VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA TEVBE SURESİ 103. VE 106. AYET-İ KERİMELER
Sadaka Alınması, Tevbelerin Kabulü, Salih Amel İşlemenin Emredilmesi
103- (Ey Peygamber!) Onların mallarından bir miktar sadaka al ki, bununla onları (manevî kirlerden) temizlemiş ve derecelerini yüceltmiş olasın. Onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için huzur kaynağıdır. Allah her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.
104- Bunlar kullarının tevbesini ancak Allah’ın kabul ettiğini, sadakaları ancak Allah’ın alacağını; Allah’ın tevbele-ri çok kabul eden, çok merhametli olanın da sadece Allah olduğunu bilmiyorlar mı?
105- De ki: “Dilediğinizi yapın. Çünkü yaptıklarınızı Allah da, Peygamberi de müminler de görecektir. Sonra da gizliyi de açık olanı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. O da size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir.”
Bu Ayetteki “Sadaka”nın Manası:
Eğer bu ayetteki “sadaka” kelimesinden maksat, daha önce de geçtiği gibi Hasan-ı Basrî’nin dediği şekliyle Tebuk Gazvesinden geri kalanların işlediği bu günahın kefareti ise bu ayet ile bundan önceki ayetler arasında ilişki gayet açıktır. Çünkü emredilen husus bir grup insanın hatalarının giderilmesidir. Bu durumda bu ayet onlara hastır. Ancak ayetin manasını genelleştirip şu şekilde de anlayabiliriz: Siz üzerinize farz olmayan sadakayı vermeye razı olduğunuza göre üzerinize farz olan zekâtı vermeye gayet tabii razı olursunuz.
Ama bu ayetten maksat farz olan zekât veya zenginlerden zekât alınmasının farziyeti ise -ki bu görüş fakihlerin çoğunluğunun görüşüdür ve sahih olan görüş de budur- bu durumda ayetin daha önceki ayetlerle münasebeti şöyle açıklanabilir:
Tebuk Gazvesinden geri kalmalarından dolayı tevbe edip pişmanlık duyduklarında ve bu geri kalmanın sebebinin de mal sevgisi ve mallarını harcamada cimrilikleri olduğunu ikrar ettiklerinde sanki onlara şöyle deniyordu: Sizin bu tevbe ve pişmanlık iddiasında sarf ettiğiniz sözlerinizin doğruluğu farz olan zekâtı verip vermeyeceğiniz noktasında açıkça belli olur. Çünkü bütün iddialar mana ile kesinleşir. Bir kişinin değerli veya değersiz oluşu imtihan esnasında belli olur. Şayet onlar bu zekâtları gönülden verirlerse tevbelerine sadık oldukları anlaşılır, aksi takdirde bu iddialarında yalancıdırlar.
Bu ayetteki “sadaka “dan maksadın farz olan zekât olduğunun delillerinden birisi de şu ayettir: “Bununla onları (manevî kirlerden) temizlemiş ve derecelerini yükseltmiş olasın.” Yani bu sadakaları almakla onları günahlardan temizlemiş olursun…
Cassas diyor ki: Sahih olan görüşe göre buradaki “sadaka” farz olan zekâttır. Zira Allah’ın diğer müslümanlardan ayrı olarak sadece bu cemaata sadaka vermelerini vacip kıldığı şeklinde bir rivayet sabit değildir. Bu hususta bir haber olmayınca bu kişilerle diğer müslümanlar ahkâm ve ibadette eşittirler, sırf bu kişilere ait bir sadaka da yoktur. Çünkü İslâmî hükümlerde kendisi hakkında hususi bir delil olmadıkça bütün insanların eşit olması sebebiyle bu ayetin gereği olarak sadaka onlara gerekli ise, bütün insanların üzerine de farz olur. Bir topluluğa ait olup diğerinden ayrı olmaz. Bu da sabit olunca bu ayetteki sadaka farz olan zekât olmaktadır. Zira insanların mallarından farz zekâttan başka hak yoktur.
