sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 9. VE 12. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 9. VE 12. AYET-İ KERİMELER
Mayıs 12, 2026 09:57
8
A+
A-

Geçmiş Peygamberlerin Milletleriyle Aralarında Geçen Olaylardan Bazı Kesitler

 

9-  Sizden önce geçen Nûh, Ad, Semûd milletlerinin ve onlardan sonra gelenle­rin haberleri -ki onları Allah’tan başka­sı bilmez- size ulaşmadı mı? Onlara peygamberleri belgelerle geldiler. Fa­kat ellerini ağızlarına götürüp “Biz, si­zinle gönderilene inanmıyoruz. Bizi ça­ğırdığınız şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz” dediler.

10-  Onların peygamberleri: “Gökleri ve yeri yaratan, günahlarınızı bağışlamak için iman etmeye çağıran ve bir süreye kadar size mühlet veren Allah’tan mı şüphe ediyorsunuz?” dediler. Onlar da “Siz de sadece bizim gibi birer insansı­nız. Bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirmelisiniz” dediler.

11-  Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Biz ancak sizin gibi birer insanız ama, Allah, kullarından dilediğine iyilikte bulunur. Allah’ın izni olmadıkça biz si­ze delil getiremeyiz. inananlar sadece Allah’a güvensin.”

12- “Bize yollarımızı gösteren Allah’a ni­çin güvenmeyelim? Bize ettiğiniz eziye­te elbette katlanacağız. Güvenenler, an-ı Allah’a güvensinler.”

 

Açıklaması

 

“Sizden önceki Nûh, Âd, Semûd ve peygamberlerini yalanlayan diğer mil­letlerin -ki onların adedini Allah Tealâ’dan başka hiç kimse tesbit edemez.-haberleri size ulaşmadı mı?” “Size ulaşmadı mı?” kavlindeki muhatab zamiri, Rasulullah (s.a.)’ın ümmetine aittir. “Onlara peygamberleri geldiler” ve “Fakat ellerini ağızlarına götürüp” cümlelerindeki zamirler ise kâfirlere râcîdir.

Bu peygamberleri, onları küfür ve bilgisizlik karanlıklarından, iman ve hi­dayet aydınlığına çıkarmak için; doğruluklarını ve Allah tarafından gönderil­dikleri şeklindeki dâvalarım destekliyen apaçık ve kesin mucize, delil ve belge­lerle geldiler.

Ancak bu insanlar, peygamberlerinin getirdiklerine çok öfkelenmeleri se­bebiyle parmaklarını ısırdılar. Yani, onlara öfkelenip, düşmanlık gösterdiler ve onlardan köşe bucak kaçtılar. Şu ayet göstermektedir ki aynı şeyi Araplar da Rasulullah (s.a.)’a yapmışlardır: “Size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: ‘Öfkenizden çatlayın.’ Allah, kalplerde olanı bilir.” (Âl-i İmran, 3/119) Bu ayetten maksat kâfirler, Rasulullah (s.a.)’ı yalanlamışlar, onu alaya almışlar ve iman etmemişlerdir. Bu ifade, Ebû Ubeyde ve Ahfeş’in de belirttikleri gibi bir darb-ı meseldir.

“Bu insanlar, peygamberlere dediler ki: ‘Biz, sizinle gönderilen mucize, de­lil ve ayetleri inkâr ediyor yani sizin peygamberliğinizin doğruluğunu göster­diklerine inanmıyoruz.

“Bizi çağırdığınız” sadece Allah’a iman ve dışındaki herşeyi bırakma “hu­susunda” biz, sıkıntı ve endişeye düşürecek “bir şüphe içindeyiz.”

Razî şu soruyla konuya değişik bir yorum getirmiştir: “Onlar, peygamber­liklerini inkâr ettiklerini açıkladıktan sonra peygamberlerin sözlerinin doğru­luğundan şüphe etme mertebesine nasıl inmişlerdir?” O’nun bu soruya cevabı şöyledir: “Onlar, gerçekte kâfir olduklarım ve güttükleri bu davaya kesin inandıklannı söylemek istemişlerdir.’ Eğer kesin inanmasaydık sizin peygamberli­ğinizin doğruluğundan şüphe ettiğimizi söylemezdik. Her iki durumda da pey­gamberliğinizi itiraf etmeye imkân yoktur.'”

Peygamberleri onlara dediler ki: Allah’ın varlığından mı şüphe ediyorsu­nuz?! Ama insan fıtratı O’nun varlığını ikrar edip, insanı bu ikrara zorluyor. O, bütün varlıkları yaratmış olduğu ve sadece O, ortağı olmadan ibadete lâyık ol­duğu halde tek ilâh olmasında ve O’na ibadetin gerekliliği hususunda herhangi bir şüphe mi var?! Aslında milletlerin çoğu Yaratanı ikrar ediyordu. Fakat Al­lah ile beraber, kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarını zannettikleri O’ndan başka vasıtalara tapıyorlardı.

Fıtrat delili, şu hadisle sabittir: İbni Adiy, Taberânî ve Beyhâkî Esved b. Serî (r.a.)’den, Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Her çocuk, fıtrat üzere doğar. Ana babası onu ya yahudi ya hristiyan ya da mecûsî yaparlar.”

Yaratılış delili ise gözümüzün önünde olup hissedilebilmektedir. Zira Al­lah, hemen arkasından buna dikkati çekmiştir: “Allah, gökleri ve yeri daha ön­ce benzeri görülmemiş ve bu sapasağlam emsalsiz nizama göre yaratmış ve meydana getirmişken nasıl olur da O’nun hakkında şüpheye düşersiniz?!”

