sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 35. VE 41. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 35. VE 41. AYET-İ KERİMELER
Mayıs 18, 2026 09:57
3
A+
A-

İbrahim (A.S.)’İn Beyt-İ Harâm’a Yönelmiş Vaziyette Yapmış Olduğu Dua

 

35- İbrahim şöyle demişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”

36- “Rabbim! O putlar, çok insanları saptırdı. Bana uyan bendendir, bana isyan eden kimseyi ise şüphesiz sen bağışlarsın, merhamet edersin.”

37-  “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için, senin mukaddes evinin yanında, ziraate el­verişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rab­bimiz! İnsanların bir kısmının gönül­lerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır.”

38-  “Rabbimiz!  Doğrusu  sen,  giz­lediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilensin. Yerde ve gökte hiçbir şey Al­lah’tan gizli kalmaz.”

39- “Kocamışken, bana İsmail ve İshak’ı veren Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbim duaları işitendir.”

40-  “Rabbim! Beni ve çocuklarımdan bir kısmını namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.”

41- “Rabbimiz! Hesap görülecek günde beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.”

 

Açıklaması

 

Burada Allahu teâlâ, müşrik Araplara şunu hatırlatmakta ve delil getir­mektedir: Allah’ın yasaklar koyduğu şehir olan Mekke, geçmişten beri yalnız­ca, tek olan, ortağı olmayan Allah’a ibadete hasredilmiştir. İbrahim (a.s.), Al­lah’tan başkasına ibadet edenlerden uzaklaşmış ve Mekke’nin Tevhid akidesinin gölgesinde emniyetli ve istikrarlı bir şehir olması için dua etmiştir. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! İbrahim’in şu duasını milletine hatırlat: Rabbim! Mekke’yi emniyetli ve istikrarlı bir şehir yap. Orada ne kan dökülsün ne de kimse haksızlığa uğrasın.” Gerçekten de Allah, O’nun duasını kabul etti ve orasını insanlar, kuşlar ve bitkiler için emin bir yer kıldı. Bu şehirde kimse öldürülemez, avı avlanamaz, taze ve yeşil bitkiler kopanlamaz ve ağaçları kesilip budanamaz. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Bizim Mek­ke’yi güven içinde ve mukaddes bir yer kıldığımızı görmediler mi?” (Ankebut, 29/67). “Kim ki oraya girerse emin olur.” (Âl-i İmran, 3/97).

‘Ya Rabbi! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut” ve tevhid yolu gereğince sırf sana ibadet etmemizi nasib et. Bu dua, Allah Tealâ’ya dua eden kimsenin, kendisine, ana babasına ve çoluk çocuğuna da dua etmesi gerek­tiğini göstermektedir. Allah, İbrahim (a.s.)’in duasını zürriyetinin hepsi için değil de bir kısmı hakkında kabul etti. O, bu duayı Beyt-i Haram inşâ edil­meden önce Hâcer ve süt çağındaki oğlu İsmail (a.s.)’i Mekke’de bıraktığı sırada yapmıştı.

Bundan sonra İbrahim (a.s.), pek çok insanın putlara tapmakla fitneye düşürüldüğünü bildirerek şöyle demiştir: “Ey Rabbim! Şüphesiz putlar, pek çok insanın hidayet yolundan ve haktan sapmasına sebep olmuşlar, hatta insanlar, onlara tapınışlardır.” ‘Saptırma’ fiili putlara nisbet edilmiştir. Çünkü onlar, kendilerine tapılırken meydana gelen sapıklığın sebebi olmuşlardır. Bu bir mecaz metodudur. Zira putlar, hiçbir fiile sahib olamayan cansız varlıklardır.

Kim dinim ve inancımı tasdik eder, sana ve senin bir olduğuna halisane bir şekilde iman ederek yolunda yürürse o benim sünnetim ve yolum üzerin­dedir. Bu ayet, “Bizi aldatan, bizden değildir.” ifadesinde olduğu gibi “sün­netimiz üzerinde değildir.” demektir. “Kim de bana isyan edip onu davet et­tiğim, Senin bir olduğunu ikrar ve Sana şirk koşmama inancını kabul etmezse şüphesiz Sen, onu bağışlayıp tevbesi sebebiyle ona merhamet etmeye kâdirsin-dir.”

Bu ayette apaçık görülmektedir ki İbrahim (a.s.), kâfir olmayan o asiler için bağışlanma ve merhamet dilemiştir. Çünkü o bu ayetin başında “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” diyerek kâfirlerden uzak olduğunu ifade etmiştir. Yine onun ‘Bana uyan bendendir.” sözünden anlaşılmaktadır ki, İbrahim (a.s.)in dinine uymayan İbrahim (a.s.)’in yolunda değildir ve o (a.s.), o kimsenin işlerinin düzelmesine önem vermez. Ayrıca İslâm ümmeti, ‘küfrün cezasının kaldırılmasında şefaat, caiz değildir’ konusunda icmâ etmiştir. Dolayısıyla, “Bana isyan eden kimseyi ise şüphesiz sen bağışlarsın, merhamet edersin” kavli, kâfir olmayan âsîler hakkında şefaati ifade etmektedir.

