VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA YUNUS SURESİ 18. VE 20. AYET-İ KERİMELER
Putlara Tapmak Ve Putların Şefaatçi Olacaklarını İddia Etmek
18- Onlar Allah ı bırakıp kendilerine fayda ve zarar vermeyen putlara taparlar ve “Bunlar (Allah katında) bizim şefaatçılanmızdır” derler. De ki: “Göklerde ve yerde Allah’a O’nun bilmediği bir Şeyi mi haber veriyorsunuz?1 Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.
Açıklaması
Allah Tealâ müşriklerin iki davranışını kesinlikle reddediyor: Putlara tapmak ve Allah katında bu putların şefaatlarımn fayda vereceğini sanarak putları şefaatçi kabul etmek. Cenab-ı Hak da putların hiçbir faydası ve zararı dokunmayacağını ve ellerinde hiçbir şey olmadığını bildirdi.
Cahiliye devri Arapların çoğu yaratıcısının varlığını itiraf ediyorlardı. “Onlara yeri ve gökleri kim yarattı diye soracak olsan elbette “Aziz (her şeye galip) olan ve Alim (her şeyi bilen) Allah yarattı” diyeceklerdir.” (Zuhruf, 43/9).
Ancak öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlar, hiçbir faydası veya zararı dokunmayan putlara, taş veya çeşitli madenlerden yapılmış cisimlere tapıyorlardı. Hem Allah’a hem de Allah ile birlikte putlara tapıyorlardı: “Onların çoğu ancak müşrik olarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf, 12/106).
Müşrikler putların fayda ve zarar vermeye kadir olduklarını, kendilerine Allah katında şefaat edecek aracılar olduklarını zannediyorlardı:
“Onlar, Biz putlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz, derler.” (Zümer, 39/3).
İşte bu iki husus onların putlara tapmalarına sebep olmaktadır.
Nadr b. Haris’ten rivayet ediliyor ki: Kıyamet günü olduğu zaman Lât ve Uzza putları bana şefaatçi olacak.
Allah onlara “De ki: Göklerde ve yerde Allah’a O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz.” ayetiyle cevap verdi. Yani Ey Rasulüm! Onlara de ki: Sizin iddia ettiğiniz şeylerin hiçbir delili yoktur. Siz Allah’a ne yerde, ne de göklerde bulunmayan, Allah’ın hiç bilmediği o şefaatçıları mı haber veriyorsunuz?
Bu ayetin benzeri bir ayet de şöyledir: ‘Yeryüzünde Allah ‘m bilmediği şeyler var da onları mı Allah’a haber veriyorsunuz?” (Rad, 13/33).
“Allah’ın bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz?” ifadesi Allah’a şirk koşulan ve şefaatçi olacakları söylenen bu şeylerin bulunmadığını gösterir. Yer ve gökte bulunan bütün varlıklar Allah’a şirk koşulmaya lâyık olmayan, onlar gibi değersiz, sonradan yaratılan varlıklardır.
Bundan sonra Allah yüce zatını bunların şirk ve küfürlerinden tenzih ederek şöyle buyurdu: “Allah onların şirk koştuğu şeylerden münezzeh ve yücedir.” Yani Allah onların kendisine şirk koştuğu şefaatçılar ve vasıtalardan münezzeh, tam manasıyla beri ve yücedir. O, onların şirk koşmalarından ve O’na yakıştırdıkları ortaklardan münezzehtir. [1][9]
Bütün İnsanlar İçin Asıl Olan Husus Hepsinin Hak Din Üzerine Olmalarıdır.
19- İnsanlar sadece tek ümmet idiler. Sonra ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinin daha önce verdiği bir vaadi olmasaydı, ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında kesin hüküm verilmiş olurdu.
Açıklaması
İnsanlar her zaman bir olan, ortağı bulunmayan Allah Tealâ’ya iman eden tertemiz fıtrat -İslâm fıtratı ve tevhid akidesi- üzerinde olan tek bir ümmet idiler.
Daha sonraları nefsî arzulara ve batıl görüşlere uyarak dini meselelerde yani peygamberlerin gönderilmesi konusunda ihtilâfa düştüler. Bir grup peygamberlere tabi olurken başka bir grup delâlet üzerinde ısrar etti.
