VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA YUSUF SURESİ 102. VE 108. AYET-İ KERİMELER
Muhammed (S.A.) Peygamberliğinin İspat Edilmesi
Gaybe ait haberlerin verilmesi ve Peygamberimiz (s.a.)’in tevhîd akidesine daveti
102- Ey Muhammedi Sana vahyettikleri-miz gıyabında cereyan eden olayların haberleridir. Onlar Yusuf u kuyuya atmaya azmedip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin
103- Sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu iman etmezler
104- Oysa sen Kur’an’ı tebliğ etmene karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur’an, alemler için sadece bir öğüttür
105- Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, bunları görürler de onlar hakkında tefekkür etmezler
106- Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler
107- Allah tarafından, onları kuşatacak bir azaba uğramalarından veya farkına varmadan kıyamet saatinin ansızın gelmesinden emin inidirler
108- Ey Muhammed! De ki: “Benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar bilerek, insanları Allah’a çağırırız. Allah’ı bütün ortaklardan tenzih ederim. Ben asla Allah’a şirk koşanlardan değilim.
Açıklaması
Yusuf (a.s.)’ın gördüğü rüyadan ve kuyuya atılmasından başlayarak Mısır’ın gerçek hâkimi olmasına kadar bu kıssanın zikredilmesi, kardeşlerinin ona karşı tutumunun ve babalan Yakup (a.s.)’ın durumunun açıklanması gaybî haberlerdir. Öyleki bu haberlere, Rasulullah (s.a.) muttali olmamış, onun kavmi de bunları göstermemiştir. Ayet, Rasulullah (s.a.)’a hitap etmektedir. Bütün bunlar, kavminin eziyetlerine ve davetinden yüz çevirmelerine karşı Efendimizin kalbini ve sabrını teskin etmek için Allah Tealâ’nın Peygamberimize bir vahyidir.
Hedef; gaybdan haber vermektir. Bu ise bir mucizedir. Çünkü Rasulullah ı s.a.), kitap okumamış, kimsenin önüne diz çöküp ilim tahsil etmemiş ve kıssanın kahramanları yanında hazır bulunmamıştır. Dolayısıyla bu uzun kıssayı değiştirmeden hatasız olarak haber vermesi, karşısındakini aciz bırakmaktan başka bir şey değildir.
Allah Tealâ Meryem kıssasında şöyle buyurur: “Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin” (Âl-i İmran, 3/44). Ayrıca yine şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammedi Musa’ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde değildin, onu görenler arasında da yoktun… Ey Muhammedi Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun… Sen, Musa’ya hitabettiğimiz zaman Tûr’un yanında da değildin” (Kasas, 28/44-46).
İçinde ibret ve öğüt bulunan bu mucizevî haberlere rağmen Allah
Tealâ’nın da beyan ettiği gibi insanların pek çoğu iman etmezler: “Sen ne kadar yürekten istersen iste, mümin olmaları için kendini yiyip bitir, küfürdeki kesin kararlılıkları ve inatları sebebiyle pek çok insan senin davetini ve peygamberliğini tasdik etmez.” Bu ayette, genel olarak insanlar kastedilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Ra’d, 13/1). İbni Abbâs (r.a.) “Maksat, Mekke halkıdır” demiştir. İbni Abbâs (r.a.)’ın görüşüne göre bu ayetin, öncekilerle alâkası şudur: Kureyşli kâfirler ve bir grup Yahudi, Rasulullah (s.a.)’ı üzmek ve hatasını anlatmasını istediler. Rasulullah (s.a.), bu kıssayı anlattığında onların belki iman edebileceklerini zannetti. Fakat anlattıktan sonra da bu insanlar küfürlerinde ısrar ettiler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Sanki bu kavil, şu ayete işaret etmektedir: “Ey Muhammedi Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah dilediğini doğru yola erişti-rcr.”(Kasas, 28/56).[1][53]
“Sen ne kadar istersen iste …”deki hırs, bir şeyi mümkün olan bütün gayret ve çabayı sarfederek istemek demektir. Lev’in cevabı mahzuftur. Çünkü cevabın Lev’den önce gelmesi mümkün değildir.
