VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 5. VE 7. AYET-İ KERİMELER
Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederek, Azabın Derhal Gelmesini İstemeleri Ve Rasûlullah (S.A.)’Dan Maddi Mucize Talepleri
5- Şaşacaksan, onların “Biz toprak olunca mı yeniden yaratılacağız?’ demelerine şaşmak gerekir. İşte onlar Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar boyunlarına demir halkalar vurulup, bunlarla sürülenlerdir. İşte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır
6- Müşrikler senden kurtuluştan önce azap isterler. Oysa onlardan önce nice ibret alınacak cezalar verilmiştir. Doğrusu Rabbinin insanların zulümlerine rağmen onlara mağfireti vardır. Rabbinin cezalandırması çetindir
7- Kâfirler “Rabbinden ona (Muham-med’e) bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak uyarıcısın. Her milletin yol gösteren bir peygamberi vardır.
Açıklaması
“Ey Peygamber! Bu müşriklerin Allah’ın dilediği her hususta muktedir olduğuna dair, yarattığı herşeyde Onun delil ve burhanlarını görmelerine ve her şeyi O’nun yoktan var edip, hiçbirinin adı sanı yokken onları meydana getirdiğini itiraf etmelerine rağmen seni yalanlamalarına ve fayda ve zarar veremeyen putlara ibadet etmelerine şaşacaksan bunlardan daha çok şaşılacak ve ga-ripsenecek bir şey daha vardır. İşte o da yeniden dirilmeyi ve kıyametin kopmasını yalanlayarak “Yok olup, kokuştukları ve toprak olduktan sonra yeniden dirilmek mümkün müdür?” demeleridir”. Kâfirlerin inkâr manası taşıyan bu soruları Kur’an1 da dokuz surede 11 yerde tekrar edilmiştir. Bunlar, Ra’d, İsrâ, Müminun, Nahl, Ankebût, Secde, Sâffât, Vakıa ve Nâziât sureleridir.
Allah Tealâ’nın da “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet, O her şeye Kadir’dir.” (Ahkaf, 46/33) buyurduğu gibi, bütün bilgili ve akıllı insanların göklerin ve yerin yaratılmasının insanları yaratmaktan daha büyük bir iş olduğunu ve mahlûkâtı yoktan var eden zât için onları yeniden yaratmanın daha kolay olduğunu bilmelerine rağmen bu kâfirler habire bu soruyu sorup durmuşlardır.
Daha sonra Allah Tealâ, bunlar hakkındaki üç hüküm vermiş ve bu hükümleri şöyle açıklamıştır: “İşte onlar Rablerini inkâr edenler…” peygamberini yalanlayan, inat ve sapıklıklarını sürdüren kâfirlerdir. Çünkü Allah Tealâ’nın kudretini inkâr eden O’nu inkâr etmiş sayılır. Bu da yeniden dirilmeyi ve kıyameti inkâr eden herkesin kâfir olduğunu göstermektedir.
“İşte onlar, zincir ve demir halkalarla bağlanıp, o şekilde sürülürler”. Ebû Hayyân şöyle der: “Görünen o ki onların boyunlarına bukağı gibi gerçek demir halkalar geçirilecektir”[1][3] Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak sürülürler.” (Gafir, 40/71). Bu anlatılan gerçektir. Sözü, gerçeğe hamletmek daha doğrudur.
Yine onlar, cehennemlik olup, ahirette ebediyyen cehennemde kalacaklardır. İşte onlar, kâfir olmaları, öldükten sonraki dirilmeyi inkâr etmeleri ve peygamberi yalanlamaları sebebiyle cehennemden ayrılamayan, orayı hak eden, orada ebedî olarak kalıp asla uzaklaşmayan cehennemliklerdir. “Hayır, hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırıp körletmiştir” (Mutaffifin, 83/14). Bu ayetten maksat, ebedî ve sonsuz azapla tehdit etmektir. Bu da göstermektedir ki sadece bu ayeti inkâr eden kâfirler, ebedî azaba çarptırılacaklardır.
Kâfirlerin peygamberi yalanlamaları, sadece ahiret azabını inkâr etmekle olmamış, bilâkis onlar dünyada başlarına gelecek azabı da reddetmişlerdir. Allah Tealâ şöyle buyurur: “O öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan
Yahudi Ka’b b. Eşref, Seyyid, Âkib Uskafey Necrân ve adamları gibi Rasulullah (s.a.)’a karşı grup oluşturan ehl-i kitap içinde ise sana gelen hakkın bir kısmını inkâr edenler vardır. İnkâr ettikleri bu ayetler, ya şeriatlarına ya da tahrif ettikleri hükümlar, senden, cezadan ve onun belâlarından kurtulmaktan önce ceza isterler.” Allah Tealâ şöyle buyurur: “Birisi, olacak azabı soruyor” (Maaric, 70/1). ” ‘Allahımız! Eğer bu Ki-tab, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır…’ demişlerdi” (Enfal, 8/32). “Onlar ise ‘Rabbimiz! Bizim cezamızı hesap gününden önce ver ve bizi hesaba erken çek’ derler” (Sad, 38/16).
“Biz, geçmiş ümmetlere nice cezalar vermiş, onları ders alanlar için ibret ve hatırlama vesilesi kılmıştık.” Diğer bir ifadeyle şöyle demek mümkündür: Geçmişte, onlara benzeyen yalancılar, sarsıntı, yerin dibine geçirmek ve tufan gibi nice cezalara çarptırılmışken bu kâfirler senin korkutmanı alaya alarak hemen cezaya çarptırılmak istiyorlar.
