sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 35. VE 39. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 35. VE 39. AYET-İ KERİMELER
Mayıs 8, 2026 09:57
9
A+
A-

Cennetin Özellikleri, Ehl-i Kitabın, Rasulullah (S.A.)’A Karşı Tutumları Ve Müşriklerin Şüpheleri

 

35- Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vaadedilen cennet: Altından ırmaklar akar. Oranın yiyecekleri devamlıdır, gölgeleri de. Bu, elde edeceği sonuçtur. İnkarcıların varacağı sonuç ise ateştir.

36- Kendilerine Kitap verdiklerimiz, sa­na indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar içinde ise, onun bir kısmını in­kâr edenler vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na asla or­tak koşmamakla emrolundum. Hepinizi ancak O’na çağırıyorum ve dönüşüm O’nadır.”

37- Böylece Biz, Kuran’ı arapça bir hü­küm ve hikmet olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların hevesleri­ne uyarsan, and olsun ki, Allah’tan senin için ne bir yardımcı vardır, ne de bir koruyucu.

38-And olsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik, onlara eşler ve Aliahın  nlmnnan çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir mucize getire­mez. Her zamanın yazılmış bir hükmü vardır.

39- Allah dilediğini siler, dilediğini bı­rakır. Ana Kitap, O’nun katmdadır.

 

Açıklaması

 

Sana anlattıklarımızda veya sana okunanlarda alışılmışın dışındaki mi­sallere benzeyen cennetin özellikleri vardır. Allah’ın muttakîlere vaadettiği bu cennetin, yanlarından, kenarlarından ve ehlinin dilediği şekilde akan nehirleri vardır. Bu nehirler, çağlaya çağlaya akar ve cennet ehlinin dilediği şekilde yol alırlar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ır­makları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onla­ra orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” (Muhammed, 47/15).

Orada yenilen meyvelere ve yiyeceklere, içilen içeceklere ne ara verilir ne de bunlar son bulur. Aynı şekilde gölgesi de devamlıdır, yok olup gitmez. Orada ne güneş ne sıcak ne de soğuk vardır.” “Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler.” (İnsan, 76/13).

Buharî ve Müslim’de İbn Abbas (r.a.), Kusûf (güneş ve ay tutulması) na­mazından bahsederken şöyle demiştir: Sahabe dedi ki: Yâ Rasulallah! Seni, şu­rada durduğun yerde bir şeyler yerken gördük. Sonra korkup, çekinip uzaklaş-tın. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: Doğrusu ben, cenneti gördüm. Ondan bir salkım yedim. Eğer onu alsaydım dünya durdukça ondan yerdiniz.”

Allah Tealâ, cennetin bu üç özelliğini zikrettikten sonra şöyle buyurmuş­tur: Bu cennet, muttakîlerin elde edeceği sonuç ve neticedir. İnkârları ve gü­nahları sebebiyle kâfirlerin âkibeti ise cehennemdir. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Cehennemliklerle cennet ehli bir değildir. Kurtuluşa ermiş kimseler cennetliklerdir.” (Haşr, 50/20).

Ayetten maksat şudur: Allah’tan korkanların sevabı şaibelerden uzak ve devamlı olup sahibine fayda verir. Yine ayet, muttaki müminleri umutlandırır­ken, kâfirleri ümitsizliğe düşürür.

Bundan sonra Allah Tealâ, Ehl-i Kitab’ın Kuran karşısında iki gruba ay­rıldıklarını bildirmiştir. Kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve Hristiyanlar iki gruba ayrılmıştır. Verilen kitapla amel edenler sana indirilen Kuran-ı Ke-rim’e sevinirler. Çünkü onların kitaplarında Kuran’ın doğruluğunu gösteren şahitler ve müjdeler vardır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: ‘Kendilerine verdi­ğimiz Kitab’ı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar.” (Ba­kara, 2/121). Onlar, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi bir grup yahudi ve bir grup hristiyandır. Habeşistan, Yemen ve Necran’dan 80 kişiydiler.

Yahudi Ka’b b. Eşref, Seyyid, Âkib Uskafey Necrân ve adamları gibi Rasulullah (s.a.)’a karşı grup oluşturan ehl-i kitap içinde ise sana gelen hakkın bir kısmını inkâr edenler vardır. İnkâr ettikleri bu ayetler, ya şeriatlarına ya da tahrif ettikleri hükümlere muvafakat etmemiştir.