Bundan sonra Allah Tealâ, müşriklerin Rasulullah (s.a.)’ın davetine iman etmemeleri için bir mazeretlerinin olamayacağını bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Bu nasihatlerin, hayra ve olgunluğa davetin için peygamberliğini inkâr edenlerden bir mükâfat ya da ücret istemiyorum. Bilâkis bu görevi Allah’ın rızasını kazanmak ve yarattıklarına nasihat olsun diye yerine ge-tiriyorsun.Onlann tek yapacakları şey senin davetine icabet etmektir. Çünkü sen, sadece Rabbinin emrine uymayı ve sırf onlara nasihat etmeyi hedefliyorsun.”
Rabbinin seninle gönderdiği bu Kur’an, insanlara ve cinlere sadece bir hatırlatma ve bir öğüttür. O Kur’an ile gerçekleri hatırlar ve onunla hidayete sadece ona uyarak kurtulurlar.” Bu da göstermektedir ki Rasulullah (s.a.)’ın peygamberliği umumidir, insan ve cin herkese şamildir.
İnsanların çoğunun iman etmemesinin sebebi şudur: Onlar, Yaradanın varlığını ve birliğini gösteren deliller ve alâmetler hakkında düşünüp tefekkür etmekten gafildirler. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Göklerde ve yerde Allah’ın birliğini, ilminin mükemmelliğini ve kudretini gösteren; duran ve hareket eden yıldızlar, dağlar, denizler, bitkiler ve çiçekler, ağaçlar, hayvanlar, canlı ve cansızlar, tat, koku, renk ve özellik bakımından birbirine benzeyen ve benzemeyen meyvalar gibi nice deliller ve ayetler vardır ki insanların çoğu bu delillerin yanlarından geçip onları görürler de yine de gaflet içinde bulunup, bunlardaki ibret ve öğütleri düşünerek, tefekkür etmezler. Bu delillerin tamamı Allah Tealâ’nın varlığına ve birliğine şahittirler.”
Her şeyde, Allah’ın bir olduğunu gösteren bir emare ve bir ayet (delil) vardır. Burada Ayet, Allah Tealâ’nın varlığını ve birliğini gösteren delil demektir.
Astronomi ile uğraşan bilim adamları ise uzayı rasat aletleriyle gözleyip bilimsel kanunlar ortaya koymakla meşgul olmalarına rağmen genellikle mû-cid olan Yaratan ve işleri idare edip takdir eden yüce varlığın azameti hakkında düşünmezler.
Allah’dan başka kime olursa olsun ona yapılan ibadet -onu kutsallaştırmak ve yüceltmek- şirktir.
Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “And olsun ki onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir?’ diye sorsan Allah’tır derler.” (Lokman, 31/25). İbadet ederken Allah ile birlikte putları ortak koşarlar. Onların şirke düştüklerini görürsün.
Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.), Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah buyurdu ki ‘Ben, şirkten en uzak olan zâtım. Kim bir amel işleyip, onda başkasını bana ortak koşarsa onu da şirkini de terkederim’.”
Ahmed b. Hanbel, Ebû Saîd b. Ebî Fedâle (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet etmiştir: “Allah, hiçbir şüphenin bulunmadığı bir günde insanlığın başını ve sonunu bir araya topladığı zaman birisi şöyle seslenir: ‘Kim Allah için yaptığı bir işte O’na şirk koştuysa o amelin sevabını Allah’dan başkasından istesin. Zira Allah, şirk koşulmaktan beridir.”
İbni Ömer (r.a.) öyle demiştir: (Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve hadis hasendir, demiştir.)”Kim Allah’dan başkasının adına, yemin ederse şirk koşmuştur. ” Bu ifade Allah’dan başkasının adına,onu Allah gibi yüceltmeyi kastederek yemin ederse şirk koşmuş olur demektir.
