VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA NAHL SURESİ 41. VE 50. AYET-İ KERİMELER
Muhacirlerin Mükâfatı, Peygamberlerin Beşer Oluşları, Peygamberimiz (S.A.)İn
Kur’anı Açıklamak Hususundaki Vazifesi Ve Kafirlere Yapılan İlâhi Tehdit
41- Zulme uğradıktan sonra Allah rızası için hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Bir bilseler!
42- Onlar sabreden ve yalnız Rablerine güvenenlerdir.
43- (Ey Peygamber) Biz senden önce de peygamber olarak sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik. Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.
44- Onları apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Kendilerine indirilen hükümleri insanlara açıklaması için sana da Kur’anı indirdik. Belki düşünürler.
45- Kötülükler planlayanlar Allah’ın kendilerini yerin dibine batırmayaca-ğından yahut hiç beklemedikleri bir yerden kendilerine azap gelmeyeceğinden emin midirler?
46- Veya gezip dolaşırken azabın kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Zira onlar Allah’ı âciz bırakmazlar.
47- Yahut korku içerisindeyken azaba uğramamaktan emin midirler? Şüphesiz Rabbiniz gerçekten çok şefkatli çok merhametlidir.
48- Onlar Allah’ın yarattığı eşyanın gölgelerinin Allah’a boyun eğip secde ederek sağa sola vurmasını görmüyorlar mı?
49- Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler hiç büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.
50- Onlar yüce Rablerinden korkarlar ve kendilerine emrolunanı yaparlar.
Açıklaması
“Allah rızası için hicret edenleri…” Bu ayet Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla Allah yolunda hicret edenlerin Allah’ın sevabını ve mükâfatını umarak yurtlarından ve kardeşlerinden ayrılanların mükâfatını belirtmektedir.
Ayetin manası şudur: Allah yolunda ve Onu razı etmek arzusuyla yurtlarından ve vatanlarından ayrılanları, mallarını ve evlâdını terkedenleri; Zulme uğrayıp Allah düşmanlarından eziyet gördükten sonra başka diyara gidenleri dünyada güzel bir yurda ve beldeye, güzel bir mertebeye kavuşturacağız. Bu güzel mertebe; kendilerine zulmeden Mekke halkına, bütün araplara ve bütün doğu-batı ahalisine hakim olmaktır.
“güzel bir yere yerleştireceğiz” güzel bir yer; güzel bir mertebe, hoşa gidecek bir mesken, elverişli bir belde demektir. İbni Abbas, Şa’bî ve Katade’nin ifadelerine göre bu da Medine’dir. Mücahid ise: Bunun manası güzel rızık demektir, der.
İbni Kesir de şöyle demektedir: Bu iki ifade arasında çelişki yoktur. Çünkü bunlar evlerini, mallarını terketmişler Allah da buna karşılık olarak onlara dünyada bundan daha hayırlısını vermiştir. Zira kim bir şeyi Allah için terke-derse Allah ona ondan daha hayırlısını bedel olarak verir. Böylece onlar insanların ve ülkelerin efendileri oldular.
Dolayısıyla ayette geçen “Kasene”, maddî-manevî yüksek mertebe demektir:
“Ahiretin mükâfatı ise…” Yani hicretlerine karşılık ahiretin sevabı ise onlara dünyada verdiğimiz mükâfattan “daha büyüktür.” Çünkü ahiretin sevabı tükenmek bilmeyen daimî nimetle dolu “Cennef’tir.
“(Onlar) bir bilseler!” Buradaki zamir (onlar) “Kâfirler”e aittir. Yani onlar Allah’ın bu güçsüz bırakılan horlanan kimselerin elinde dünya ve ahireti toplayacağını, bu kimselere hem dünya hem de ahiret nimetlerini vereceğini bilselerdi onların dinine girmeyi arzu ederlerdi.
Buradaki zamirin “Hicret edenler’e râci olması da caizdir. Yani onlar bunu bilselerdi gayretleri ve sabırları daha fazla olurdu. Yani bu hicret edenlerle birlikte hicret etmekten geri kalanlar Allah’ın kendisine itaat edip Rasulüne tabi olan kimseler için hazırladıen nimetleri bir bilseler!, demektir.
İbni Cerir ve İbnü’l-Münzir, Hz. Ömer (r.a.) dan naklediyor ki: Hz. Ömer (r.a.) Muhacirinden birine bir ihsanda bulunduğu zaman: Buyur, al. Allah bunu sana mübarek kılsın. Bu Allah’ın sana dünyada vaad ettiği mükâfattır. Ahiret-te senin için hazırladığı ise daha çoktur, derdi.