Muhakkak ki Allah Tealâ, insanların zulmetmelerine, gece gündüz günah işlemelerine rağmen onları affeder, bağışlar ve günahlarını örter. Eğer Allah Tealâ, halîm ve affeden olmasaydı insanlar günah işler işlemez onları hemen cezalandırırdı. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah, insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi” (Fatır, 35/45). “Bununla beraber Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar” (Kehf, 18/58).
Netice olarak, muhakkak ki Allah, insanların günah işleyerek kendilerine zulmetmelerine rağmen onları affeder.
İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: “Kur’an’da bu ayetten daha ümitvar başka hiçbir ayet yoktur.”
“Allah Tealâ âsîleri şiddetli cezaya çarptırır.” Görülmektedir ki Allah Tealâ, rahmet sahibi olmasını cezalandırmasının çetin olmasıyla beraber yan-yana zikretmiştir. Ümitle korkunun ortasını bulmak ve insanın umutla sakınma arasında gidip gelmesini sağlamak için Kur’an’da bu metod pek sık kullanılmıştır. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Seni yalanlarlarsa ‘Rabbinin rahmeti geniştir, O’nun azabı suçlu milletten geri çevrilmez de’ de!” (En’am, 8/147). “Ey Muhammedi Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğunu, azabımın
can yakıcı bir azab olduğunu haber ver” (Hıcr, 49-50). “Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O, bağışlar ve merhamet eder.” (A’raf, 7/167). Ümitle korkuyu bir arada zikreden daha nice ayetler vardır.
İbn Ebi Hatim (r.a.)’den şöyle rivayet eder. Saîd b. Müseyyib şöyle der: “Doğrusu Rabbinin insanların zulümlerine rağmen onlara mağfiret vardır…” ayeti nazil olunca Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Eğer Allah’ın afvı, rahmeti ve müsamahası olmasaydı hiç kimseye yediği yarar sağlamazdı. Yine Allah’ın tehdidi ve cezalandırması olmasaydı herkes işlerini O’na havale edip yangelir yatardı.”
Allah Tealâ, müşriklerin, acze düşürmek, küfürde ısrar etmek ve Rasulullah (s.a.)’ın peygamberliğine dil uzatıp onun doğruluğu hususunda insanları şüpheye düşürmek maksadıyla geçmiş peygamberler gibi ‘Rasulullah (s.a.)’ın da gayet açık mucizeler göstermesini istediklerini bildirerek şöyle buyurmuştur: “Müşrikler küfür ve inatlarını kusarak şöyle derler: ‘Musa’nın asası, Salih’in devesi ve İsa’nın sofrası gibi önceki peygamberlerin gönderildiği şekilde bize de Muhammed’in Rabbi’nden bir mucize gelip, onun bize Safa Tepesini altın yapması, bizden dağları uzaklaştırıp yerlerine geniş meralar ve nehirler kılması lazım değil miydi?”
Allah, kâfirlerin bu şüphesini başka bir ayette reddetmiştir: “Bizi ayetler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasında başka bir şey alıkoymadı.” (İsra, 17/59/. “Biz yalancıları cezalandırmakta acele etmeyiz. Çünkü istedikten sonra kim kendisine gelen mucizelere inanmazsa Biz onları bu günahları sebebiyle helak ve perişan ederiz. İşte Bizim sünnetimiz ve usulümüz budur.”
Burada müşriklerin bu isteklerine karşılık verme yerine Rasulullah (s.a.)’m îfâ etmek için gönderildiği vazifenin açıklanmasına -ki bu vazife insanları isteklerine boyun eğmek değil bilâkis onları hidayete ulaştırmak ve korkutmaktır- geçilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sen ancak bir peygambersin. Vazifen Allah’ın sana emrettiği dinini tebliğ etmektir, mucize konusu ise sırf Allah’a aittir”. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammedi Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Bakara, 2/272).
Her ümmet veya milletin peygamberlerden, onları Allah Tealâ’ya, hak dine, hayır ve olgunluğa çağıran bir davetçisi vardır. Diğer bir ayette Allah şöyle buyurur: “Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı bulunagelmiştir” (Fatır, 35/24).
“Hâdin” kavli “Münzir” lafzına ma’tuf da olabilir. Aralarını “Likülli kavmin” kavli ayırmıştır. Bu durumda mana “Sen, bütün milletler için korkutucu ve yol göstericisin” şeklindedir. İkrime ve Ebu’d-Duhâ bu görüştedir.
Netice olarak, bu ayet ayın yarılması, ağaçların emrine boyun eğmesi, değneğin kılıç olması, parmakların arasından suyun akması ve bunlara benzer Rasulullah (s.a.)’a inen harikulade mucizeleri, mucize kabul etmeyip, inat ederek başka mucizeler teklif eden müşrik ve kâfirler hakkında nazil olmuştur. Öyleki bu kâfirler İsrâ ve Furkan surelerinde de belirtildiği gibi Rasulullah (s.a.)’dan yerden kaynaklar fışkırtmasını, göğe yükselmesini, melek ve hazine getirmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah, Peygamberi (s.a)’ne şöyle buyurdu: Sen ancak diğer peygamberler gibi onları kötü akıbetle korkutan bir uyarıcısın ve sadece nasihat edersin. Senin vazifen onların teklif ettiklerini getirmek değildir. Bu teklifler sırf inat yüzündendir. Azap ve helak vakti gelmeden mucize indirilmeyecektir.[2][4]