Ahmed b. Hanbel, Mahmûd b. Lebîd (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sizin için en çok, küçük şirkten korkuyorum”. Sahabe “Yâ Rasulullah (s.a.)! En kük şirk nedir?” deyince Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bu riyadır. Allah Tealâ, kıyamet gününde insanların amellerinin karşılıklarını verirken şöyle buyurur: Dünyada riya yaptıklarınıza gidin. Bakın bakalım, onlardan mükâfat alabilecek misiniz?'”
İmam Ahmed, Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ey insanlar! Şu şirkten sakının. Zira o, karıncanın ayak sesinden dah gizlidir”. Sonra Rasulullah (s.a.), sahabeye gizli şirkten nasıl sakınacaklarını açıklamış ve şöyle buyurmuştur: “Şu şekilde dua edin: Allahım! Biz, bildiğimiz bir şeyi sana ortak koşmaktan, sana sığınırız. Bilmediklerimizden de bizi affetmeni isteriz’.”
Bütün bunlardan sonra Allah Tealâ, müşrikleri ceza ile tehdit ede k şöyle buyurmuştur: “O Allah’a şirk koşanlar, kendilerini kuşatan bir cezaya çarptırılmaktan veya onlar hissetmeden ve farkına varmadan kıyamet gününün ansızın gelmesinden güvende midirler?”. “Farkına varmadan” kavli, “Ansızın” kavlini pekiştirmektedir.
Şu ayetler de mana bakımından bu ayete benz ektedir: “Kötü işler düzenleyenler Allah ‘m kendilerini yere geçirmesinden yahut farketmedikleri bir yerden nlara azabın gelmesinden güvende midirler? Veya hareket halindeler-ken -ki Allah’ı aciz bıraka zlar- ya da yok olmak endişesindeyken onlara aza-bin gelmesinden güvende midirler? Doğrusu Rabbin şefkatlidir, merhametlidir.” (Nahl, 16/45-47).
“Kasabaların halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine lmesinden güvende miydiler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler? Onlar Allah’ın d
eninden güvende miydiler? Allah’ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur.” (A’raf, 7/97-99).
Kıyamet gününün gizli tutulması, görünen bir teşvik ya da benzeri bir şey olmaksızın Allah katından bir heybet ve korkunun oluşmasına sebep olmaktadır.
Allah Tealâ, bu delillerden sonra Rasulullah (s.a.)’ın davetinin hedefini ve onun davetine olan güvenini açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Yâ Muhammed! İnsan ve cin topluluklarına de ki: Muhakkak ki yürüdüğüm yol ve kendisine çağırdığım davet -ki bu, Allah’dan başka ilâhın olmadığına, O’nun tek olup ortağının bulunmadığına şehadet etmek demektir- işte budur.” Ben ve bana iman edip peygamberliğini tasdik eden herkes yakînen bilerek ve açık kesin delillere sahip olarak bu davet metoduyla insanları Allah’ın dinine çağırırız. Allah’ı bütün ortaklardan, denklerden, eşlerden, benzerlerden, çocuklardan, babalardan, hanımlardan, yardımcılardan ya da yol gösterenlerden tenzih eder, yüceltir, ta’zim eder ve takdis ederim. Allah, bü
n bunlardan yücedir, münezzehtir ve mukaddestir.”Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu teşbih eder. O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu, O, Halim olandır, bağışlayandır.” (İsra, 17/44).
Rasulullah (s.a.), Allah’ın birliğini ispat et
kten sonra, Allah’ın varlığını ikrar edip sonra başka ilâhlara ibadet edere
O’na ortak koşan müşriklerin görüşlerini reddetmek için şirki kesin bir şekilde bertaraf etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ben, her ne çeşit olursa olsun bütün müşriklerden uzağım.” [2][54]