sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

Kullukta Parçalanma ve Fıtratın Sancısı

Temmuz 20, 2026 11:59
29
A+
A-

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kullukta Parçalanma ve Fıtratın Sancısı

 

Hamd; göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yegâne hâkimi, kalplere huzur veren, bizleri var eden ve hidâyete erdiren Yüce Allah’a mahsustur.

Senâ; mülkün gerçek sahibine, rahmeti gazabını aşan, her an yaratma hâlinde olan ve bizleri sahte otoritelerin karanlığından tevhidin aydınlığına çıkaran zât-ı zülcelâledir.

Şükür ve minnet; bizi akılla şereflendiren, fıtratımızı imanla bezeyen ve kendisine kul olma şerefini bahşeden âlemlerin Rabbi Allah’adır.

İnsan, duyu organlarıyla algılayabildiği dünyanın ötesindeki soyut hakikatleri kavramakta zaman zaman zorluk çeken bir varlıktır. İletişimin en temel gayesi ise muhatabın dünyasında bir anlam inşa edebilmektir. Beşerî ilişkilerde bir kimseye bilmediği, şahit olmadığı ya da idrak seviyesini aşan bir meseleyi anlatırken ilk başvurulan yöntem “misal vermek” yani örneklendirmedir. Muhatabın bizzat yaşadığı hayattan, aşina olduğu olaylardan verilen örnekler, aktarılmak istenen duygu ve düşünceyi zihne yaklaştırır, kalbe hissettirir.

Yaratıcımız olan Allah (c.c.), insanı en iyi bilen olarak, onun bu anlama metoduna Kur’an-ı Kerim’de sıkça başvurmuştur. İlahi kelamda yer alan misaller, sıradan birer anlatım aracı değil; insanı derinlemesine düşünmeye, tefekkür etmeye ve özüne dönmeye çağıran ilahi davetlerdir. Nitekim Yasin Suresi’nde geçen “şehir halkı kıssası” gibi pek çok anlatıda, insanların bizzat aşina olduğu insanlık halleri ve geçmiş kavimlerin pratikleri üzerinden evrensel hakikatler sunulur. Kur’an-ı Kerim, bu misalleri sunarken doğrudan insanın kurucu iradesine, yani aklına hitap eder. Ayetlerde sıklıkla kullanılan soru edatları (örneğin “Hel” edatı), konunun muhatabının “akıl sahipleri” olduğunu tescil eder. Bu soru ve misaller vasıtasıyla insan, hayatı, varoluşu ve en önemlisi kendi iç dünyasındaki karmaşayı sorgulamaya davet edilir.

Zümer Suresi 29. ayette Allah (c.c.) insanlığın önüne muazzam bir sosyolojik ve psikolojik gerçeklik koymaktadır:

“Allah şöyle bir misal verdi: Birbiriyle çekişen, bir türlü anlaşamayan birçok ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu?”

Ayet-i kerimede geçen müteşâkisûn kavramı; sürekli çekişen, birbiriyle asla uzlaşamayan, huysuz ve geçimsiz ortakları tanımlar. Bu misali gündelik hayata uyarladığımızda hakikat daha net tezahür etmektedir. Üzerinde iki ayrı söz sahibinin olduğu bir çocuk düşünelim: Biri anne, diğeri baba. Eğer bu iki otorite sürekli bir çatışma halindeyse ve her ikisi de çocuk üzerinde sadece kendi dediğinin olmasını istiyorsa, o çocukta derin bir kimlik ve itaat krizi baş gösterir. Babanın dediğini yapsa annesi, annenin dediğini yapsa babası razı olmayacaktır. Benzer şekilde, birbirine zıt emirler veren birden fazla müdürün altında çalışan bir işçinin veya memurun ne bedensel olarak huzur bulması ne de işinde başarı sağlaması mümkündür.

İşte bu misal, insanın inanç ve ubudiyet dünyasının tam merkezini işaret etmektedir. İnsan sadece yemek, içmek ve biyolojik ihtiyaçlarını karşılamakla yetinen materyalist bir varlık değildir. Onun bir de ruhu, kalbi ve fıtratı vardır. İnsan nasıl ki acıktığında -teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin- cep telefonunu yiyemiyor, fıziyolojisine uygun helal ve temiz gıdaya ihtiyaç duyuyorsa; ruhen de huzur bulabilmesi için tek bir otoriteye, yani kendisini yaratana teslim olmak zorundadır.

Ancak modern dünyada insan, iki farklı ilah/otorite arasında sıkışmış durumdadır. Bir yanda göklerin ilahı olan Allah, diğer yanda ise yeryüzünde kendi kurallarını dayatan, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılan tağuti sistemler ve insanın kendi bencil nefsi (hevası) yer almaktadır. Bu durum insanın hayatında derin bir yarılmaya yol açar:

 Zahiri ve Ruhi Çelişki: İnsan dünyevi menfaatleri veya sistemin dayatmaları gereği zahiren tağutun koyduğu kurallara göre yaşayabilir. Ancak kalbinde azıcık bir ahiret inancı ve iman kırıntısı varsa, fıtratının sesini dinlediğinde ruhen büyük bir sıkıntıya düşer. Ne bedenen rahattır ne de ruhen.

 Parçalanmış Kulluk: Kul, kuraklık olduğunda, yağmura ihtiyaç duyduğunda veya amansız bir hastalığa yakalandığında elini göğe açıp göklerin egemenliğine boyun eğerek Allah’tan yardım ister. Fakat hastaneden çıkıp ya da yağmura kavuşup gündelik hayatın, ticaretin, hukukun ve sosyal yaşamın bunalımlarına döndüğünde, çözümü Allah’ın kanunlarında değil, tağuti sistemlerin kapılarında arar.

