KONFOR ALANI
Hamd, gayemizin sadece rızası olduğu, elimizdeki nimetlerin hatta elimizin sahibi, yazmayı öğreten, Alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc), Salat ve Selam da Müminlerin Önderi, yaşayan Kur’an, Kâinatın göbeğine İslam yazan Muhammed (sav)’e, tertemiz aline ve yiğit ashabına olsun.
‘’ Kişinin göz alıcı incilere ulaşabilmesi için denizin en derinlerine dalması gerekir.‘’
Konfor Alanı (Comfort Zone); bireyin kendini psikolojik olarak güvende, risklerden uzak, tanıdık ve yapay bir kontrol hissi içinde hissettiği zihinsel bir sınır durumudur. Bu alanda stres minimumdur, rutinler baskındır ve yeni bir zorlukla karşılaşılmadığı için beyin minimum enerji harcar. Ancak konfor alanı, isminin çağrıştırdığı gibi her zaman “mutlu” bir yer değildir; bazen mutsuz olunan ama alışıldığı için terk edilemeyen durağan bir hapishanedir. Kişisel gelişim ve öğrenme, ancak bu sınırın dışına çıkıldığında başlar. [1]
İslam, insanın gelişmesini ve sürekli bir hareket halinde olmasını ister.
Allah (cc); ‘’O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.‘’[2] buyurmaktadır.
Konfor alanında beyin yeni nöron bağları kurmaz. Beceriler körelir, monotonluk başlar ve ironik bir şekilde bir süre sonra “hayatın anlamsızlığı” hissi doğar. Aşırı kaygıda (Panik Alanı) ise yoğun stres beyni kilitler, travma oluşturur. Öğrenme ve büyüme alanı ise konfor alanının hemen dışındaki, sınırları hafifçe zorlayan esneme bölgesidir.
Psikolojide Yerkes-Dodson Kuralı der ki: Öğrenme ve performansın zirveye ulaşması için optimum düzeyde kaygı ve strese ihtiyaç vardır. Bu kurala göre; başarı ve gelişim için kaygının hiç olmaması da, aşırı yüksek olması da zararlıdır. İşte tam bu noktayı dinimiz ‘’itidal’’ kavramı ile açıklar. Kişi başarıya ulaşabilmek için her noktada itidalli olmalıdır.
Sahabemiz; İslamiyet’i kabul ettikten sonra tam anlamıyla konfor alanlarını yıkarak büyümüş ve gelişmişlerdir. Buna verilecek en güzel örneklerden biri kesinlikle Mus’ab b. Umeyr(ra)’dir.
O(ra), cahiliye devrinde iken Mekke’nin en zengin, en yakışıklı ve en güzel kokuları sürünen genciydi. En pahalı kıyafetleri giyinir, en lüks yerlerde yaşardı. Ancak İslamiyet’i seçtiğinde ailesi O’nu(ra) reddetti, tüm zenginliğini elinden aldı ve O’nu (ra) hapsetti. Musab (ra), tüm konforunu terk ederek Habeşistan’a hicret etti. Uhud’da şehid olduğunda ise üzerine örtecek bir kefeni bile yoktu.
Başka bir örnek ise hiç şüphesiz ki Hicret hadisesidir. Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlerin tamamı, doğup büyüdükleri, ticaret ağlarını kurdukları, ev bark sahibi oldukları şehri arkalarında bıraktılar. İnançlarını özgürce yaşamak ve büyütmek adına bilmedikleri bir coğrafyaya gittiler.
Mümin, dünyevi şartlarını riske atabilir, hicret edebilir, zorluklara göğüs gerebilir; çünkü arkasında Allah’a (cc) olan inancının verdiği sonsuz bir psikolojik güven alanı vardır.
Kişinin hem dünyevi olarak gelişebilmesi hem de Allah (c.c.) yolunda mesafe kat edip manevi kemalata erebilmesi için konfor alanından çıkması, yani nefsine ağır gelen adımları atması şarttır. Nefis, yaratılışı gereği “atalet ve rehavet” bölgesine meyil eder. Sıcak yatağı, zahmetsiz kazancı, eleştirilmeyen bir hayatı, sorumluluk alınmayan bir düzeni sever. Ancak ruhun gıdası ve Allah’a (cc) yakınlaşmanın yolu, nefsin bu isteklerine set çekmekten geçer.
İmam Buhârî (rha), geceleri uyumak üzere yatağına çekildiğinde zihni durmaz, sürekli bir önceki gün topladığı, dinlediği veya tasnif ettiği hadisleri tartar ve hafızasını yoklardı. O esnada zihnine hadislerin sıhhatiyle, ravilerin (hadisi aktaran kişilerin) durumlarıyla ilgili bir ince detay veya kitabına ekleyeceği bir bab (başlık) fikri gelirdi.
Talebesi el-Firebrî olayı şöyle anlatır:
“İmam Buhârî ile birlikte kalıyordum. Dikkat ettim; geceleri yatağına yatıyor, ardından zihnine bir hadis veya fıkhi bir ince detay geliyor, hemen kalkıp kandili yakıyor, o bilgiyi not ediyor, kandili söndürüp tekrar yatıyordu. Bir gecede tam yirmi defa kalkıp kandili yaktığına, hadisleri not edip veya işaretleyip tekrar yattığına şahit oldum.”[3]
İnsan; sürekli güvenli ve huzurlu hissettiği bir alan arayışı içindedir. Bu ihtiyaçtan dolayıdır ki her gün aynı yoldan yürür, bir mecliste her zaman aynı yerde oturur, rutin alışkanlıklarına devam eder. Çünkü bu, kişiye güvende olduğunu hissettirir. Fakat bu durum zamanla insanı köreltir.
Kişinin yükseklere çıkabilmesi için bazen en derinlere dalması gerekir. Zaten en güzel inciler denizin en derinlerinden çıkanlar değil midir?
[1] Alıntıdır.
[2] İnşirah,7
[3] Hatib el Bağdadi