sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 8. VE 11. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 8. VE 11. AYET-İ KERİMELER
Mayıs 2, 2026 09:57
3
A+
A-

Allah’ın İlminin Herşeyi İhata Ettiğine Delliller

 

8- Allah her dişinin taşıdığını, rahimle­rin eksilttiğini ve arttırdığını bilir. O’nun katında her şey bir ölçüye göre­dir.

9-  Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi büyük Allah’tır.

10- O’na göre aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasın­da fark yoktur.

11- Önünde ardında ve insanoğlunu ta-kib edenler vardır. Allah’ın emriyle onu gözetirler. Bir millet kendini bozmadık­ça Allah onların durumunu değiştir­mez. Allah, bir milletin fenalığını dile­yince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’dan başka hâmî de bulunmaz.

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ, ilminin tam olduğunu haber vererek, her şeyi bildiğini beyan etmiştir. O, bütün hamilelerin karınlarında taşıdıklarını, onların erkek mi, kız mı, tek mi, birden fazla mı, güzel mi çirkin mi, ne gibi özellik ve sıfatlan taşıdıklarını, ömrü uzun mu kısa mı olduklarını bilir. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halin­de iken sizleri çok iyi bilen O’dur” (Lokman, 31/34). “Sizi annelerinizin karın­larında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır” (Necm, 53/32).

Bugün ceninin erkek mi kız mı olduğu ultrasonla bilimsel olarak bilin­mektedir. Bu, ayete ters düşecek bir şey değildir. Çünkü bu şekilde Allah’ın il­mi kuşatılmış olmaz. Aksine O’nun ilmi geniştir ve ceninin diğer özellik ve sı­fatları da dahil her şeyi kuşatmıştır.

“Allah, rahimlerin eksilttiğini ve artırdığını bilir.” Yani, ceninin oluşumu, tam mı -yoksa düşük mü,- süresi dokuz aydan az mı, dokuz aylık mı yoksa do­kuz ay on gün kadar fazla mı, çocuk zayıf mı yoksa tekâmül edip, gelişmiş mi­dir, bütün bunların hepsini bilir.

Bilimsel istatistikler ceninin anne karnında 305 veya 308 günden fazla kalmadığını göstermektedir. Mâliki mezhebinde, boşanmış kadının iddetinin bir kamerî yıl (354 gün) olduğu görüşü vardır.

Mezheplerde bildirilen en uzun hamilelik müddetinin -ki bu müddet Şafiî ve Hanbelîlere göre 4 yıl, Mâlikîlere göre 5 yıl ve îmam Ebû Hanîfe’ye göre de 2 yıldır- dayanağı araştırma ve insanların verdiği haberlerdir. İnsanlar ise belirli bir müddet hamileliğin devam ettiği hususunda hata edebilir ya da bu zehaba kapılabilirler. Bu konuda sabit şer’î bir nas mevcut değildir.

Allah Tealâ’nın katında her şey belirli bir müddete veya artıp eksilmeyen bir ölçüye göredir”. Yine Allah Tealâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır” (Kamer, 54/49).

Kütüb-i Sitte’de Ûsâme b. Zeyd’den rivayet edilen sahih bir hadiste geldiği üzre “Rasulullah (s.a.)’ın kızlarından birisi ona (s.a) haber göndererek çocuğu­nun vefat ettiğini ve Rasulullah (s.a.)’ın gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) da ona haber yollayarak ‘Muhakkak ki aldığı ve verdi­ği her şey Allah’ındır. O’nun katında her şey belirli bir müddete göredir. Ona şu emrimi bildirin ki sabretsin ve sevabını Allah’dan istesin’ buyurdu.”

O, kulların göremediği gayb alemi olsun, gördükleri şeyler olsun, her hu­susu bilir. Hiçbir şey O’nun için gizli değildir. Allah, her şeyden daha büyük ve daha yücedir. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O, her şeye galiptir. O’nun huzu­runda boyunlar bükülmüş, kullar isteyerek ya da zorla O’na itaat etmişlerdir.

