sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İSRA SURESİ 101. VE 109. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İSRA SURESİ 101. VE 109. AYET-İ KERİMELER
Temmuz 10, 2026 09:57
16
A+
A-

Musa (A.S)’a Verilen Dokuz Mucize İle Kur’ân-ı Kerimin İndiriliş Şekli

 

101- Andolsun ki biz Musa’ya dokuz tane apaçık ayet verdik. Sor İsrailoğulları’na, hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: “Ey Musa, doğrusu ben seni büyülenmiş zannediy­orum.”

102- O da demişti ki: “Andolsun ki sen bunları deliller olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirme­miş olduğunu biliyorsun. Doğrusu ey Firavun ben de senin helak olacağını sanıyorum.”

103-  Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin    hepsini    suda boğduk.

104-  Onun ardından İsrailoğulları’na dedik ki: “Haydi, o ülkede yerleşin. Ahiret vaadi geldiği zaman biz de sizi bir araya getiririz.”

105- Biz onu hak ile indirdik, o da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

106- Biz o Kur’ân’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu kısım kısım indirdik.

107- De ki: ‘İster ona inanın, ister inan­mayın. Muhakkak ki o daha önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğu zaman onlar çeneleri üstü secdeye kapanırlar.”

108-  Ve derler ki: “Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi şüphesiz yeri­ni bulur.”

109-  Çeneleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu, onların huşûunu artırır.

 

Açıklaması

 

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde “Sen bizlere şu büyük mucizeleri getirmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz” diyen müşriklere cevap vererek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Musa’ya dokuz tane apaçık ayet verdik.”

Bu ayet-i kerimede Allah Tealâ yemin ederek Hz. Musa (a.s.)’ya yardım gönder­diğini, ona apaçık dokuz tane ayet verdiğini ve bu ayetler Firavun’a karşı Hz. Musa (a.s).’nın doğruluğuna, nübüvvetinin sıhhatine kesin deliller olmasına rağmen yine de iman etmediklerini söylemektedir. Yine de bunlara iman etmediler. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ve onlar büyüklük anladılar. Onlar günahkâr bir topluluk idiler.” (A’râf, 7/133); “Kalpleri onlara mandığı halde zulüm ve büyüklenme sebebiyle onları inkâr ettiler.” (Nemi, 21/14).

Sözü geçen dokuz ayet (mucize) Abdürrezzak’m, Said b. Mansûr’un, İbni Cferîr’in ve İbnü’l-Münzir’in rivayet ettiğine göre, İbni Abbas’m zikrettiği fonlardır: Asâ, el, yıllar süren kıtlık, denizin yarılması, tufan, çekirgeler, İMşerat, kurbağalar ve kan olmak üzere peşpeşe gelen ayetler.

Fakat özellikle dokuz ayetin söz konusu edilmesi bundan daha fazla mucizelerin olmasına da mani değildir. Çünkü fıkıh usülündeki kural şöyledir: Sayının zikredilmesi suretiyle yapılan tahsis, fazlasının nefyedildiğine delil değildir.

Kur’ân-ı Mecid er-Râzî’nin söz konusu ettiğine göre[1][31] Hz. Musa’nın onaltı nucizesini zikretmektedir. Bunlar: Hz. Musa’nın dilindeki bağın çözülmesi, yani onun dilindeki zor konuşma niteliğinin giderilerek fasih konuşur hale şelmesi, asanın yılana dönüşmesi, yılanın sihirbazların çokluğuna rağmen zolann bütün iplerini ve asalarını yutuvermesi, yedi beyza, tufan, çekirgeler, ^aşerat, kurbağalar, kan, denizin yarılması: “Hani size denizi yarmıştık.” Bakara, 2/50), Taş, “Asan ile taşa vur.” (A’râf, 7/160), dağın gölge kılınması: Hani dağı onlar üzerinde bir gölge imiş gibi kaldırmıştık.” (A’râf, 7/171), Hz. Musa ve kavmine bıldırcın ve kudret helvasının indirilmesi, kuraklık ve Tieyvelerin, mahsullerin azlığı, “Andolsun Firavun hanedanını yıllar süren kuraklıkla ve meyvelerin azlığı ile yakaladık.” (A’râf, 7/130), arı, un, yiyecek, :âra gibi mallarının yerin dibine geçirilmesi.

