TABERİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA AHZAB SURESİ 6. VE 10. AYET-İ KERİMELER
6- Peygamber, müminlere kendi öz nofislerinden daha üstündür. Peygamberin hanımları da müminlerin anneleridir. Allahin kitabında akraba olanlar (miras hususunda) birbirlerine, müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza yapacağınız bir iyilik, bunun d iş idadi. Bu hüküm kitapta yazılıdır.
*Bu âyet-i kerimede çeşitli hükümler zikredilmiştir. Bunlan şöyle sıralamak mümkündür:
“Peygamber müminlere kendi az nefislerinden daha üstündürler. Yani Resulullah, sevilmede ve sözünün dinlenmesinde kişiye bizzat kendisinden daha üstündür. Kişi Resulullahı kendisinden daha fazla sevmedikçe hakkıyla iman etmiş olamaz.”
“Peygamber efendimiz (.s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
“Ben sizden birinize, babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça o kimse iman etmiş olamaz. [1][9]
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: ,
“Hiçbir mümin yoktur ki ben onun için dünya ve âhirette diğer insanlardan daha üstün olmayayım. Dilerseniz “Peygamber, müminlere kendi Öz nefislerinden daha üstündür.” âyetini okuyun. O halde hangi mümin ölür de geride mal bırakırsa o malı, mirasçıları kim ise onlar alsın. Şayet geriye borç veya zayi olacak birşey bırakırsa bana başvurulsun. Zira ben o kişinin veiisiyimdir[2][10]
Âyette zikredilen diğer bir hüküm ise: “Allanın kitabında akraba olanlar (Miras hususunda) birbirlerine, müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar.” hükmüdür.
Bu hüküm gelmeden önce müminler, aralarında anlaşma yaparak veya birbirlerini kardeş ilan ederek, aralarında akrabalık bağı bulunmasa da birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Resulullah, muhacirlerle Ensart kardeş yaptığında bunlar bu kardeşliğin icabı olarak birbirlerinin mirasını alıyorlardı. Bu âyet-i kerime inince, mirasçı olacakları belirtilen akrabalar dışında, kimsenin kimseye mirasçı olmayacağı beyan edildi ve gerek sözleşmeyle gerekse kardeşlik kurmakla meydana gelen mirasçılık kaldınlmış oldu.
Âyette zikredilen diğer bir hüküm de: “Ancak dostlarınıza yapacağınız bir iyilik bunun dışındadır.” hükmüdür. Âyet-i kerimenin bu bölümü, mirasta paylan olan akrabalar dışındaki insanlara mirastan pay verilemeyeceğini beyan eden hükmün bir istisnasıdır. Şöyle ki: Mirastan pay alma hakkına sahip olmayan insanlara bir kısım iyiliklerde bulunul abileceği hükme bağlanmaktadır. Buna göre mirasçı olmayanlara iyilikte bulunulabilir, vasiyet edilebilir, ödeyecekleri diyetlerde kendilerine yardım edilebilir.
Âyetin son bölümünde: “Bu hüküm kitapta yazılıdır.” Duyuruluyor. Buradaki kitaptan maksadın, Levh-i Mahfuz olduğu zikredilmiştir. Buna göre mana şöyledir: “Akrabaların miras yönünden birbirlerine daha yakın oldukları hükmü, Levh-i Mahfuzda yazılı olan bir hükümdür, değişmez.” [3][11]
7- Hani bir zaman biz, Peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem’in oğlu İsa’dan da sağlam bir söz almıştık.
Bu âyet-i kerimede, Allah tealanın, Peygamberlerden söz aldığı beyan edilmektedir. Ancak hangi hususlarda söz alındığı zikredilmemektedir. Bazı müfessirlerin izahına göre, Allafi teala, Peygamberlerden birbirlerini doğrulayacaklarına dair söz almıştır. Bazılarına göre ise Allah teala, Peygamberlerden, dinini ayakta tutmalarına, onu insanlara teklif etmelerine, birbirleriyle yardımlaşmalarına ve birlik ve beraberlik içinde olmalarına dair söz almıştır.