Allah Tealâ, varlığının delili olan, Yaratan olması dışında mükemmel rah­met sahibidir de: Ahiret yurdunda günahlarınızı -bu mana, “nün” lafzının zait bir sıla olmasına göredir- veya bazı günahlarınızı -bu da “min”in tebîzıyya (bazılık) olmasına göredir- bağışlamak için sizi tam bir imana çağırmaktadır. O, kul haklarıyla ilgili olanları değil, kendisiyle alâkalı günâhları bağışlar. İşte imâna davetteki birinci maksat budur.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: Allah Tealâ, kâfirlerin günahla­rının bağışlanmasının geçtiği her yerde “min” lafzını beyan etmiştir. Buna kar­şılık müminlerin günahlarının bağışlanmasının zikredildiği yerlerde ise “min” lafzı getirilmemiştir. Birinci duruma misaller, şu ayetlerdir:

“O’ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı bağışlasın.” (Nuh, 71/9). “Ey Milletimiz! Allah’a çağıran Muhammed’e uyun ve O’na inanın da Allah da sizin günâhlarınızı bağışlasın.” (Ahkaf, 46/31).

Çünkü Allah, onları dinin aslı olan imana çağırmaktadır.

İkinci duruma misaller de şu ayetlerdir:

“Ey Muhammedi De ki: ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sev­sin ve günahlarınızı bağışlasın.'” (Al-i İmran, 3/31) “Bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar.” (Saf, 61/11-12). Çünkü imanın yerleşmesinden sonra ancak günahlar bağışlanır.

İşte imana davetteki ikinci maksat budur. Kişi mümin olursa Allah, kendi ilmindeki belirli vakit olan ömrün sonuna kadar ona mühlet verir. Yoksa inkâr sebebiyle hemen helak ederek, bekletmeden azâb eder.

İmanla beraber iki rahmet ya da iki nimet gerçekleşmektedir. Bunlar, gü­nahların affedilmesi ve ömrün sonuna kadar kişiye mühlet verilmesidir.

Bundan sonra Allah Tealâ, bu milletlerin peygamberlerini şu üç açıdan reddettiklerini bildirmiştir:

1- Onlar dediler ki: ‘Sadece sözünüze güvenerek size nasıl tabî olalım. Siz­den henüz bir mucize bile göremedik. Siz de bizim gibi insansınız. Bize bir üs­tünlüğünüz yok. Biz değil de niçin siz peygamber oluyorsunuz? Eğer Allah, in­sanlara peygamberler göndermeyi dileseydi daha üstün bir varlığı gönderirdi.

2- “Siz, doğruluğuna bir delil bulunmayan bu dâva ile babalarımızı buldu­ğumuz yolu terketmemizi istiyorsunuz.”

3-  “Bize, sizden istediğimiz olağanüstü bir şey veya peygamberlik iddianı­zın doğruluğunu gösteren apaçık bir delil getirmelisiniz. Biz sadece iyice bildi­ğimiz şeylere iman ederiz. Göklerin, yerin ve içlerindeki acâib varlıkların yara­tılmasına ise akıl erdiremeyiz. Aslında bunlar söylediklerinizin doğruluğuna delil de olamazlar.”

Arkasından Allah, kâfirlerin bu üç şüphelerini peygamberlerin nasıl red­dettiklerini bildirmiştir. Öyleki peygamberler birinci ve ikinci şüpheleri doğru kabul edip, onaylamışlar, üçüncüsünde ise işi Allah’a havale etmişlerdir: Pey­gamberler, bu milletlere şöyle dediler. Söylediğiniz şekilde biz, sizin gibi insa­nız. Yer, içer, uyur, ortalarda dolaşır, rızık peşinde koşarız. Fakat Allah Tealâ, kullarından dilediğine peygamberliği ihsan eder: “Allah, peygamberliğini vere­ceği kimseyi daha iyi bilir.” (En’am, 6/124). Allah bize de bu nimeti verdi.

Sadece babalarınız olduğu için onları taklit etmeniz aklın kabul edemiye-ceği bir şeydir.

Gösterdiğimiz mucizelere rağmen peygamberliğimizin doğruluğunu göste­ren delil ve hüccet, istediklerinizin fevkinde bir burhan getirmemizi taleb et­meniz ise Allah ile alâkalı bir iştir. Biz, bir delili ancak Allah’ın dilemesi ve ira­desiyle getirebiliriz.

Bütün müminlerin, düşmanlarının kötülüklerini uzaklaştırmak ve onların gösterdikleri düşmanlıklara sabretmek için her işlerinde Allah’a güvenip te­vekkül etmeleri gerekir.

Peygamberler, Allah’a olan güvenlerini pekiştirerek şöyle demişlerdir: “Nasıl olur da bize bilgi ve kurtuluş yolunu gösteren Allah’a, güvenmeyiz! Bize en mutedil, en açık yolu gösterdiği halde O’na tevekkül etmemize engel olan şey nedir?”

“Kötü söz söyleyip, akılsızca davranışlarınızla bize yaptığınız eziyetlere el­bette katlanacağız.”

Sonra tevekkül etmeyi methederek şöyle dediler: “Müminlerden tevekkül edenler, Allah’a güvenmeye devam edip, bu hususta sebat etsinler. O’na güven­sinler. O’nun yolunda bütün eziyetlere tahammül edip, ne olursa olsun hiçbir zorluğa aldırış etmesinler.” [1][3]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.