığı gibi, siz de daldınız.
Sonra Allahü Teâlâ, evvelki ve sonraki bütün münafıkların, kâfirlerin amellerinin sonucunu açıkladı: “Dünyada da, ahirette de yaptıkları boşa gitti.” Çünkü onların yaptıkları riya ve gösterişle yapılmıştı. Onlar, Allah rızasını düşünmediler. Çünkü amellere sevap verilmesi, iman şartına bağlıdır. Onlar ise gerçekten inanmamışlardı. İmanı açıklamışlar, küfrü içlerinde gizlemişlerdi. Bu yüzden, münafık olmuşlardı. İşte onlar, kâr edecekleri yerde zarar edenlerin ta kendileridir. Çünkü onlar, sevap kazanmaya çalışmadılar, kendilerini peygamberleri reddetmek için yoruldular. Dünya ve ahirette, iyiliklerin boşa gittiğini gördüler, dünya ve ahirette ceza buldular.
Bu, Cenab-ı Hakk’m şu sözü gibidir: ” De ki: “Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir, üstelik iyi yaptıklarını sanırlar.” (Kehf, 18/103-104). Allahü Teâlâ’nm: “Onların amelleri boşa gitmiştir” sözü, Allahü Teâlâ’nm şu sözünde işaret olunan salihlerin işinin zıddıdır: “Ve ona dünyada ecrini verdik. Ahirette de o, salihlerdendir” (Ankebut, 29/27).
Allahü Teâlâ, İslâm dönemi münafıklarının halini, geçmiş dönemlerjn kâfirlerinin haline benzettikten sonra, o kâfirlerin bu münafıklardan daha kuvvetli, daha çok mal, çoluk çocuk sahibi iken amellerinin boşa gittiğini, rezil rüs-vay olduklarını, dolayısıyla bu münafıkların da, dünya ve ahiret iyiliklerinden mahrum kaldıklarını açıklamıştır.[1][55]
Sonra Allahü Teâlâ, bu peygamberleri yalanlayan münafıklara öğüt verip: “Onlara kendilerinden öncekilerin haberleri gelmedi mi?” sözüyle korkutuyor. Yani, peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin haberi size söylenmedi mi? Sonra Cenab-ı Hak, altı kavmi anıyor. Bunlar, Nuh (a.s.)’a iman edenler hariç, yeryüzündeki bütün insanları kaplayan tufanla, suda boğulan Nuh kavmi, Hûd (a.s.)’ı yalanladıkları zaman, kısırlaştırıcı bir rüzgârla helak edilen Hûd’un kavmi Ad, Salih (a.s.)’m kavmi Semûd, kendilerinden nimetin alındığı ve bir sinek musallat kılınarak helak edilen İbrahim (a.s.)’m kavmi, şiddetli bir yer sarsıntısı ve gölgelik gününün azabı gelen Şuayb (a.s.)’ın kavmi Ashab-ı Medyen; Meadin’de oturan, Allah tarafından yere geçirilen, yerleri altına üstüne getirilen, üzerlerine taş yağdırılan Lût (a.s.)’m kavmi Mü’tefikât’tır. [2][56] Cenab-ı Hak başka bir ayette de: “Şehirlerini O kaldırıp yere attı” (Necm, 53/53) buyuruyor. Yaşadıkları yerlerin ve baş şehirleri Sodom’un -Allah’ın peygamberi Lût (a.s.)’ı yalanlamaları ve dünyada daha önce hiç kimsenin yapmadığı o çirkin işi (livata) yaptıklarından dolayı- altını üstüne getirdi.
Allahü Teâlâ’nm bu altı kavmi anmasının sebebi, bu kavimlerle ilgili bazı haberleri duymaları, bazan de onlarla ilgili kalıntıları görmeleri sebebiyledir. Nitekim yaşadıkları belde, yani Şam, Arap beldelerine yakındı.
Allahü Teâlâ’nm: “Onlara kendilerinden öncekilerin haberleri gelmedi mi?” sözü, pekiştirme ve azarlama sorusudur. Onlara, bu kavimlerin haberi geldi, fakat ibret almadılar demektir.
Bunlar, peygamlerlerinin kendilerine açık delillerle ve mucizelerle geldiği kimselerdi. Burada takdirî olarak, onların hakk’ı yalanladığı, Allah’ın da onları çabucak gelen bir helakle yok ettiği anlamı vardır.
“Allah onlara zulmediyor değildi.” Çünkü O, onlara peygamberler göndermekle açık delillerini gösterdi: “Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” Çünkü çirkin işler işliyor, peygamberleri yalanlıyor, hakka muhalefet ediyorlardı. Zulüm, Allah’tan değil, kendilerinden geldi. O azabı hak ettiler.
Bu kavimleri hatırlatmaktan amaç, münafıkların ve kâfirlerin şunu bil-mesidir: Allah’ın kulları hakkındaki kanunu birdir, değişmez. Küfürlerinde ısrar ettikleri müddetçe onlara azap inecektir. Çünkü geçmişte uygulanan benzer şey, bugünkü benzerine uygulanır: “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mıdır? Yoksa sizin kitaplarda bir beraatiniz mi var?’ Kamer. 54/43). [3][57]