Bu ayetin benzeri Allah’ın şu kelâmıdır: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah onlara müjdeleyen ve uyarıcı peygamberler gönderdi…” (Bakara, 2/213).
Peygamberimiz (s.a.)’in şu hadis-i şerifi de bu manayı teyit etmektedir: “Her doğan çocuk fıtrat üzerine doğar, nihayet dili de bunu ifade eder. Onu annesi ve babası Yahudi, Hristiyan veya mecusi yapar. “[2][10]
Bütün insanlar hak din -İslâm dini- üzerinde idiler. Sonra ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak ihtilafları Allah’ın kitabıyla ortadan kaldırmak ve onları hidayete davet etmek için peygamberleri gönderdi. İnsanlardan bir kısmı iman edip hidayet buldu, bir başka kısmı ise haddi aşarak sapıttı. Sonra da nefsî arzularına uyarak Allah’ın kitabında ihtilâfa düştüler.
“Eğer Rabbinin daha önce verdiği bir vaadi olmasaydı…” Yani Allah’ın insanlar arasındaki son hükmün ve tam karşılığın karar ve ceza günü olan kıyamet günü olacağı şeklinde daha önce ifade ettiği bir hak söz olmasaydı ve hakkı çiğneyenlerin helak olması şeklindeki cezalarını hemen dünyada iken verseydi aralarında ihtilâf ettikleri konularda kesin hüküm verilmiş olurdu:
“Senin Rabbin ihtilaf ettikleri hususlarda kıyamet gününde onların aralarında hükmünü verecektir.” (Yunus, 93).
Bu ayette insanları tekrar ilk vahdet günlerine götürmek ve aralarındaki çekişmeleri ortadan kaldırmak için indirilen Kur’an’da ve itikat esaslarında ihtilâf edilmesine karşı bir tehdit vardır. Yine bu ayette Peygamberimiz (s.a.)’i inkâr edenlere karşı verilecek azabın geciktirilmesi hususunda Peygamberimiz (s.a.) teselli edilmekte ve insan tabiatı beyan edilmektedir. [3][11]
Müşriklerin Bir Mucize İndirilmesi İstekleri
20- (Müşrikler) “O’na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya” derler. De ki: “Gaybı bilmek ancak Allah’a aittir. Bekleyin. Ben de gerçekten sizinle beraber bekleyenlerdenim”
Açıklaması
Bu inatçı ve yalanlayıcı kâfirler defalarca Muhammed’e, Hz. Nuh, Şuayb, Hud, Salih, Musa ve İsa (a.s.) vb. peygamberlere nazil olan mucizeler gibi bir mucize yahut Safa’mn altına çevrilmesi, Mekke dağlarının kaldırılıp yerine nehirler, bahçeler konulması gibi ancak Allah’ın kadir olabileceği elle tutulur, gözle görülür bir kâinat delili (mucize) indirilseydi ya diyorlardı.
Kur’an bir çok yerde Mekke müşriklerinin maddî mucizeler indirilmesi şeklindeki taleplerini anlattı. Yu burada olduğu gibi özlü bir şekilde, yahut Furkan suresinde olduğu gibi tafsilatlı bir şekilde bu isteklerine cevap verdi:
“Kâfirler şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yiyor, çarşılarda geziyor? Kendisine bir melek indirilip de onunla birlikte uyarıcı olsaydı ya!”
‘Yahut kendisine bir hazine indirilse veya bir bahçesi olsa da oradan yese ya!” (Furkan, 25/7-8).
Bundan sonraki ayet ise şöyledir: “Allah yüceler yücesidir! O dilerse sana (daha dünyada iken) (onların istediklerinden) daha hayırlısını, altlarından ırmaklar akan cennetleri verir ve senin için köşkler yapar.” (Furkan, 10)
İsra suresinde müşriklerin Peygamberimiz (s.a.)’den önemli birkaç mucizeden birini getirmesini istediklerini anlatılır:
“Kâfirler şöyle dediler: Bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak çıkarmadıkça sana iman etmeyeceğiz.”
“Veya içinde hurma ve üzüm bulunan bir bahçen olsun, ortasından şırıl şırıl ırmak akıtasın.”