Daha sonra Cenab-ı Hak bu kimseleri şu şekilde tavsif etmektedir: Onlar sabreden kimselerdir. Yani kavminden gördüğü eziyet ve işkencelere, sevgili vatanından -Allah’ın haram ve Muhterem kıldığı beldeden- ayrılmaya karşı, Cihada, Allah yolunda canları feda etmeye, yolculuk yorgunluğuna ve gurbetin sıkıntılarına karşı sabreden kimseler ve yalnız Rablerine tevekkül eden işlerini Allah’a havale eden kimselerdir. Allah ta dünya ve ahirette bunların akıbetini güzel kılmıştır.
İbni Kesir diyor ki: Bu ayetin inmesinin sebebi Mekke’de kavimlerinin şiddetli eziyetlerini görüp de Rablerine (daha rahat ve huzurlu bir şekilde) kulluk yapma imkanı bulabilmek için onların aralarından ayrılıp Habeşistan’a giden Habeşistan Muhacirleri de olabilir. Bu gurubun ileri gelenleri arasında: Hz. Osman b. Affan ve yanında hanımı Rasulullah (s.a.) kızı Rukiyye, Rasullullah (s.a.)’ın amcasının oğlu Ca’fer b. Ebî Talib, Ebu Seleme b. Abdilesed bulunuyordu. Kadınlı erkekli Sıddîk ve Sıddîkalardan yaklaşık 80 kişi idiler. Allah onlardan razı olmuş ve onları da razı kılmıştır. Allah onlara dünya ve ahirette güzel bir mükâfat vaadinde bulunmuştur.[1][13]
Bundan sonra Cenab-ı Hak bu surede zikredilen peygamberliği inkâr edenlerin “beşinci şüphelerine: “Peygamberin beşer olmaması gerekir” ifadelerine cevap vermiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Biz insanlara gökyüzü ehlinden yani meleklerden peygamber göndermedik. Sadece yeryüzü halkından erkekleri gönderdik. Bu peygamberlere de emirlerimizi ve nehiylerimizi vahyediyoruz. Ya Muhammedi Senin kavmine de daha önceki ümmetlere gönderdiğimiz gibi yani kendi cinslerinden ve tabiatlarından bir peygamber gönderdik.”
“De ki: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de sadece peygamber olan bir insanım.” (İsra, 17/93).
“De ki: Ben de sadece sizin gibi bir insanım. Ancak bana… vahyolunmakta-dır.”(Kehf, 18/110).
İbni Abbas diyor ki: Allah, Hz. Muhammed (s.a.)’i “Rasul” olarak gönderdiğinde Araplar bunu yadırgamış ve şöyle demişlerdi: Allah, Rasulünü insan olarak göndermekten çok yücedir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: İçlerinden birine: ‘İnsanları korkut’, diye vahyetmemiz insanlar için hayret verici bir şey mi oldu?!”
“İlim ehline sorun.” Ayrıca Ehl-i Kitab’a sorun kendilerine gönderilen peygamberler beşer miydiler yoksa melek mi? Eğer melek ise yadırgamanız doğrudur. Beşer iseler Muhammed (s.a.)’in de beşer olmasını yadırgamayın.
“Onları apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderdik.” Yani onları peygambertiklerinin doğruluğuna şahid olacak hüccet ve delillerle, Rabbani şeriatı ihtiva eden kitaplarla gönderdik.
(Zübür) Kitap manasmdaki Zebur kelimesinin çoğuludur. Araplar kitap yazdım manasında (Zebertü’l-kitâb) derler. Bu kelime Kur’anda şöyle geçmektedir: “Yemin olsun ki biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da: Yeryüzüne mutlaka sa-lih kullarım vâris olur, hükmünü koymuştuk.” (Enbiya, 21/105) “İnsanların (dünyada) yaptıkları her şey amel defterlerinde kayıtlıdır,” (Kamer, 54/52) Bu ayette Zebur: Amel defteri manasında kullanılmıştır.
(Nahl: 44) ayetinde takdim ve te’hir vardır. Yani: Biz senden önce de peygamber olarak sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderdik demektir.
“illâ ricâlen” Erkeklerden başkasını göndermedik, demektir. Buradaki (illâ) kelimesi (gayr) manasında olup (lâilâhe illallah) kelimesindeki (illâ) gibidir.