Bu durum, tam anlamıyla “iki ilah edinme” sancısıdır. Yeryüzünde ve gökyüzünde tek bir otorite kabul etmek yerine, hayatı kompartımanlara ayırarak parçalı bir kulluk üretmektir. Oysa tağuti sistemler yapıları gereği asla Allah’ın kanunlarına razı olmazlar. Zıt kutuplardaki bu iki yöneticinin emirleri arasında kalan insan ruhu ise sürekli bir çelişki, huzursuzluk ve tatminsizlik içinde boğulur. Günümüzde yaşanan psikolojik buhranların, anlam arayışlarının ve hatta intiharların temelinde, tağuti sistemlerin fıtratı zorlayan bu kaotik yapısı yatmaktadır. Oysa çözüm intihar veya hayattan kaçmak değil; ruhu esir eden bu sahte ilahlardan “istifa etmek” ve özgürleşmektir.

İnsanoğlu yeryüzünde irade imtihanıyla boğuşurken, onun dışındaki tüm mahlukat tek bir otoriteye teslim olmanın getirdiği muazzam bir sükûnet içerisindedir. Enbiya Suresi 22. ayette buyrulduğu üzere: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu.”

 

Kâinata başımızı kaldırıp baktığımızda en ufak bir çatlak, bir düzensizlik göremeyiz. Gökler ve yer tam bir uyum içinde hareket eder. Kurumuş ağaçlar isyan etmeden, Allah’ın kendilerine takdir ettiği yağmuru beklerler. Hac Suresi 5. ayette beyan edilen ekolojik ve biyolojik döngü, her yıl kusursuz bir şekilde tekrar eder. Eğer gökleri başka, yeri başka bir ilah yönetseydi ve bu ilahlar birbiriyle çekişseydi, kâinatta tam bir kaos hakim olurdu. Yer su isterken gök kurutur, düzen altüst olurdu.

Bugün dünyanın neredeyse tamamının fesada uğramış olması, doğanın dengesinin bozulması ve hatta hayvanların bile azgınlaşan insanların şerrinden emin olamaması, insanın kâinattaki bu tek otoriteye olan teslimiyeti bozmasından kaynaklanmaktadır. Fıtratından kopan insan, evrendeki ilahi nizamı da bozmaya yeltenmektedir. Bilim ve teknoloji ancak Yaratıcıyı tanımak, O’nun kâinata koyduğu ayetleri okumak için bir vesile olduğunda değerlidir; aksi takdirde insanlığı helake sürükleyen bir silaha dönüşür.

Kul, hayat yolculuğunda aklını ve iradesini kullanmak zorundadır. Navigasyonun olmadığı bir yerde adres ararken, yol kenarında garip ve güvenilmez hareketler yapan birine nasıl ki adres sormaktan vazgeçiyorsak; hayat rehberliğimizi de fıtratımıza yabancı, sürekli çelişen sistemlere teslim etmememiz gerekir. Ayak kelimesi yürümek için nasıl elzemse, akıl kelimesi de doğru yolu (hidayeti) bulmak için öyle elzemdir. Akletmeyen, kâinattaki teslimiyeti örnek almayan bir insan, ne kadar konfor içinde yaşarsa yaşasın boş bir hayat sürüyor demektir.

Zümer Suresi 29. ayetin sonunda tek bir hakikat haykırılır: “Elhamdülillah (Hamd Allah’a mahsustur).” Bu ifade, insanın tüm sahte bağlardan, çekişen yöneticilerden kurtulup tek bir merceye teslim olmasının getirdiği özgürlüğün ilanıdır. Mümin, hayatında kime hamd ettiğine, kimin kanununu fiiliyata döktüğüne iyi bakmalıdır. Zira kimin kuralları hayatı şekillendiriyorsa, mecazi anlamda hamd ve kulluk ona yönelmiş demektir.

Bir iş yerinde sürekli didişen iki müdür olduğunda çalışan kişi oradan istifa eder, kaçar. İnsan da üzerinde tahakküm kurmaya çalışan nefsinden, hevalarından ve tağuti sistemlerin boyunduruğundan ruhen ve fiilen istifa etmeli, Allah’a hicret etmelidir. Kenara çekilip “Ben işime bakarım” demek bir kaçış ve kaypaklıktır. Müslüman, kötülüğü ve şirki gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle, yetmiyorsa diliyle müdahale etmekle görevlidir.

Sonuç olarak, Zümer Suresi’ndeki bu misal tek bir gerçeğe çıkar: Göklerin de yerin de, kalbin de hayatın da tek ilahı Allah’tır. Bu soruya muhatap olup duymazdan gelmek insanın akıbetini değiştirmeyecektir; her insan ölecek ve hesaba çekilecektir. Akıllı olan, dünyadayken fıtratının sesini dinleyen, iki ilahın çelişkisinden yüz çevirip tek olan Allah’a teslim olandır. Yaşanan ruhi sıkıntıların çözümü İslam’da değil, bizim imandaki eksikliğimizdedir.

Ayetin son cümlesinin uyarısıyla makaleyi noktalamak gerekir:

“Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.”

Rabbimiz bizleri bu gerçeği akleden, kalbini ve hayatını yalnızca O’na has kılan muvahhid kullarından eylesin.

Yazarın Diğer Yazıları
Haziran 30, 2026 11:59
Mayıs 16, 2026 11:59
Mart 16, 2026 11:59
Şubat 9, 2026 11:59
Ocak 3, 2026 11:59
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.