sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İSRA SURESİ 12. VE 17. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İSRA SURESİ 12. VE 17. AYET-İ KERİMELER
Haziran 23, 2026 09:57
18
A+
A-

Dünyada Allah’ın Nimetlerinin Hatırlatılması Ve İlâhi Kudretin Delilleri

 

12- Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık. Gece ayetini sildik, gündüz ayetini aydınlık kıldık; Rabbinizden lütuf arayasmız ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye. Biz her şeyi uzun uzadıya açıkladık.

13- Her insanın işlediklerini boynuna dolarız. Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkartırız.

14-  “Oku   kitabını!   Bu   gün   kendi hesabını görmek için kendin yetersin.”

15- Kim hidayete ererse kendi hidayeti için  hidayete  ermiş  olur.  Kim  de dalâlete   düşerse   kendi    aleyhine dalâlete düşmüş olur. Kimse başkasının günahını yüklenmez. Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.

16-17 Bir şehri helak etmek istediğimiz zaman varlıklılarına emrederiz; onlar orada fâsıklık yaparlar. Bunun üzerine artık oraya söz hak olduğundan biz de onu kökten yıkar, darmadağın ederiz. Nuh’tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahı için Habîr ve Basîr olan Rabbin yeter.

 

Açıklaması

 

Biz gece ile gündüzü, kudretimize ve harikulade sanatımıza delâlet eden iki alâmet kıldık. Bunların ardı arkasına gelmelerinde insanın faydasına olan işler gerçekleşmektedir. İnsanın sükûn, sessizlik ve dinlenmesi geceleyin; geçim ve kazancını elde etmek için, çalışması ise gündüz olmaktadır.

Biz gece ve gündüzün zamanlarını onlardan gözetilen maksat ve gayeye uygun bir vakit kıldık. Geceleyin koyu bir karanlık vardır ve ışık yoktur. Bu ise ruhun, gözün ve kulağın rahat etmesine uygundur. Gündüzün ise harekete, çalışmaya, eşyaları görmeye uygun olarak ışık ve aydınlık vardır.

İşte bu buyruklarla Yüce Allah kullarına geceyi ışıksız, karanlık ve her­hangi bir şeyin görülmediği bir halde yarattığını; gündüzü ise eşyanın açıkça görülüp seçilebileceği şekilde aydınlık kıldığını belirterek kulları üzerindeki lütuf ve nimetini hatırlatmaktadır.

“Rabbinizden lütuf arayasmız diye.” Gece ile gündüzü arka arkaya gelecek şekilde yaratmamız işlerinizi yürütme imkânını bulaşınız, sizi besleyip büyüten Allah’ın rızkından arayasmız diyedir. O Rab ki yaz ve kış dönüp duran zamana uygun olarak size olan lütuf ve insanıyla sizleri ardı arkasına terbiye etmekte, besleyip büyütmekte, sizin yararınıza olacak şeyleri yaratmaktadır.

“Ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz.” Yani gece ile gündüzün ardı arkasına gelmesiyle günlerin, ayların, yılların sayısını bilesiniz. Ayları, gece ve gündüzleri hesap etmek suretiyle de zirai dönemlerin, borç vadelerinin icâre ve çeşitli muamelelerinizin vadelerini, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadet vakit­lerinizin zamanını bilesiniz diye.

Gece ve gündüz değişmemiş olsaydı, insan geceleyin tam bir rahat imkânını, gündüzün de geçimini ve rızkını kazanma imkânını bulamazdı. Şayet zaman bütünüyle tekdüze olsaydı doğru bir şekilde ve kolaylıkla hesap bilinemezdi.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “De ki: Ne dersiniz, eğer Allah kıyamet gününe dek üzerinize geceyi daim kılsa, Allah’tan başka size aydınlık getirecek hangi ilâh vardır? Hâlâ dinlemeyecek misiniz? De ki: Ne der­siniz, eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinize gündüzü ebediyyen uzatsa Allah’tan başka size rahat bulacağınız, geceyi getirecek hangi ilâh vardır? Hala görmeyecek misiniz? Geceyi rahat bulmanız, gündüzü de lütfundan aramanız için yaratması O’nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.” (Kasas, 28/71-73).