“Sana Kur’anı indirdik…” Ya Muhammed! Senden öncekilere kitaplar indirdiğimiz gibi Allah’ın sana indirdiği kitabın manalarını bildiğin için insanlara Rableri tarafından indirilen esasları, hükümleri, helâl ve haramı, peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helak olup yokolan geçmiş ümmetlerin kıssalarını beyan etmen için sana da Kur’anı indirdik.
“Belki düşünürler” Yani, kâinatın hakikatlerini, hayatın sırlarını ve tarihin akışım incelemeleri ve düşünmeleri bu sebeple hidayeti bulmaları, iki cihanda kurtuluşu kazanmaları için (bu kitabı indirdik.)
Önlerine ümit kapısı açıldıktan sonra Cenab-ı Hak onları üzerinde bulundukları küfür ve isyankârlıktan sakındırarak şöyle buyurdu:
“Kötülükler planlayanlar., emin midirler?” Yani Allah Teala kötülük işleyen, kötülüklere davet eden üzerinde bulundukları dalâlet yoluna insanları davet etmek suretiyle tuzak ve plan kuranlara mühlet verdiğini ve kendisinin hi-lim sahibi olduğunu bildirmektedir. “Mekr” kelimesi iügatte gizlice fesad için çalışmaktan ibarettir.
Ayetin manası şudur: Rasulullah (s.a.)’a karşı kötü tuzak planlayan ve insanların onun davetine iman etmesine engel olma teşebbüsünde bulunan Mek-ke’liler şu dört şeyden emin midirler?
Birincisi: Karun’a yapıldığı gibi yerin dibine geçmekten…
İkincisi: Lut kavmine yapıldığı gibi azabın hiç beklemedikleri bir yerden ansızın gelmesinden…
Üçüncüsü: Gece-gündüz dolaşırken, yolculuk esnasında, ticaret yaparken, geçim temin ederken yahut eğlence ile meşgul olurken azabın onları yakalamasından… Zira onlar hangi durumda olurlarsa olsunlar Allah’ı âciz bırakamazlar.
Dördüncüsü: Azabın onları korku ve endişe içerisinde yakalamasından… Yani Allah’ın bir kavmi helak etmesi sebebiyle onların korku içinde bekledikleri bir halde azaba yakalanmalarıdır.
Bu durum “Hiç beklemedikleri yerden” ayetinden farklıdır. Zira şiddetli korku ile birlikte beklenen azap ansızın gelen azaptan daha şiddetli ve daha tesirlidir. Kalbin korkudan titrediği bir anda verilen ceza ansızın verilen cezadan daha şiddetlidir.
“Şüphesiz Rabbiniz gerçekten çok şefkatli ve çok merhametlidir.” Yani Allah Teala onlara âcil bir azap ve âcil bir ceza vermedi. Çünkü O, kullarına şefkatli ve merhametlidir. Kullarına, noksanlarını telâfi etmeye, hatalarını düzeltmeye, sapıklıktan dönmeye imkân bulabilecekleri bir vakit bırakmıştır.
Buharî ve Müslim’in Sa/ıi/ılerinde şöyle bir hadis-i şerif yer almaktadır: “Duyduğu eziyete ve kötü söze karşı Allah’tan daha sabırlı hiçbir kimse olamaz. Müşrikler Allah’ın evlâdı olduğunu söylüyorlar. Allah da onlara rızık veriyor, afiyet veriyor.”
Yine bu iki eserde yer alan bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Allah şüphesiz, zalime mühlet verir. Ama onu yakaladığı zaman da bırakmaz.” Bundan sonra Rasulullah (s.a.) şu ayeti okudu: “Rabbinin zalim olan kasabaları yakaladığı zaman yakalaması böyledir. Şüphesiz Rabbinin yakalaması can yakıcıdır, şiddetlidir.” (Hud, 11/102).
Bu ayetin benzeri şudur: “Nice zalim kasabalara önce mühlet verdim, sonra da azabımla yakalayıverdim. Dönüş ancak banadır.” (Hacc, 22/48).
Korkutma ve uyarıdan sonra muazzam ilâhî kudreti; azamet ve celâlini, her şeyin boyun eğdiği yüceliğini hatırlatmayı uygun görmüş ve Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Onlar Allah’ın yarattığı varlıkları görmüyorlar mı?…” O kötülük planlayanlar Allah’ın yarattığı dağlar, ağaçlar, binalar ve dimdik ayakta duran cisimler gibi gölgesi olan varlıkların gölgelerinin bir o yana bir bu yana, bir sağa, bir sola, sabah-akşam eğildiklerini görmüyorlar mı?