Yine er-Razî[2][32] dokuz ayetin açıklanmasına dair rivayetlerin yakînî >lmayıp zannî olduğunu söz konusu ettikten sonra Yüce Allah’ın: “Dokuz tane spaçık ayet.” buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak en iyi rivayetin Safvân b. Assa il-Muradî’nin yaptığı rivayet olduğunu kaydeder. O şöyle demektedir: Yahu-iinin birisi arkadaşına: “Gel seninle birlikte şu peygambere gidelim ve dokuz ayete dair ona soru soralım” dedi. Her ikisi Rasulullah (s.a.)’ın yanına gitti ve :na bu dokuz ayete dair soru sordu, şöyle buyurdu: “Bunlar Allah’a hiçbir şeyi *tak koşmayınız, hırsızlık yapmayınız, zina etmeyiniz, kimseyi öldürmeyiniz, ‘ ^yü yapmayınız, faiz yemeyiniz, iffetli kadına iftira etmeyiniz, savaş günü zınüp kaçmayınız ve ey yahudiler, sizin için özel olmak üzere cumartesi £j.nünde haddi aşmayınız, şeklindedir.” Yahudiler kalkıp elini ayağını öptüler re dediler ki: Senin bir peygamber olduğuna şahitlik ediyoruz. Eğer öldürülmekten korkmasaydık şüphesiz sana tabi olurduk.[3][33]Buna göre “ayetler”den kasıt hükümlerdir.

“Sor İsrailoğulları’na…” Yani ey Peygamber! Abdullah b. Selâm ve arka­daşları gibi çağdaşın olan İsrailoğulları’na bunun kitaplarında da sabit olduğunu bilmeleri için sor.

“Hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: Ey Musa doğrusu ben seni büyülenmiş zannediyorum.” Yani sen onlara Musa’nın bu ayetleri, mucizeleri getirdiği ve bunları Firavun’a tebliğ edip onun da, Şüphesiz Ey Musa, ben senin büyülenmiş olduğunu ve böylelikle aklının karıştığını zannediyorum, dediği zamanı sor onlara.

“O da demişti ki: Andolsun ki sen bunları açık deliller olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmemiş olduğunu biliyorsun.” “Yani Musa Firavun’a şöyle demişti: Sen de kesinlikle biliyorsun ki, bu dokuz ayeti (mucizeyi) ancak gökleri ve yeri yaratan Allah indirmiştir. O bunları yalnız ve yalnız benim getirdiğimin doğruluğuna delil ve belge olsun diye indirmiştir. Bunlar insanı hak yola iletmektedir ve bunların Allah’tan geldiğini, başkasından gelmediğini ispatlamaktadırlar.

“Doğrusu ey Firavun, ben de senin helak olacağını sanıyorum.” Yani sen hayırdan alıkonulmuş, şerre çokça meyleden, yenik düşürülmüş ve helak olmuş bir kimsesin.

“Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi.” Yani Firavun Musa’yı ve kavmi İsrailoğullarmı öldürerek Mısır topraklarından çıkarmak istemişti. “Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.” Firavun ve ordularının hepsini suda boğmak suretiyle helak ettik.

“Onun ardından İsrailoğulları’na dedi ki: Haydi o ülkede yerleşin.” Yani biz Musa’yı ve kavmi İsrailoğulları’nı kurtardık. Firavun’u helak ettikten sonra da onlara şöyle dedik: İşte Firavun’un sizi çıkarmak istediği yerde yerleşin. Burası ise Mısır toprakları yahut da size vaat olunan Şam topraklarıdır.

“Ahiret vakti geldiği zaman onları da sizi de bir araya getiririz.” Yani kıyamet günü geldi mi sizi ve düşmanlarınızı bir arada karışık olarak getiririz; sonra da sizler ve onlar arasında hüküm veririz. ” Bir araya getirmek=lefîf’ soylu olsun olmasın, itaat eden olsun isyankâr olsun, güçlü olsun zayıf olsun; değişik şahsiyetlerden meydana gelen büyük topluluk demektir.