“Bununla onları (manevî kirlerden) temizlemiş ve onların derecelerini yükseltmiş olasın” ayetinde bu sadakanın farz zekât dışında günahlara kefaret olan bir sadaka olduğuna dair bir delil yoktur. Çünkü farz olan zekât da manevî kirlerden temizler ve verenin derecesini yükseltir. Bütün mükellef olanlar mallarını manevî kirlerden temizleyecek, derecelerini yükseltecek ibadetleri işlemeye muhtaçtırlar.[1][73]
Açıklaması
Ey Peygamber ve ondan sonra gelen müslüman idareci! Şu tevbe edenlerden ve başkalarından belirli bir miktar takdir ederek “sadaka al ki,” bu sadaka sebebiyle “onları” cimrilik ve tamahkarlık hastalığından arındırmış olasın, nefislerini manevî kirlerden “temizlemiş” hasenatlarını berketlendirmiş ve onları ihlâslı müminlerin derecelerine yükseltmiş “olasın.”
Tezkiye; ziyadesiyle temizleme manasında mübalağa ismidir veya mala bereket verme, nemalandırma manasmdadır. Yahut Allah Tealâ’nm, zekat miktarını, verme sebebiyle mallarda meydana gelecek noksanlığı bereketlendirme sebebi saymasıdır.
İmam Ahmed, Müslim ve Tirmizî’nin Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şerifte “Sadaka malı eksiltmez” buyurulmaktadır.
“Onlara salât eyle.” Yani onlar için dua et, istiğfarda bulun, rahmet dile; çünkü senin dua edip istiğfarda bulunman onlar için sükûnete vesile olacak, Allah’ın tevbelerini kabul ettiği hususunda kalplerini tatmin edecek bir huzur kaynağıdır. Allah’ın kullarına salât eylemesi, Allah’ın rahmetidir. Meleklerin salâtı ise istiğfarda bulunmalarıdır. Peygamberimiz ve müminlerin salâtı da dualarıdır.
“Allah en iyi işitendir.” Onların günahlarını itiraf ettiklerini ve dualarını işitir; senin duanı da kabul ederek ve ona icabet ederek işitir. Gönüllerinden geçeni, tevbelerinde ve sadakalarındaki ihlâslarmı ve onlar için hayırlı, faydalı olanı “en iyi bilendir.”
Sadaka gönlü temizler, Rabbin rızasına vesile olur, malı kirlerden korur.
O tevbe edenler ve diğer müminler bilmiyorlar mı ki, kullarının tevbesini ancak Allah kabul eder, günahlarını ancak O siler, sadakaları ancak o kabul edip sevap verir, onlara kat kat ecir ihsan eder.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Eğer siz Allah için güzel bir ödünç takdiminde bulunursanız Allah onun karşılığını size kat kat verir ve sizi bağışlar.” (Tegabûn, 64/17).
Buharî ve Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği sahih hadis-i şerifte de, “Allah sizden birinin tayını yetiştirdiği, geliştirdiği gibi sadakası verilen malı da nemalandırır” buyurulmaktadır. Burada beliğ bir benzetmeyle ecrin fazlalağına işaret edilmiştir.
Bu ayette tevbeye ve farz olsun nafile olsun sadaka vermeye teşvik vardır.
Bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivayet de vardır: Cihaddan geri kaldıkları halde tevbe etmeyenler cihada katılmayıp da tevbe edenler hakkında “Onlar da dün bizimle birlikte idiler. Kimse onlarla konuşmuyor, kimse onlarla oturmuyor, bunlar ne yaptılar ki? Onların bu özelliği nedendir?” diyorlardı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. “Bilmiyorlar mı?” cümlesindeki zamir cihaddan geri kaldıkları halde tevbe etmeyenlere racidir.
Tevbeleri çokça kabul eden, tevbe edenlerin tevbelerini kabul etmesi, onlara lütuf ve ihsanda bulunması rububiyetinin şanından olan, tevbe eden kullarına çokça merhamet eden, salih amellerine karşılık ecir ve sevap veren sadece yüce Allah’tır.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Tevbe eden, iman edip salih amel işleyen ve hidayet yolunda devam edenleri ben çokça bağışlarım.” (Tâ-Hâ, 20/82).
Yine bir başka ayet-i kerimede, “Onlar bir hayasızlık yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı anarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar yaptıkları kötülükte bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 3/135).
Tevbe, nefsin gayretini ve verdiği ahdi yenilemesi, günahların silinmesi için gayet faydalıdır.
Ey Rasulüm! O tevbe edenlere ve diğerlerine de ki: Güzel amel işleyin. Çünkü sizin amelleriniz hayırlı olsun şerli olsun Allah’a ve kullarına gizli kalmaz. Amel saadetin temelidir. Yaptığımız amelleri Allah da, -Allah’ın bildirmesi ile- Rasulü de, müminler de görecektir.