Dikkat edilmelidir ki bu ayet, Allah Tealâ’nın ilminin mükemmelliğini tam manasıyla açıklamaktadır. Yeni bir cümle olan ayetin başında Allah Tealâ, meselelerin cüz’ünü ve tek tek parçalarını bildiğini açıklamıştır. Hemen peşin­den eşyanın ölçülerini ve sınırlarını bildiğini, bu sınırların aşılamayacağını ya da daraltılamayacağını, ayrıca ezelî ve ebedî meşîeti ve iradesiyle her hadise için belirli bir vakit ve husûsî bir durum tahsis ettiğini bildirmiştir. Bunlara ilâveten kendisinden başka hiç kimsenin bilemediği gizli şeylere -ki bunlar Al­lah’ın gizli ilminin parçalandır- vâkıf olduğunu haber vermiştir. O, içtekini de dıştakini de, gaybı da görüneni de bilir. Gaib; duyuların idrak edemedikleri âlem ve Şahid: Hazır bulunan, göz önünde olan demektir. Yine Allah Tealâ, il­minin her şeyi kuşattığını, O’nun için gizli ile açık arasında hiçbir farkın bu­lunmadığını bildirerek şöyle buyurmuştur: “Allah Tealâ, ilmiyle bütün mahlû-kâtmı kuşatmıştır. O’na göre onların arasından sözünü gizleyen ile açığa vuran arasında fark yoktur. Zira O, hepsini işitir, hiçbir şey gizli kalmaz. Yine Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz o gizliyi de giz­linin gizlisini de bilir” (Taha, 20/7). “Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah’a…” (Neml, 27/25).

Aişe (r.a.) şöyle der: “Bütün sesleri işiten Allah’ı teşbih ederim. Vallahi, Rasulullah (s.a.) ile tartışan bir kadın gelmiş, Rasulullah (s.a.)’a kocasını şikâ­yet ediyordu. Ben bu sırada evin hemen yanındaydım. Kadının söylediği bazı sözleri duyamamıştım. Allah ise şu ayeti indirdi: ” ‘Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Esasen Allah, konuşmanızı işitir. Doğrusu Allah, işitendir görendir” (Mücadile, 58/1).

Yine Allah, gecenin zifiri karanlığında evinin içinde gizleneni de bilir. Ayette bu halin zikredilmesiyle, içinde bulunan kimsenin insanlardan gizlendi­ği için, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini zannetme ihtimalinin olduğu her yerde Allah’ın kontrolönün var olduğuna dikkat çekilmiştir.

“Gündüz ortaya çıkanı da gündüz ortasında yürüyeni, meydana çıkanı da bilir. Çünkü zikredilen her iki kişi de Allah’ın ilminde birdir.Yine Allah Tealâ şöyle buyurur: “Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dâir Kur’an’-dan ne okursanız okuyun, ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır’.(Yu­nus, 10/61).

Bundan sonra Allah Tealâ, her şeyi bilmesine rağmen, yapılanlarla sahip­lerini yüzleştirmek için bilgileri te’yid ile bunları ve olayları tescil yollarını bil­dirmiştir: “İnsanoğlunu muhafaza edip gözeten melekler vardır.” Gündüz me­leklerinden nöbeti devralan gece melekleri ve gece meleklerinin peşinden gelen gündüz görevli melekler vardır. Bu melekler, insanı korumak, zarar verecek şeylerden muhafaza etmek ve durumunu kontrol etmek için birbirleriyle yar-dımlaşırlar. Ayrıca kulların iyi olsun kötü olsun yaptıkları işleri, kaydedip ya­zarak takip ederler. “İnsanoğlunu” kavlindeki zamir, “aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran arasında fark yoktur” kavlindeki “min”e râcîdir. Bu zamirin, “Görüleni de görülmeyeni de bilen Allah” kavlindeki lafz-ı celâle râcî olduğu, görüşü de vardır.

Bu koruyucu meleklerin birçok görevleri vardır: Bazıları insanı Allah’ın iz­ni ve emri ile gece ve gündüz, ona zarar verecek şeylerden ve kazalardan ko­rurlar. Bu görevi belirli melekler üstlenmiştir. Bunlar iki tane olup, biri arkada diğeri de önde, bu vazifeyi yerine getirir. Bazı melekler, iyi ve kötü amelleri ya­zarlar. Bunlar da iki kişi olup, insanın sağında ve solundadırlar. Sağdaki me­lek iyilikleri soldaki ise kötülükleri yazar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sa­ğında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.” (Kaf, 50/17-28). Dolayısıyla her in­sanın yanında gündüzleyin dört melek, geceleyin dört başka melek vardır. Bunlardan ikisi koruyucu ikisi de amelleri yazan melektir.

Buharî’de geçen bir sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizi geceleyin bir gurup melek, gündüzün de bir gurup melek takip eder. Sabah ve ikindi namaz­larında bir araya gelirler. Sizinle beraber geceleyen melekler Allah’ın huzuruna çıkarlar. Allah, sizi en iyi şekilde bildiği halde onları ‘Kullarımı ne halde bırak­tınız?’ diye sorar. Melekler de ‘Onların yanına geldiğimizde namaz kılıyorlardı. Bıraktığımızda da aynı haldeydiler’ derler”.

Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki tuvalete gitmeniz ve cima yapmanız dışında sizden hiç ayrılmayanlar vardır. Onlardan çekinin ve onlara hürmet edin”.

İbn Abbâs (r.a.) 11. ayet hakkında şöyle der: “İnsanoğlunun ardında ve önünde kendisini koruyan melekler vardır. Allah’ın takdiri geldiği zaman, onu terkederler.

Etrafında gözcülük yapan meleklerin, amellerini kontrol ettiklerini, söz ve davranışlarını kaydettiklerini bilen bir kimse, Rabbinin emirlerine karşı gel­mekten son derece sakınır ve aleyhine kaydedilip kıyamet günü aniden karşısı­na çıkmasın diye isyandan ve günahlardan uzak durmaya çalışır. Bu durum aynen, erginlik çağından vefata kadar kayıt yapılan bir teyp kasetine benzer.

“Allah’ın emri ve izniyle onu gözetirler.” Onlar insanı, Allah kendilerine bunu emrettiği için korurlar. Veya insan günah işlediği zaman, tevbe etmesini ve Allah’a dönmesini ümit ederek onun için dua edip, Rabbinden ona mühlet vermesini isteyerek onu Allah’ın azabından korurlar. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “De ki: ‘”Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmandan kim koruyabilir?'” (Enbiya, 21/42).

Allah Tealâ, burada suç yokken cezalandırmanın olmayacağını bildirerek ihsan ve adaletinin ne kadar şümullü olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyur­muştur: “Bir millet”, toplum yapısını yıkan, milletin tabiatını bozan zulme, is­yana, bozgunculuğa, kötülüklerin ve günahların işlenmesine bünyesinde izin vererek “kendini bozmadıkça Allah, onların içinde bulundukları” nimetleri, sıhhat ve afiyeti “değiştirerek”, bu nimetleri onlardan uzaklaştırmaz ve bu şe­kilde “onları cezalandırmaz”.

Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace, Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dan, Rasulul-lah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “İnsanlar zâlimi görüp de ona manî olmazlarsa, Allah’ın azabının o milleti kuşatması yakındır.” Şu ayet de, bu manayı pekiştirmektedir: “Aranızdan yalnız zâlimlere erişmekle kalma­yacak fitneden sakının.” (Enfal, 8/25).

İslâm tarihinin geçmiş asırlardaki olayları açık bir şekilde göstermektedir ki Allah Tealâ, İslâm ümmetinin içinde bulunduğu izzet, kuvvet, refah, istiklâl, ilim, siyaset, ekonomi ve toplum hayatındaki basan gibi nimetleri, ancak onlar kendi hallerini değiştirip, Kur’an’dan başka sistemleri geçerli kılarak dinlerini ihmal ettikten, Peygamberlerinin (s.a) sünnetini terkedip, başkalarını taklit ederek aralarındaki yardımlaşma bağlan zayıfladıktan, ahlâklan kötüleşerek aralannda büyük günahlar yayıldıktan sonra değiştirmiştir. Allah, yeryüzünü onu ıslah edip düzeltenlere vaadederek şöyle buyurmuştur: “Yeryüzüne ancak onu iyi ve doğru bir şekilde imâr eden kullarımın mirasçı olduğunu…” (Enbiyâ, 21/105). “Yeryüzü şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kı­lar. Sonuç, Allah ‘a karşı gelmekten sakınanlarındır” (A’raf, 7/128).

Daha sonra Allah Tealâ, azap etmeye mutlaka kadir olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Allah, bir millete fakirlikle, hastalıkla, işgal edilmekle ve­ya benzeri belâlarla azab etmeyi dileyince hiçkimse onlardan bu azabı uzak­laştıramaz. Onlar için Allah Tealâ’dan başka, işlerini üzerine alan, onlara fay­da sağlayıp zararı uzaklaştıran bir yardımcı da yoktur. Şu ilâh oldukları iddia edilen putlar ise faydalı şeyi yapmaktan ve zarar veren bir eziyeti def etmekte âciz oldukları için ilâh olmaya asla müstehak değildirler”.

Bütün bunlar göstermektedir ki Allah, ne zaman olursa olsun insanlara azab etmeye muktedirdir. Dolayısıyla azabı hemen istemek ne aklın ne de hik­metli olmanın gereğidir. [1][5]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.