Musa’nın kavmine Yüce Allah apaçık dokuz ayet vermiş onlar da , bu ayetleri inkâr edince Allah onları helak etmiş olduğundan şanı yüce Allah, kâfirlere mucizelere gerek olmadığını beyan ederek cevap verdi. Diğer taraftan eğer teklif ettikleri bu mucizeler onlara gelecek, sonra da bunları inkâr edecek olurlarsa, onları kökten yok edecek bir azabı indireceğini, kimin iman ettiğini kimin de etmediğini ezelden beri bildiğinden dolayı, bu isteklerini yerine getirmemesinin hikmetin bir gereği olduğunu açıkladı. İşte bu açıklamalardan sonra Yüce Allah onlara ebedi mucize olan Kur’ân-ı Kerim’e, gereken tazimi gösterip onunla yetinmeyi hatırlatarak, şöyle buyurmaktadır: “Biz onu hak ile indirdik, o da hak olarak indi…” Yani şüphesiz biz vahdaniyetin ve Allah’ın varlığının belgelerini, insanların peygamberlere olan ihtiyaçlarını açıklamak, adaleti ve üstün ahlâkî değerleri emretmek, zulmü, çirkin söz ve fiilleri yasak­lamak, fert, toplum ve devlet hayatını düzenleyici hukukî hükümleri, emir ve yasakları ihtiva etmek ve bunların dışında oldukça üstün ve yüce yasama esas ve ilkelerini ihtiva etmek gibi, hakkı kuşatan bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i indirdik.

Ve ey Muhammed, bu Kur’ân-ı Kerim sana da korunmuş ve himaye edilmiş olarak indirilmiştir. Başka bir şey ona karışmamıştır. Bu Kitap’ta herhan-m bir fazlalık olmadığı gibi, herhangi bir eksiklik de yoktur. Aksine o sana hak 3e birlikte ulaştı. Bu ise oldukça güçlü, kuvvetli, emin, muktedir, mele-i a’lâ’da kendisine itaat olunan Cibril (a.s.)’dir.

Kur’ân-ı Kerim’in özelliklerinin açıklanmasından sonra Yüce Allah Hz. Ppjrgamberin görevlerini şöylece açıklamaktadır: “Seni de ancak müjdeci ve jrmncı olarak gönderdik.” Yani ey Muhammed, biz seni ancak sana itaat eden müminleri cennet ile müjdeleyici ve sana karşı gelip isyan eden kâfirleri de nehennemle uyarıp korkutucu olmak üzere gönderdik.

Daha sonra Yüce Allah tekrar Kur’ân-ı Kerim’in bölüm bölüm irdirilmesini. yani olaylara ve vakıalara uygun olarak parça parça indiriliş hikmetini açıklamaya dönerek şöyle buyurmaktadır: “Ve biz o Kur ‘ân ‘ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu kısım kısım indirdik.” Yani yirmi üç yıllık bir süre boyunca biz senin üzerine kısım kısım ayrılmış, bölüm halinde Kur’ân’ı indirdik. Kur’ân-ı Kerim’in nüzulü Ramazan ayında mübarek Kadir gecesinde başlamıştır. Buradaki : “(ferakna)= onu bölüm bölüm ayırdık” kelimesi şedeli olarak (ferrakna) açıklayıcı, beyan edici şeklinde, olmak üzere ayet ayet indirdik, anlamında da okunmuştur.

Bunun böyle olması onu insanlara tebliğ edesin ve onu ağır ağır okuyasın diyedir. Biz onu peyderpey ve belirtilen şekil ve nitelikte indirdik. Yüce Allah’ın: “Ve onu kısım kısım indirdik.” buyruğunun “bölüm bölüm ayırdık.” buyruğundan sonra gelmesinin faydası ise Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesinin olaylara uygun olduğunun açıklanmasıdır.

Daha sonra Yüce Allah onları durumlarına aldırış etmeksizin ve onları küçümseyerek şu buyruklarıyla tehdit etmektedir: “De ki: İster ona inanın, ister inanmayın…” Yani ey Muhammed sen şu Kur’ân’ı Kerim’in yeterli mucize oluşuna inanmayarak sana: “Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.” (İsra, 17/90) diyen bu kâfirlere de ki: Bu Kur’ân’a ister iman edin, ister iman etmeyin, o bizatihi haktır, onu Allah indirmiştir ve ebediyyen baki kalacak bir kitaptır.