Ezherî diyor ki: “Gölgelerin eğilmesi” gündüzün yarısından sonra dönmesi demektir. Bu da akşam üzeri olmaktadır.
Bu ayetteki “Görmüyorlar mı?” ifadesinin muhatabı bütün insanlardır. “Hiçbir şey” kelimesi dağ, ağaç, bina ve ayakta dimdik duran cisimler gibi gölgesi olan varlıklara işaret etmektedir. “Gölgeleri vurur.” ifadesi de buna delildir. Yani gölgesi yere vuran cisimlerdir.
(Zılâlühü: Onun gölgeleri) ifadesinde “Gölgeler” çoğul olduğu halde tekil kelimeye muzaf olmuştur. Manası: Gölgeleri olan varlıkların gölgeleri demektir. Çünkü zamirin raci olduğu (Allah’ın yarattığı) kelimesi lafzan tekil olsa da mana bakımından çoğuldur. Bunun bir benzeri de “Sırtları üzerinde rahat durabileceğiniz binek hayvanları” (Zuhruf: 43/23) ayetidir. Burada da (Zuhûrihi: Sırtları) kelimesinde çoğul tekile muzaf olmuştur. Ama burada da zamir çoğul manası taşıyan (Bineceğiniz) tekil kelimesine racidir.
“Allah’a boyun eğip secde ederek” Yani eşyanın gölgeleri sadece Allah’ın emrine secde etmektedirler. Sücûd: Kendini küçük görerek Allah’a boyun eğip huzurunda eğilerek bağlılık arzetme ve teslim olma demektir. Duhûr: Zillet ve teslimiyettir. Çünkü gölgeler doğu tarafından batı tarafına geçerler. Gündüzün ilk saatlerinde doğu tarafından olur. Sonra kısalır kısalır, bir halden diğer hale geçer. Gündüzün sonuna doğru batı tarafına doğru meyleder. Bu intikâl ilâhî kudrete delildir.
Dahırun kelimesi vav’la cem’i yapıldı. Çünkü duhur: boyun eğmek akıllı varlıkların vasıflanndandır. Yahut bunu için akıllı varlıklar da vardır, dolayısıyla akıllılar dikkate alınmıştır.
Ayetin toplu manası şudur: “Onlar Allah’ın yarattığı ve gölgesi bulunan bütün bu varlıkların Allah’a boyun eğerek Allah’ın emirlerine hiç imtina etmeden mütevazi bir şekilde teslim olarak secde ederek gölgelerinin sağa-sola vurmasını, gölgelerin bir taraftan diğer tarafa dönmesini görmüyorlar mı?”
Cenab-ı Hak sonra canlıların secde etmesini zikrederek şöyle buyurdu: “Yer ve göklerde hareket eden bütün canlılar ve Allah’a ibadet etmekten ve görevlendirildikleri herhangi bir şeyden yahut Allah’ın murad ettiği bir şeyden asla imtina etmeyen ve büyüklük taslamayan melekler de Allah’ın emrine boyun eğerler.”
“Onlar Rablerinden korkarlar.” Melekler ve Allah’ın yarattığı diğer canlılar Rablerinden korkarlar. Rableri daima hâkimiyet, ezici güç ve galip olmak suretiyle onların çok üstündedir.
Melekler kendilerine emredilen şeyi yaparlar. Onlar daima Allah’a itaat, O’nun emirlerine uymak ve nehyettiklerini terketmek üzerine devam ederler.
Ayetteki (üstte olmak) tabiri rütbe, şeref, kudret ve kuvvet yönünden Cenab-ı Hakkın her şeyin fevkinde olmasıdır.
Bu ayetin benzeri ayetler çoktur. Meselâ: “Göklerde ve yerde olanlar ister istemez Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah-akşam Allah’a boyun eğer.” (Ra’d, 13/15).
Özetle: Peygamberimize ve müminlere kötülük planlayan Mekkeliler Allah’ın cezasından sakınmalıdırlar. Zira Allah er-geç onlara azab etmeye kadirdir. Onun kudretinin ve azametinin ve ululuğunun delili yer ve göklerde bulunan cansızlar, bitki, hayvan, insan, cin ve meleklerin O’na boyun eğmesidir. [2][14]