Abdullah b. Amr (r.a.) rivayet etmiştir ki Rasulullah (s.a.), İbrahim (a.s.)’in, “Rabbim! O putlar, çok insanları saptırdı…” sözünü ve İsa (a.s.)’nm, “Onlara azab edersen, doğrusu onlar Senin kullarındır…” sözünü okudu. Sonra ellerini kaldırarak “Allahım, benim ümmetim; Allahım, benim ümmetim; Al-lahım, benim ümmetim” diyerek ağladı. Bunun üzerine Allah Tealâ “Ey Cibril! Muhammed’e git. -Rabbin en iyisini bildiği halde- Niçin ağladığını sor” buyur­du. Cibril (a.s.), Rasulullah (s.a.)’a geldi ve niçin ağladığını sordu. Rasulullah (s.a.) ona söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Muhammed’e git ve de ki: ‘Doğrusu Biz, seni ümmetin hakkında razı kılacağız ve başına kötü bir şey getirmeyeceğiz.”

Arkasından İbrahim (a.s.), Beyt-i Harâm’ın inşâsından sonra ikinci defa dua etti. Çünkü O (a.s.), bu duasında “Senin mukaddes evinin yanında” demiş­ti. Bu dua, Kabe’nin binasından önceki birinci duadan sonraydı. İbrahim (a.s.), bu ikinci duasında şöyle demiştir: “Ey Rabbimiz! Ben neslimden bazılarını -ki bunlar İsmail (a.s.) ve onun neslidir- musallat olmayı, saldırmayı ve küçüm­semeyi haram kıldığın ve ehlinin yanında namaz kılmaları için onu mukaddes ilan ettiğin evinin yanında ekin bulunmayan bir vadi olan Mekke vadisine yer­leştirdim. İnsanlardan bir kısmının gönüllerini şevkle ve muhabbetle oraya meylettir. Onlar onu görmeye koşup, özlem duysunlar.”

İbn Abbâs (r.), Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve diğer alimler şöyle der: “Eğer İbrahim (a.s.), ‘İnsanların gönüllerini’ deseydi İranlısı, Romalısı, Yahudisi, Hristiyanı bütün insanlar oraya koşar ve müthiş bir izdiham yaşanırdı. Fakat O “İnsanların bir kısmının” demiş ve sadece müslümanlan kastetmiştir.”

“Neslimi, diğer ülkelerde bulunan çeşitli sebze, meyve ve mahsullerle rızıklandır da sana itaat ederken bunlardan yararlansınlar. Bir de burası, ziraate elverişsiz bir vadidir. Onlara yiyecekleri meyve, sebze ve mahsûller nasib et.”

Allah, İbrahim (a.s.)’in duasını kabul etti. Zira O, şöyle buyurmuştur: “On­ları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün toplandığı güvenli ve mukaddes bir yere yerleştirmedik mi?” (Kasas, 28/57). Allah’ın fazl u keremi, ihsanı ve rahmeti gerçekleşti. Mekke’de mahsul veren bir tek ağaç olmamasına rağmen çevresindeki ülkelerden dört mevsimin çeşitli meyve, sebze ve mahsûl­leri Allah dostu İbrahim (a.s.)’in duasının kabulü neticesinde orada toplanmak­tadır.

“Onları”, verdiğin pek çok nimetine “şükretmeleri için” veya namaz kılarak, çok ibadet ederek sana şükretmeleri umuduyla “çeşitli mahsullerle rızıklandır.” Bu ayet, dünyadaki faydaların sadece ibadet ve tâatı yerine getir­mede yardımcı unsur olarak kullanılması için elde edildiğini îmâ etmektedir.

“Rabbimiz! Sen, bu dualarımdaki maksadımı biliyorsun. Ben, Senin rızana kavuşmayı ve Sana karşı ihlaslı olmayı arzu ediyorum. Sen, bizim halimizi ve maslahatımızı daha iyi bilirsin. Her şeyin içine de dışına da vakıfsın. Ne yerde ne de gökte hiçbir şey sana gizli değildir. Aslında bizim, Senden istememize gerek yoktur. Sana sadece kulluğumuzu göstermek, rahmetine ne kadar muh­taç olduğumuzu belirtmek ve katındaki nimetlere çabucak ulaşmak için dua ediyorum.”

“Ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah’ın ilmi dışında değildir. Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi de O bilir.” Bu kavil, Allah Tealâ’nın kelâmıdır ve İb­rahim (a.s.)’i tasdik etmektedir. “İşte böyle davranırlar.” (Nemi, 27/39) kavli de böyledir. Veya İbrahim (a.s.)’in sözünün devamıdır. Yani “Her yerdeki hiçbir şey görülen ve görülmeyeni bilen Allah’ın ilmi dışında değildir.” demektir. “Min” kavli, kapsamlılık ifade eder. Sanki “ne olursa olsun hiçbir şey Allah’ın ilmi dışında değildir.” denmiştir.