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zikretmek veya şükret­mek isteyenler için gece ve gündüzü birbirinin ardınca getiren O’dur.” (Furkân, 25/62); “Güneşi bir ışık, ayı bir aydınlık yapan, bunların sayısını ve hesabı bil­meniz için ona menziller tayin eden O’dur. Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır. O bilecek bir topluluk için ayetlerini (böyle) açıklar.” (Yûnus, 10/5).

“Ve biz her şeyi uzun uzadıya açıkladık.” Din ve dünyanızın menfaati hususunda ihtiyaç duyduğunuz her şeyi size faydalı, yeterli ve eksiksiz şekilde açıkladık.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz o Kitaptan hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am, 6/38); “Biz Kitab’ı sana her şeyi açıklayıcı olmak üzere indirdik.” (Nahl, 16/89).

Yüce Allah, hayır yahut şer türünden olan amellerden sorumluluk ilkesini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Her insanın işlediklerini boynuna dolarız.” Yani bizler her insanın amelini hayır ise gerdanlığın boyundan ayrılmayışı gibi; şer ise boynundan çözülmesi imkânsız olan zincirler gibi insandan ayrılmaz kıldık. Ayet-i kerimede geçen tâir (kuş) den kasıt, insanın yaptığı işlerdir. Araplar bir şeyin bir şeyden ayrılmamasını ifade etmek için “boyuna koyulma” tabirini kullanırlar. O bakımdan “Bunu senin boynuna bıraktım” derken “Ben seni bu işle görevlendirdim, ona gereken şekilde dikkat göstermeni istedim.” demek istenir.

Yapılan amelin insandan ayrılmayışı kesin bir iş ve bilinen ilâhî bir hükümdür. Bu da Yüce Allah’ın eşyaya ve insandan sadır olacak amellere dair ezeli bilgisine uygun olarak cereyan eder. Ancak bu insanın cebr altında olduğunu (seçme hürriyeti bulunmadığını) ve sevap ile cezanın esas sebebini teşkil eden seçme hürriyetinin bulunmadığını ifade etmez. Her insan güzel bir sevabı gerektiren hayrı yahut da kötü bir cezayı gerektiren şerri seçmekte muhayyerdir, serbesttir.

“Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkartırız…” Yani kıyamet gününde her bir insana önünde açılmış olarak göreceği bir kitabı karşısına çıkar­tacağız. Onda hayrıyla, şerriyle bütün amelleri kaydedilmiş olacaktır.

Hasan-ı Basri kudsî bir hadisi söz konusu ederek şöyle demektedir: “Allah buyurdu ki: Ey Ademoğlu, biz sana bir sahife yaydık. Üzerine iki şerefli melek görevlendirildi. Bunların birisi sağında, diğeri solundadır. Sağında bulunan melek iyi amellerini, solundaki melek ise kötülüklerini tespit eder; sen dilediğini yap, az ya da çok amel işle. Nihayet öldüğün vakit sahifen dürülür ve kabrinde senin boynuna dolanarak bırakılır. Kıyamet gününde sana (verilmek üzere) çıkartılmcaya kadar bu böyle kalır.”

“Oku kitabını. Bu gün kendi hesabını görmek için kendin yetersin…” Kitabın ile karşılaşacağın vakit sana: “Oku kitabını!” Yani dünyada işlediğin amellerin yazılı olduğu kitabı oku, denir. Kendi amellerini hesap edip tespit edecek hesapçı olarak sen kendine yetersin. Hasan-ı Basrî bu ayeti okuduğunda şöyle dermiş: “Ey Ademoğlu kendini hesaba çeken kimse olarak seni tayin etmekle Allah sana adil davranmıştır.” Bu sözü söyleyecek olan ise, melekler aracılığı ile Yüce Allah’tır.

“Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete ermiş olur.” Yani her kişinin ameli kendine ait olduğuna göre hakka ve doğruya hidayet bulup Allah’ın dinine, peygamberinin hidayetine uyan bir kimse ancak kendisine fayda sağlamış olur. Her kim amelinden sapar, Allah’ın dininden yan çizip uzaklaşır, onu ve peygam­berlerini inkâr edip kâfir olursa, ancak kendisine zarar verir. Çünkü salih amelin sevabı o ameli işleyene hastır. Bu sevap onu aşarak başkasına ulaşamaz. Kötü amelin cezası da o ameli işleyenin yakasını bırakmaz.

Daha sonra Yüce Allah ikinci şıkkın anlamını: “Kimse başkasının günahını yüklenmez.” buyruğu ile daha da pekiştirmektedir. Yani günah kazanmış herhangi bir nefis bir diğerinin günahını yüklenmeyecektir. Aksine her kimse kendi günahını yüklenecektir. Yahut da kimse kimsenin günahını taşımayacaktır. Suç ve cinayet işleyen ancak kendi aleyhine işlemiş olur.

Bu buyruk başkalarını kötülük işlemeye, küfre sapmaya teşvik eden ve bu günahların akıbetini yükleneceklerini iddia eden kimselere açık bir reddir. İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu ayeti kerime: “Muhammed’i inkâr edip kâfir olunuz, günahlarınız benim boynuma olsun.” diyen el-Velid b. Muğîre hakkında nazil olmuştur.

Bu aynı şekilde: “Bizler hiçbir şeyden dolayı azap edilmeyeceğiz. Eğer ceza ^diye bir şey söz konusu ise bu bizim atalarımız hakkında söz konusu olacaktır. Çünkü bizler sadece onları taklit eden kimseleriz.” diyen cahiliyye mensubu kimselerin görüşlerini de reddetmektedir. Bunu da Yüce Allah’ın şu buyruğu pekiştirmektedir: “De ki: Siz bizim suçlarımızdan sorumlu olmayacaksınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayacağız.” (Sebe, 34/25).

Cezada şahsî sorumluluk ilkesi, suçludan başkasına da ceza veren eski Romalıların ve Arapların ceza anlayışını düzelten, İslâmın iftihar ettiği ulvi esaslardandır.

Başkalarını sapıklığa çağıranların ceza ve günahı kat kat olur. Aynı zamanda sapıklıklarında onlara uyan kimselerin günah ve cezaları da affedilmez. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar kıyamet gününde kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka bilgisizce saptırdıkları kim­selerin günahlarının bir kısmını da yükleneceklerdir.” (en-Nahl, 16/25); “Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte de diğer (saptırdıklarının) yüklerini yükleneceklerdir.” (Ankebût, 29/13).

“Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.” Yani adaletin, hik­metin ve rahmetin bir gereği olarak bizler dünyada yahut ahirette ancak uyardıktan sonra azap ederiz. Onların ileri sürebilecekleri bütün mazeretleri ortadan kaldırdıktan ve kendilerine peygamberi gönderdikten sonra insanlara ceza vermek söz konusudur. Bu ise hükümleri, helâli, sevap ve cezayı açıklayan ayet-i kerimeler ile onlara karşı delil getirildikten sonra olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçine her bir grup atıldığında cehen­nem bekçileri onlara: Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi? diye sorarlar. Onlar: Evet gerçekten bize bir uyarıcı (Peygamber) geldi, fakat biz yalanladık ve Allah herhangi bir şey indirmemiştir… dedik.” (Mülk, 67/8-9). Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Oranın bekçileri onlara şöyle diyecek: Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu gününüze kavuşmakla korkutan sizden peygamberler gelmedi mi? Onlar: Evet, diyecekler. Fakat azap sözü kâfirler üzerine hak olmuştur.” (Zümer, 39/71).