Yahudi ve Hristiyanlar arasındaki Kuran-ı Kerim ile ilgili bu fikir ayrılığı karşısında Allah Tealâ, kurtuluş ve mutluluk yolunu zikrederek şöyle buyur­muştur: “Ey Muhammed! De ki: ‘Ben sadece, ortağı olmayan Allah’a ibadet için gönderildim. Benden önceki peygamberler de bu maksatla gönderilmişlerdi, in­sanları sadece O’nun yoluna, O’na itaat etmeye ve O’na kul olmaya çağırıyo­rum. Yaptıklarımızın karşılığını görmek ve hesaba çekilmek için benim de sizin de, dönüşümüz yalnız O’nadır.'”

Şu ayet de bu manadadır: “De ki: Ey Kitap Ehli! Ancak Allah’a kulluk et­mek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benim­sememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin. Eğer yüz çevirir­lerse ‘Bizim müslüman olduğumuza şâhid olun.’ deyin.” (Âl-i İmran, 3/64).

Bu ayet, öldükten sonra kıyamet gününde dirilme, hesaba çekilme ve ya­pılanların karşılığını görme esaslarına işaret ettiği gibi aynı şekilde Allah’ın birliği ve şirki reddetme temellerine de dikkati çekmektedir.

“Biz, senden önce peygamberler gönderip onlara kitaplar indirdiğimiz gibi aynı şekilde sana da içinde hiçbir eğrilik bulunmayan, apaçık olan, anlamaları ve ezberlemeleri kolay olsun diye kavminin dilinde Arapça olarak Kuran-ı Ke-rim’i indirdik.” Bu ayet, göstermektedir ki bütün peygamberler, milletlerinin konuştuğu dille gönderilmişlerdir. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Milletlerine apa­çık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” (İbra­him, 14/4).

“Hükmen” kavlinden maksat şudur: Kuran, hak ile batılı birbirinden ayı­rır, helâl ile haramı, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran kanun ve nizamla­rı açıklayarak her hususta hükmeder.

Bundan sonra Allah Tealâ, farz-ı misal kabilinden şöyle buyurmuştur: Eğer sen, kıble Kabe’ye döndürüldükten sonra Beyt-i Makdis’deki kıblelerine yönelmek gibi onların görüş ve güzel sözlerine uyarsan, and olsun ki Allah’a karşı sana yardım eden, seni Allah’ın cezalandırmasından koruyup, ona engel olan ve seni azaptan kurtaran çıkmaz.” Bu ayet, aslında Rasulullah (s.a.)’m ümmetine hitap etmektedir. Aynı şekilde hak dini iyice anladıktan sonra sapık insanların yoluna uyan alimleri şiddetle tehdit etmektedir. Ayrıca bu ayet, kâ­firlerin ümitlerini tamamen boşa çıkarmakta ve müminleri dinlerinde sebat et­meye teşvik etmektedir. Ayette Rasulullah (s.a.)’a hitap edildiği halde asıl he­def ümmetidir.

Hemen peşinden Allah Tealâ, müşriklerin çok evlilikle Rasulullah (s.a.)’a dil uzatmalarını reddetmiştir: “Ey Muhammed! Seni müjdeleyici bir peygam­ber olarak gönderdiğimiz gibi aynı şekilde senden önceki peygamberleri de müjdeleyici olarak gönderdik. Onlar da yemek yiyor, sokaklarda geziyor, evle­niyor ve çoluk çocuk sahibi oluyorlardı.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.'” (Kehf, 18/90).

Buhari ve Müslim’de Enes (r.a.)’dan, Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: “Bana gelince… Bazen oruç tutar bazen tutmam. Bazen ge­ceyi ibadetle geçirir bazen uyurum. Et yerim, evlenirim. Kim sünnetimden yüz çevirirse o, benim ümmetimden değildir.”

İmam Ahmed ve Tirmizi Ebû Eyyûb (r.a.)’dan, Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şu dört şey, peygamberlerin sünnetindendir: Koku sürünmek, evlenmek, misvak kullanmak ve kınalanmak.”

Rasulullah (s.a.)’ın 54 yaşından sonra -ki genellikle bu yaştaki erkekler kadınlara fazla ilgi duymazlar- birden fazla hanımla evlenmesinin sebepleri şunlardır: İslâm davetini yaymak, Arap kabileleri arasındaki yakınlaşmayı sağlamadaki maslahatı gözetmek, ahlâk ve hanımlar arasında adaletli davran­mada müslumanlara örnek olmak, cihat ve diğer sebeplerden dolayı kaybettiği kocasının yerine geçerek bazı kadınlara merhametli davranmak.