‘Yahut iddia ettiğin gibi göğü başımıza parça parça düşür veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getir.”
“Veyahut altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın. Allah’tan gelen bir peygamber olduğunu yazan okuyabildiğimiz bir kitap getirmedikçe göğe çıktığına da inanmayız.” (Ey Muhammedi) Sen onlara şöyle de: Rabbimi tenzih ederim! Nihayet ben de beşerden bir peygamberim” (İsra, 17/90-93).
Bu gibi tekliflere verilen en kesin cevap şu ayet-i kerime idi: “Onlara mucize göndermeyişimizin sebebi sadece önceki kavimlerin kendilerine gönderilen mucizeleri yalanlamalarıdır.” (İsra, 17/59). Yani Âd kavmi Semud kavmi gibi kavimlerin gönderilen mucizeleri yalanlamalarıdır.
Biz onlara geçmiş kavimlere yapılan muamele gibi muamele etmemeyi, dolayısıyla onları da öncekiler gibi helak etmemeyi kararlaştırdık. Çünkü Muhammed (s.a.) peygamberlerin sonuncusudur, bütün âlemleri kaplayan umumi bir rahmettir. Ayrıca onların neslinden iman edip Allah’ın birliğine inananlar dünyaya gelebilir.
Bütün bunlarla birlikte Allah peygamberine ilmî ve tabiî mucizeler ihsan etti. Ancak bunları peygamberliğine hüccet olarak vermedi, ayrıca onlardan da bu çeşit mucizelere iman etmelerini istemedi. Bu mucizeler Peygamberimiz (s.a.)’in bazı dualarının kabulü, hastaların O’nun vasıtasıyla şifa bulması,
Bedir ve Tebuk Gazveleri’nde az bir yiyecekle çok kimsenin doyması, ayın iki parçaya ayrılması, hurma kütüğünün inlemesi, kelerin konuşması gibi Maver-di’nin A’lamü’n-Nübüvve (Peygamberlik mucizeleri) gibi siyer ve hadis kitaplarında teferruatlı bir şekilde yer alan, bilinen ve sadece zaruret icabı gösterilen mucizelerdir.
Bütün bu mucizelere rağmen Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz (s.a.)’in ebedî mucizesi olarak kalacaktır. Asrımızda yapılan yeni buluşların, yeni ispat edilen ilmî ve tabiî nazariyelerin Kur’an’da yer alan haberlere tamamen uygun olması bu Kur’an’ın bu mucizevî yönünü teyit etmektedir.
Buharî, Müslim ve Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Hiçbir peygamber yoktur ki kendisine beşerin benzerine iman ettiği bazı mucizeler verilmesin. Bana verilen sadece Allah’ın bana vahyettiği Kur’an idi. Kıyamet günü hepsinden daha çok ümmeti olan bir peygamber olacağımı ümid ediyorum.”
Bu ayetteki özlü cevap “De ki: Gaybı bilmek Allah’a aittir…” şeklinde idi. Yani sizin tekliflerinizin kabul edilmesi ve bir mucizenin inmesi gayba ait durumlardandır. Gaybı bilmek de sadece Allah’a mahsustur. Gaybı O’ndan başkası bilemez. Her şey Allah’ındır. Her şeyin neticesini Allah bilir. Benim veya bir başka birinin Allah Tealâ’nın kendisine mahsus kıldığı gaybı bilme hakkı ve yetkisi yoktur. Eğer Allah bana bir mucize indirilmesini takdir etti ise, bunun ne zaman ineceğini de kendisi bilir.
“Bekleyin. Ben de gerçekten sizinle beraber bekleyenlerdenim.” Yani eğer siz istediğiniz ve teklif ettiğiniz mucizelerin indiğini görünceye kadar iman etmezseniz, Allah’ın benim ve sizin hakkınızdaki hükmünü yani inadınız ve mucizeleri inkâr etmeniz sebebiyle size gelecek azabı bekleyin.
Allah Tealâ beklenilen şeyin ne olduğunu bu surenin sonlarında açıkladı. ‘Onlar kendilerinden öncekilerin geçirdikleri günlerin benzerinden başka bir gün mü bekliyorlar. De ki: Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Yunus, 102). [4][12]