“Muhakkak ki o daha önce kendilerine bilgi verilenlere …” yani kitaplarına sımsıkı sarılıp onda değişiklik yapmayan, tahrife uğratmayan, kitap ehli’nin salih ilim adamlarına bu Kur’ân-ı Kerim okunduğu takdirde, Yüce Allah’a tazim ve Allah’ın kendilerine bu Kur’ân-ı Kerim ile vermiş oluduğu nimete şükür olmak üzere yüzleri üstü secdeye kapanırlar. Burada secdeye kapanmak: “Çeneleri üstü” kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü bir insan secdeye kapan­mak üzere yere doğru çöktüğünde yere yüzün en yakın olan bölümü çenedir. Yahut da bu Yüce Allah’a karşı duyulan korku, haşyet ve alçakgönüllülüğü mübalağa yoluyla ifade etmek için kullanılmış bir kinaye de olabilir.

Bunlar secde ettikleri vakit: “Rabbimizi tenzih ederiz…” derler. Yani Yüce Allah’ı eksiksiz kudreti dolayısıyla tazim ederiz, eksiklerinden tenzih ederiz, ona karşı saygı duyarız ve o sözünden asla caymaz. İşte bundan dolayı daha sonra: “Rabbimizin vaadi şüphesiz yerini bulur.” diye buyurulmaktadır. Yani onun vaadi yerine gelir, gerçekleşir, kaçınılmaz olarak tahakkuk eder.

Bunlar Mücâhid’in de belirttiği gibi Muhammed (s.a.)’e indirilenleri işittikleri vakit secdeye kapanan Kitap Ehli’nden bir grup insandır. Zeyd b. Arar, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm bunlardandır.

Bu gibi kimselerin secdelerinden söz etmek cahiliye ve şirk ehli olanlara bir ta’rîzdir. Bu cahiliye ehli eğer Kur’ân-ı Kerim’e iman etmiyorsa dahi, şüph­esiz onlardan daha hayırlı, daha faziletli olan, önceki kitapları okumuş, vahyin ne olduğunu bilen Kitap Ehli’nin ilim adamları bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmiş, onu tasdik etmişlerdir ve bunlar kendi kitaplarında geleceği vaat olunan peygamberin Hz. Muhammed olduğunu tespit etmişlerdir. O bakımdan bu Kur’ân-ı Kerim onlara okunduğunda Allah’ın emrini tazim etmek, önceki indirilmiş kitaplarda verdiği sözünü gerçekleştirmek ve Muhammed (s.a.)’i göndereceğine, ona da Kur’ân-ı Kerimi indireceğine dair müjdesini gerçekleştirmek dolayısıyla emrini tazim etmek üzere Allah için secdeye kapanırlar. İşte ayeti kerimede söz konusu edilen “Rabbimizin vaadi şüphesiz yerini bulur.” buyruğunda kastedilen vaat budur. Yani onun Kur’ân-ı Kerim’i indirip Muhammed (s.a.)’i göndereceğine dair olan vaadi.

Bunların secde ederkenki nitelikleri Yüce Allah’ın belirttiği gibi: “Çeneleri üstü kapanarak ağlarlar ve bu onların huşuunu artırır.” şeklindedir. Yani bun­lar Allah’tan korktukları için onun Kitap ve Rasulüne iman ve tasdik ile Allah’a huşu duyarak, alçakgönüllülük ile ağlayarak, secde ederek, yüzleri üstü kapanırlar.

Secde etmek de onların huşû’larını yani iman ve teslimiyetlerini artırır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Hidayet bulanlara gelince, onların hidayetlerini artırdı ve onlara takvalarını verdi.” (Muhammad, 47/17).

Rasulullah (s.a.) pek çok hadis-i şerifinde ağlamayı övmüştür. Onlardan birisini Tirmizî, İbni Abbas’tan şöylece rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “İki göze ateş değmeyecektir. Yüce Allah’tan korkarak ağlayan bir göz ile Yüce Allah yolunda (düşmana karşı) sınır bekleye­rek geceyi geçiren göz.” [4][34]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.