Peygamberlerin gönderilmesinden sonra azabın meydana gelişine gelince; bu da Yüce Allah’ın haber verdiği şu şekilde olacaktır:

“Bir şehri de helak etmek istediğimiz zaman…” Yani kökten helak edecek bir azap ile bir kavmin helak edilme zamanı yaklaştı mı, biz onların ileri gelen­lerine, refahlılarına itaat ve hayır işleri yapmayı emrederiz. Yani bu işleri yap­malarını buyururuz. Onlar bu emre aykırı davranıp fasıklık edip itaatin dışına çıkarak isyanda diretmeye koyulunca, bu isyanlarına uygun bir ceza ve azap vacip olur. Biz de bunun üzerine onları mahvu perişan ederiz ve tam anlamıyla yok eder, dağıtırız. Bu azap bütün o belde halkını kuşatır. Ayetteki “mütrefler” nimet içerisinde yüzenlerdir. Diğerlerine nispetle onların öncelikle şükret­meleri gereklidir. Onlar için şükür daha bir gereklidir.

Bu şekilde kapsamlı yok etmek ise, bütün mükelleflere yönelik olan genel emirdir. Zengin yahut fakir olsunlar, müreffeh olsunlar, olmasınlar fark etmez. Ancak burada emrin özellikle müreffeh kimselere yöneltildiğinden söz edilme­si, onların önder olmaları, başkalarının da onların arkasından gitmesidir. Avamın ve onlara uyanların durumu ise, büyüklerin ve önderlerin arkasından giderek onları taklit etmektir. İbni Abbas, Yüce Allah’ın: “Varlıklılarına emir veririz, onlar ise orada fasıklık yaparlar.” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Yani o beldenin kötülerim o beldeye yönetici yaparız; onlar da orada isyan ederler. Bunu yaptıkları takdirde ise azap ile Allah onları helak eder. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Böylece her kasabada oraların günahkârlarını -o yerlerde hilekârlıklar etsinler diye- büyüklerinden kıldık…” (Enam, 6/123).

Daha sonra Yüce Allah Kureyş kâfirlerini ve benzerlerini Rasulü Muhammed (s.a.)’i yalanlamaları ile ilgili olarak şöyle uyarıp korkutmaktadır: Bundan önce pek çok ümmete günahları sebebiyle azap etmek hak olmuştur. İşte bunu hatırlatmak üzere Yüce Allah: “Nuh’tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir…” Yani Nuh’tan sizin bu zamanınıza kadar azıp isyan etmeleri, rasullerini yalanlamaları sebebiyle bir çok ümmeti helak ettik. Bunlar tıpkı sizin şu andaki durumunuzda idiler. Ve siz ey yalanlayıcılar, Allah katında bunlardan daha değerli değilsiniz. Sizler rasullerin en şereflisini, mahlûkatm en değerlisini yalanlamış bulunuyorsunuz. Sizin cezalandırılmanız daha yerinde ve öncelikle söz konusudur.

Bu her dönemde Allah’ın rasulünü yalanlayacak kimselere çetin azabı hatırlatan bir tehdittir. Ayrıca bunda Adem ile Nuh arasında geçen nesillerin İslâm üzere olduklarına delâlet vardır. İbni Abbas der ki: Adem ile Nuh arasında on nesil geçmiştir ki, bunların hepsi İslâm üzere idiler.

“Kullarının günahları için Habîr ve Basîr olarak Rabbin yeter.” Yani yarattıklarının günahlarını gören Habîr (her şeyden haberdar) olarak Allah yeter. O, onların amellerini, günahlarını onlar için tespit eder. Müşriklerin de başkalarının da işlerinden hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onların hayrıyla, şerriyle bütün amellerini bilir. Habîr onları çok iyi bilen, Basîr ise amelerini çok iyi gören demektir. İşte bu günahların, yok olmanın, helak edilmenin sebe­bi olduğunu, Allah’ın bu günahları çok iyi bildiğini, göstermektedir.

Sözü geçen bütün bu hususlar aklı başında olanları dünyada da ahirette de fayda verecek salih ameller işlemeye yöneltmeye bir sebeptir. [1][7]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.