Arkasından İbrahim (a.s.) yaşlandıktan sonra kendisine çocuk nasib eden Rabbine hamdetti: “Bütün hamd ve şükürler yaşlandıktan ve çocuktan ümit kes­tikten sonra bana çocuk nasib eden Allah’a mahsustur. O, bana iki evlat, İsmail ile annesi Hâcer’i ve İshak ile annesi Sâre’yi ihsan etmiştir.” İsmail, İshak (a.s.)’dan önce zikredilmiştir. Çünkü o, İshak’tan 13 yıl büyüktü. Denilmiştir ki: “İbrahim (a.s.), İsmail doğduğunda 99, İshak doğduğunda ise 112 yaşındaydı.”

“Yaşlanmışken”. Çünkü bu yaştaki bir insana çocuk verilmesi daha büyük bir nimettir. Öyle ki ümitsizlik anında ihtiyacın giderilmesi en büyük nimetler­den birisidir. Bir de ilerlemiş yaştaki bu doğum, İbrahim (a.s.) için bir mucizeydi.

“Doğrusu Rabbim Allah, duamı ve sözlerimi işitir, Kendisine dua edenleri karşılıksız bırakmaz. Açıklasam da açıklamasam da O, maksadımı bilir.” İb­rahim (a.s.), duasını açıklama ve beyan etme babından değil de işaret ve kinaye kabilinden zikrettiği için bu sözü söylemiştir.

“Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediğimizi de… bilirsin” kavliyle “Bana İsmail ve İshak’ı veren Allah’a hamdolsun” kavli arasında Allah Tealâ’ya karşı son derece edepli olmayı gözetmek şeklinde bir münasebet söz konusudur. İbrahim (a.s.) Allah’tan, kendisi öldükten sonra hanımı Hâcer’e ve oğlu İsmail’e yar­dımını talep etmek istiyordu. Fakat bu isteğini dile getirmedi. Bilakis “Ya Rab! Doğrusu sen, bizim kalplerimizde ve vicdanlarımızda olanı biliyorsun.” dedi. Arkasından ölümünden sonra neslinin durumunu methetti. Bu, vefatından sonra hanımı ve çocuğu için yaptığı, işaret ve kinaye kabilinden hayır ve yar­dım duası idi.

Bu da -Razî’nin de dediği gibi- göstermektedir ki ihtiyaç anında hamd-ü sena ile uğraşmak, duadan daha faziletlidir.

Buharî, Bezzâr ve Beyhaki’nin İbn Ömer (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.), Rabbinin şöyle buyurduğunu naklederek, şöyle demiştir: “Benden isteyeceği yerde zikrimle uğraşan kimseye isteyenlerden daha üs­tününü veririm.”

Bundan sonra İbrahim (a.s.), Allah’a şükrü gösteren bir ifadeyle dua ederek şöyle demiştir: “Rabbim! Beni, namazıma devam edip”, hududunu gözeterek onu en mükemmel şekilde “kılanlardan eyle.”

Aynı şekilde “neslimden bazılarını da namaz kılanlardan eyle.” Çünkü teb’îz (bazılık) içindir. Namaz, imanın alâmeti ve nefisleri çirkin ve kötü işler­den temizlemeye vesile olduğu için özellikle zikredilmiştir.

“Ya Rabbi! Dualarımı kabul et.” Veya ibadetlerimi kabul et. İbni Abbâs (r.a.), şu ayeti delil getirerek ikinci manayı tercih etmiştir: “Sizi Allah’tan baş­ka taptıklarınızla bırakıp çekilir…” (Meryem, 19/48).

Kütübü Sitte’nin Numan b. Beşîr’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.), “Dua ibadettir.” buyurmuş sonra şu ayeti okumuştur: “Rabbiniz: ‘Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi   büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.’ buyurmuştur.”

“Ey Rabbimiz! Hesabın sabit olup, kullarının yaptıkları iyi ve kötü amel­lere karşılık hesaba çekilecekleri günde benim, ana babamın ve bütün mümin­lerin günahlarını örtüp, hepimize müsamaha et.”

Hasen şöyle der: “İbrahim (a.s.)’in annesi mümin idi. Onun babası için mağfiret dilemesi ise ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah’ın düşmanı ol­duğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur.”

“İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu ib­rahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe, 9/114).

İbrahim (a.s.)’in kendisi için dua etmesi, onun günah işlemiş olmasını gerekli kılmaz. Bundan maksat sadece Allah Tealâ’ya sığınmak ve fazl-ı keremine, ihsanına ve rahmetine güvenmektedir. [1][12]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.