HAYY’DAN GELEN “HAY”
Hamd sena övgü hayâ sahibi alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam alemlere rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed (s.a.v)’e ehli beytine ashabına ve onları örnek alan tüm Müslümanların üzerine olsun.
Hayâ, müminin kalbinde taşıdığı en kıymetli cevherlerden biridir. O, Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olmanın bir sonucudur. Bu yüzden hayâ, doğrudan imanla bağlantılıdır.
“Hayâ” (الحياء) kelimesi, Arapça’da “ḥ-y-y” (ح ي ي) kökünden gelir.
Bu kök, aynı zamanda şu kelimelerin de temelidir: Hayat (حياة), yaşamak, diri olmak ve Allah azze ve celle’nin ismi: الحيّ (El-Hayy) Diri olan, sonsuz hayat sahibi
Yani “hayâ” kelimesi, dil olarak sadece “utanma” demek değildir. Asıl anlamı, Kalbin diri olması ve bu diriliğin insanı kötülükten alıkoymasıdır.
Nitekim İbn Teymiyye şöyle der;
“Kimi nefsi bir günaha davet eder de, o günahı çirkin görür, onu nefsinden def eder ve onu Allah için terk ederse, o kimsenin sâlihliği, iyiliği ve takvâsı artar.”
Mümin ile münafık arasındaki en derin farklardan biridir. Mümin, yalnızken de Allah’tan utanır. Münafık, sadece insanlar varken Allah’tan utanır. İşte bu yüzden hayâ; sadece ahlâk değil, itikad meselesidir.
Kur’an’da münafıkların durumundan Allah (c.c) şöyle bahsetmiştir;
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar…” (Tevbe, 67)
Yine İbn Teymiyye bu hakikati şu sözle pekiştirir:
“Hayâ sahibi kimsede kötülükten etkilenme ortaya çıksa da onun çirkin fiilleri engelleme isteği vardır.”
Genç bir adam bir günahın eşiğine gelmişti. Yanındaki kadın ona dedi ki:
“İstersen… ama önce perdeyi kapat.”
Adam kapattı.
Kadın tekrar dedi:
“Pencereyi de kapat.”
Onu da kapattı.
Sonra kadın:
“Şimdi bana söyle… gökyüzünü nasıl kapatacaksın?”
Adam şaşırıp kaldı.
Gökyüzü, insanın ne kadar gizlense de Allah’ın her şeyi gördüğünü ve kalbin gizli odalarını bile açığa çıkardığına dikkat çeker. Perde ve pencere kapatmak, sadece dışarıdan görünen şeyleri gizlemektir. Ama kalbin durumu, gökyüzü gibi açıktır; saklanamaz.
İmam Gazali der ki:
“Hayâ, kalpte Allah’ı görmenin şuurudur. Eğer Allah kalbinde yoksa, ne perde, ne pencere, hiçbir şey seni durduramaz.”
Günahı terk etmekten önce onu çirkin görmek gerekir. Çünkü sadece, hayâsız kalp, günahı çirkin görmez. Bu sebepten nifak alametidir.
Hz. Ali (r.a) ise şöyle demiştir:
“Gizli işlerimizde Allah’ı unutursak, kalbimiz ölüdür.”
Müslüman, Nifak alametlerinden kurtulmalı ve Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmalıdır. Hayâsı ve takvâsı diri olan kişi, vasıflı, sâlih ve ilim erbabı kişilerle oturup kalkar; münafık ve ahlaksız kişilerle vakit geçirmekten kaçınır.
Zünnûn’un dediği gibi:
“Dili seninle konuşan kişiyle değil, vasıfları seninle konuşan kişiyle otur.”
Hz. Osman’ı (r.a.) anmamak, hayâyı ve edebi eksik anlatmaktır.
Âlimlerle oturanın edebi ve hayâsı artar.
Sâlihlerle oturanın takvâsı güçlenir.
Fakihlerle oturanın kıymeti artar.
Kadınlarla oturanın şehveti artar.
Zenginlerle oturanın kalbi sertleşir.
Asîlerle oturanın umursamazlığı artar.
Çocuklarla oturanın neşesi artar.
Hainle oturanın, emniyeti kaybolur.
Gıybet edenle oturanın, kini artar.
Dünyaya düşkünle oturanın, hırsı çoğalır.
Ahmakla oturanın, aklı noksanlaşır, hatası doğrusuna galip gelir.
İmam Şafii (r.a);
“Hayâsı olmayan için her mecra tehlikelidir; Hz. Osman, hayâ ile her mecra ve ortama edep getirirdi.”