Bu hususta başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır: “Allanın Nuh’a emrettiği, sana vahiyle bildirdiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz “Dini ayakta tutun, onda ihtilafa düşmeyin” emrini Allah size de şeriat kıldı. Ey Muhammed, davet ettiğin hususlar müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini o dine iman etmeye seçer. Kendine yöneleni o dine eriştirir. [4][12]
8- Allah, doğrulara, samimiyetlerinden sormak için böyle yaptı. O, kâfirlere can yakıcı bir azap hazırlamıştır.
Allah, peygamberlerden söz almıştır ki, ümmetlerinin, kendilerine ne gibi cevaplar verdiklerini ve onlara karşı nasıl tavır takındıklarım sorsun, onlar da gerçeği söylesinler. [5][13]
9- Ey iman edenler, Allahin size olan nimetini hatırlayın. Hani bir zaman size düşman orduları saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görür.
Bu ve bundan sonra gelen âyet-i kerimeler Hendek savaşını anlatmaktadır.
HENDEK SAVAŞI: Bu savaş, Hicret’in beşinci yılında meydana gelmiştir. Savaşın sebebi, Beni Nadr Yahud il erinden ileri gelenlerin, müşrikleri kışkırtmalarıdır. Resulullah’m Medine’den kaoduğu Sellam İbn-i Ebil Hakık, Ke-nane b. er-Rebi, Sellam b. Mişkem vb. kişiler Medine’den göçüp Hayber Yahu-dilerenin arasına yerleşmişler ve daha sonra Mekke’ye gidip Kureyşlileri Resu-; lullahm aleyhine kışkırtmışlar, Resulullah ile savaşmalanm istemiş ve kendilerine yardım edeceklerini vaadetrnışlerdir.
Beni Nadr’dan olan bu Yahudiler, daha sonra Necia bölgesinde oturan Gatafan oğullarına gittiler. Hayber’in gelirinin yansını onlara vaadederek kendileriyle birlikte savaşmalarını istediler. Ayrıca, Gatafan kabilesinin müttefiki-olan Beni Esed kabilesini de birlikte savaşmaya çağırdılar. Beni Süleym kabilesi de Kureyş’in akrabası olduğu için onlar da Kureyş’e katılmışlar böylece en , mühim kabileler müslümanlar aleyhine birleşerek büyük bir ordu meydana getirmişlerdi. Bu ordu üç kola aynlıyordu. Birinci kol Gatafan askerlerinden meydana geliyordu ve komutanı da Uyeyne b. Hısn idi. İkinci kol Esed oğullarından meydana geliyordu ve kendilerine Tuleyhatul Esedî komuta ediyordu. Üçüncü kol ise Kureyşlilerden meydana geliyor bunlara da Ebu Süfyan komuta ediyordu.
Resuiullah (.s.a.v.) bu kabilelerin savaş için hazirlandıklannı duyunca as-habıyia istişare etti. Neticede Selman-ı Farisî’nin teklifi kabul edilerek Medine’nin çevresine Hendek kazıldı. Resulullah (s.a.v.) müşriklerin karşısına üç bin kişilik bir kuvvetle çıkmıştı. Birlikler arkalarını Sel1 denen yere vermiş yüzlerini ise düşmana çevirmişlerdi. Düşman orduları gelip hendeğin karşı tarafına konakladi. Müslümanlar, kadın ve çocuklarını Medine’nin kalelerine yerleştirmişlerdi. Bu arada Medine’nin doğusunda yaşayan Yahudilerden Kureyza oğullan, Huyey b. Ahtab’ın kışkırtmasıyla, Resulullah ile yaptıklan muahadeyi bozmuşlar ve savaşı müşriklerin kazanmasını istemeye başlamışlardı. Böylece müslü-manlann sıkıntısı artmış ve âyet-i kerimenin de beyan ettiği gibi imtihana tabi tutulmuşlar ve şiddetli bir şekilde sarsılmışlardı.
Hendeğin karşı tarafında yer alan düşman ordusu, yaklaşık bir ay süre ile Resulullahı ve mümileri kışkırtmışlar ancak onlara sonuçta hiçbir zarar verememişlerdir. Sadece Amr b. Abd-i Vüdd isimli kişi, yanındaki diğer süvari arka-daşlanyla birlikte hendeğin bir yerinden geçerek müslümanların içine sızmışlardır. Bunun üzerine Resulullah Hz. Ali’ye emretmiş Hz. Ali de Amr b. Abd-i Vüdd ile teke tek vuruşmuş ve sonunda onu öldürmüştür. Böylece galibiyetin ilk belirtileri görülmüştür.