Bu onlara verilen bir vaad, günahlarda ısrar etmenin ve tevbeden uzak durmanın acı sonucunu ihtardır. Allah’ın emirlerine aykırı davranan herkese; amellerinin Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere arz edileceğini bildiren bir uyarıdır. Bu kıyamet günü mutlak olacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak “O gün hepiniz (hesap vermek üzere) huzura çağrılırsınız. Hiçbir şeyiniz gizli kalmaz” buyurmaktadır. (Hakka, 69/18).
İmam Ahmed ve Beyhakî’nin Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Sizden biriniz kapısı, penceresi olmayan sağır bir kayanın içinde amel işlese Allah onun amelini ne olursa olsun insanlara gösterir.”
Ebu Davud et-Tayalisî’nin naklettiği gibi bir rivayette “Dirilerin işledikleri ameller kabir aleminde yaşayan yakınlara ve akrabaya arz olunur” buyurul-muştur.
Cabir b. Abdillah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdular: “Amelleriniz yakınlarınıza ve diğer akrabanıza kabirlerinde arz olunur. Amelleriniz hayırlı ise memnun olurlar, hayırlı değilse, “Allah’ım, sana itaat ederek amel işlemelerini onlara ilham eyle” diye dua ederler.”
Kıyamet günü sizin gizli olan amellerinizi de açıktan işlediklerinizi de gayet iyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O gaib olanı da, şu anda aranızda bulunanı da, içinizi de, dışınızı da gayet iyi bilir. Size amellerinizi bir bir bildirecek, hayırlı ise hayırla, şerli ise şerle size karşılık verecektir.
Bu ayette teşvik ve korkutma aynı anda yapılmıştır. [2][74]
Tevbelerinin Kabulü Geciken Üç Kişi
106- Savaştan geri kalan diğer bir kısım insanların durumu ise Allah’ın hükmüne bırakılmıştır. (Allah) Onlara ya azap eder, ya da tevbelerini kabul eder. Allah her şeyi çok ıyı bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
Açıklaması
Savaştan geri kalan diğer bir kısım insanların durumu ise Allah’ın hükmüne bırakılmıştır. İnsanlar onlar hakkınde ne olacağını bilemiyorlardı. Allah tevbelerini kabul edecek miydi, etmeyecek miydi? Rasulullah (s.a.) da onlarla oturmayı yasaklamış, hanımlarına kendilerinden ayrı kalmalarını ve babalarının evinde oturmalarını emretmişti. Nihayet ayet nazil oldu: “Allah Peyamberin, Muhacirler ve Ensar’ın tevbelerini kabul etti… ve savaştan geri kalan o üç kişinin tevbesini de kabul etti.” (Tevbe, 9/118).
Bu ayette söz konusu edilen bu üç kişinin durumu askıda bırakılmıştı. Ya azap ya da tevbelerinin kabulü. Durumları açıklanmamıştı. Bu durumlar, Allah’tan şüpheleri için değildi. Zaten Allah bundan münezzehtir. Sadece korku ile ümit arasında oldukları için, kalplerine gam ve üzüntü verip tevbeye yönelmedikleri ve insanlar onlar hakkında ümitli oldukları içindi. Bazı kimseler, Allah onların mazur olduğuna dair bir ayet indirmezse helak oıurlar’ diyordu. Başkaları da “Umarız ki Allah onları bağışlar” diye temennide bulunuyorlardı.
Şüphesiz bu üç kişi savaştan geri kalmaları sebebiyle pişman olmuşlardı, ama Allah onların hakkında tevbe edenler diye hüküm vermedi. Çünkü sadece pişmanlık tevbenin sahih olması için yeterli değildi. Sonra bunun günah ve isyan olduğunu kabul edip pişman oldular; o zaman tevbeleri sahih oldu.
Allah kimin cezaya, kimin affa lâyık olduğunu ve kullarına faydalı olup onları terbiye edecek şeyleri en iyi bilendir. Bütün sözlerinde ve fiillerinde, kulları için huzuru temin edecek hükümleri koymakta tam bir hüküm ve hikmet sahibidir. Bu üç kişinin tevbelerini kabul ettiğini açıklamayı geciktirmesi de hikmetindendir. [3][75]