Burada Allah, kâfirlerin Rasulullah (s.a.)’ın, mucize isteklerine karşılık vermekten aciz olduğunu söyleyerek ona dil uzatmalarını reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah izin vermeden hiçbir peygamber milletine bir mucize ya da harikulade bir şey getiremez.” Zaten bu doğru da değildir. Bu iş, onunla de­ğil bilâkis Allah Tealâ ile ilgilidir. O, dilediğini yapar ve istediği şekiide hükme­der. Size, bütün zamanlara karşı ebedî bir mucize olan Kuran-ı Kerim gelmiş­tir. O, Allah Tealâ’nın katından olduğunu ispat ederek, insanlara meydan oku­makta ve hasımlarını delillerle susturmaktadır.

“Her zamanın yazılmış bir hükmü vardır.” Ayetler ve mucizeler, hikmet se­bebiyle vaktinde ve Allah’ın bildiği bir zaman içinde gelirler. Allah katında her şey bir ölçüye göredir: ‘Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.'” (Kamer, 49). Bu şu ayete benzemektedir: “Her haberin, gerçekleşeceği bir za­man vardır.” (En’am, 6/67). Zemahşerî şöyle der: “Her vaktin, kulların iyi ve sâ-lih olmalarını gerektiren unsurun kullara zorunlu kılındığı bir hükmü vardır. Vaz’ olunan şeriatlar, durum ve zamana göre değişebilen maslahatlardır. Musa ve İsa (a.s.) gibi geçmiş peygamberlerin, sonra Muhammed (s.a.)’in şeriatları zamanlarına uygun olarak gelmişlerdir. İnsanların ömürlerinin, ecellerinin, rı-zıklarınm ve işlerini yapabilmelerinin belirli vakitleri vardır. Bunlar, ne bir sa­niye öne geçer ne de bir saniye gecikebilirler.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: ‘Vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler.” (A’raf, 7/34).

Allah, dilediği ve hükmünün kaldırılmasını doğru gördüğü şeriatları nes-heder. Yerine bırakmayı istediği ve bırakılmasında maslahat gördüklerini de yerinde bırakır. Bu, Kuran-ı Kerim’dir. Bu sebepten Allah, onu peygamberine indirmiştir. Veya nesh edilmeden ‘bırakmiştır.

Ya da bu yazılanlardan dilediğini ehlinin başına getirerek siler ve onu ger­çekleştirir.”

Bütün kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz O’nun katındadır… Çünkü her olacak şey orada yazılıdır. Veya içinde hiçbir şeyin değişmediği kitap O’nun ka­tındadır. Ya da Allah’ın ilmi ve meleklerin sahifelerinde bulunan her şeyi an­cak o Kitapta bulunanlara uygundur. O Kitap, bu sebepten dolayı asıldır.”

İbn Ömer (r.a.) der ki: “Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Al­lah, mutluluk, bedbahtlık ve ölüm dışındaki dilediği şeyleri siler, dilediklerini yerinde bırakır.'”

İbn Abbâs (r.a.) da şöyle der: “Allah, bazı şeyler dışında dilediklerini siler, dilediklerini yerinde bırakır. Bunlar, yaratılış, ahlâk, ecel, rızık, saadet ve bed­bahtlıktır.”

İbn Kesîr şöyle der: Ayetin manası şu şekildedir: “Allah, ilâhî hükümden dilediklerinin hükmünü kaldırır, dilediklerini yerinde bırakır.” İmam Ahmed, Neseî ve İbn Mace’nin Sevbân (r.a.)’dan rivayet ettiği şu hadis, bu görüşe dikkat etmeyi gerektirebilir: “Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Kişi, işlediği günâh sebebiyle rızıktan mahrum bırakılır. İlâhî takdiri sadece dua geri çevirir. Ömrü ancak iyilik uzatır.” Hâkim’den gelen diğer bir rivayet ise şöyledir: “Dua, ilâhî takdiri geri çevirir. İyilik, rızkı artırır. Kul, işlediği günâh sebebiyle rızıktan mahrum edilir.” Sahih bu hadiste, akrabalarla ilişkileri devam ettirmenin, öm­rü arttırdığı zikredilmiştir. Diğer bir hadis de şöyledir: “Şüphesiz dua ve Allah’ın takdiri, gökle yer arasında birbiriyle tutuşup çekişirler.”

Netice olarak bu ayet, her hususu içine almaktadır. Silmek ve yerinde bı­rakmak, hepsi için geçerlidir. Kitab’ın aslı değişmez. Mutluluk, bedbahtlık, ya­ratılış, ahlâk ve rızık müstesna kılınmıştır. Çünkü bunlar, değişmeyen husus­lardır. Onları, düşünce ve içtihatla idrak etmek mümkün değildir. Ancak bun­lar, Rasulullah (s.a.)’dan öğrenilir. Eğer hadis sahih ise onu almak farzdır.[1][16]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.