Savaş kış mevsiminde cereyan ediyordu. Hava set ve rüzgarlı idi. Nihayet Allah teala bir gece çok soğuk bir rüzgar gönderdi. Bu rüzgar onları iyice üşütüyor, onlan toz toprak içerisinde bırakıyor, ateşlerini söndürüyor ve çadırlarını söküp atıyordu. Hayvanlar, insanlar birbirlerine -karışmıştı. Müminlerin tarafında melekler tekbirlerle onlan destekliyor ve kendilerine manevî güç kazandm-yorlardı. Nihayet müşrikler kuşatmadan vazgeçip Mekke’ye dönmek zorunda kaldılar.
Huzeyfetül Yeman bu durumu şöyle anlatıyor:
“Ben, hendek savaşında bir gece Resulullah ile beraberdim. Şiddetli bir rüzgar esiyordu ve üşüyorduk. Resulullah: “Bu kavmin (düşmanın) haberini bana getirecek biri yok mu? Bunu kim yaparsa Allah onu kıyamet gününde benimle beraber bulunduracaktır.” buyurdu. Bizler hepimiz sustuk. Hiçbir kimse cevap vermedi. Tekrar: “Şu kavmin (düşmanın) haberini bana getirecek biri yok mu? Bunu kim yaparsa Allah onu kıyamet gününde benimle beraber bulunduracaktır.” buyurdu. Biz yine sustuk. Hiçbir kimse Resulullaha cevap vermedi. Resulullah tekrar: “Şu kavmin (düşmanın) haberini bana getirecek biri yokmu? Kim bunu yaparsa Allah onu kıyamet gününde benimle birlikte bulunduracaktır.” buyurdu. Biz yine sustuk kimse ona cevap vermedi. Bunun üzerine Resulullah: “Ey Huzeyfe kalk ve o kavmin haberini bize getir.” dedi. Artık ben, kalkıp gitmekten başka çare bulamadım. Zira o beni ismimle çağırmıştı. Resulullah şöyle dedi: “Hadi git, o kavmin haberini bana getir, sakın onları bana karşı kışkırtıcı bir davranışta bulunma.” Resulullamn yanından ayrıldığımda sanki hamamın içinde yürüyordum. (Resulullahm duası sayesinde Huzeyfe soğuğu hissetmez olmuştu) Nihayet onların yanına vardım. Ebu Süfyan sırtını ateşe vermiş ısınıyordu. Yayıma bir ok yerleştirdim ve onu atmak istedim. Fakat hemen Re-sulullahın: “Sakın onlan bana kaşı kiştırtma.” sözünü hatırladım ve vazgeçtim. Eğer atmış olsaydım ona isabet ettirirdim.
Orada işimi bitirip döndüğümde kendimi yine hamamın içindeymiş gibi hissettim. Resulullaha gelerek düşmanın durumunu anlatıp bitirince tekrar üşümeye başladım. Bunun üzerine Resululiah, üzerinde namaz kıldığı bir cübbeyi sırtıma giydirdi. Böylece uykuya dalmışım ve sabaha kadar uyumuşum. Sabah olunca Resulullah bana: “Kalk ey uykucu.” dedi. [6][14]
10- O vakit onlar size yukarı ve aşağı tarafınızdan gelmişlerdi. O zaman gözler, ümitsizlikten kaymış, yürekler korkudan ağızlara gelmişti. Sizler Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz.
O zaman Kureyza oğulları gibi bazı düşmanlarınız üst taraftan, Kureyş ve Gatafanlar gibi bazıları da alt tarafınızdan gelmişlerdi. Gözleriniz korkudan be-lermiş, kalbleriniz gırtlaklarınıza dayanmıştı. Allah hakkında çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. Münafıklar, Muhammedin ve arkadaşlarının kökünün kurutulacağım sanıyor müminler ise Allanın vaadinin hak olduğuna ve kesinlikle galip geleceklerine inanıyorlardı. [7][15]