VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İSRA SURESİ 78. VE 85. AYET-İ KERİMELER
Peygamber (S.A.)’E Birtakım Emirler, Direktifler Ve İrşadlar
78- Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah namazını da. Çünkü sabah namazı tanık olunan bir namazdır.
79- Gecenin bir kısmında da sana bir nafile olmak üzere onunla teheccüt namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir.
80- Ve de ki: “Rabbim beni doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver.”
81- De ki: “Hak geldi batıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten batıl yok olucudur.”
82- Kur’ân’dan müminler için şifa ve rahmet olanı indiririz. Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır.
83- İnsana nimet verdiğimiz vakit yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir kötülük dokundu mu ümitsiz kalır.
84- De ki: “Herkes tabiatına göre hareket eder. Rabbiniz yolca kimin daha doğru olduğunu en iyi bilir.”
85- Sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.”
Açıklaması
Yüce Allah Rasûlüne (s.a.) birinci ayet-i kerimede farz namazları vakitlerinde kılmasını emretmektedir. Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Ey peygamber! Sana ve ümmetine farz kılınmış olan namazı rükün ve şartlarını eksiksiz yerine getirerek güneşin zevalinden itibaren gecenin karanlığına kadar olan vakitler içerisinde eda et! Bu ise öğle, ikindi ile akşam ve yatsı namazlarını kapsamaktadır. Âyet-i kerimede “dülûk= batıya yönelmek” kelimesi güneşin öğle vakti semanın ortasından batıya doğru meyletmesidir. Hitap Rasulullah s.a.)’a olmakla birlikte aynı zamanda ümmeti de bu hitabın kapsamı içerisine girmektedir. Buna sebep ise emrolunan namazın dindeki yeridir.
“Sabah namazını da…= kur’âne’l-fecr” yani sabah namazını da kıl demek-dr. İşte beşinci vakit namaz da budur. Rasulullah (s.a.)’m söz ve fiillerinin yer aldığı mütevatir sünnet de namaz vakitlerinin başlangıcını ve sonunu günümüzde bilinen şekliyle açıklamış bulunmaktadır.
“Çünkü sabah namazı tanık olunan (meşhûd) bir namazdır.” Yani sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunurlar. Bu meleklerin bir kısmı mer. Diğer bir kısmı göğe çıkarlar ve bu, görev değişimi vaktinde olur. Sabah namazına “okumak” anlamına gelen “kur’ân” adının verilişi, Kur’ân okumanın rükün olmasından dolayıdır. Nitekim namaza aynı şekilde rükû, kunût, sücud adları da verilir. Diğer taraftan “kur’âne’l-fecr” ifadesinin sabah namazında uzun uzun Kur’ân okumaya bir teşvik olması da mümkündür. Diğer namazlara nispetle sabah namazında daha uzun ayetler okumanın sebebi budur.[1][24]
Ahmed, Tirmizî, Nesaî ve İbni Mace’nin, Ebû Hureyre’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) Yüce Allah’ın “Sabah namazını da. Çünkü sabah namazı tanık olunan bir namazdır” buyruğu hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu namaza gece melekleri ile gündüz melekleri tanık olurlar.”
Buharî ile Müslim’de de Ebu Hureyre (r.a)’den yine Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Sizin aranızda gece melekleri ile gündüz melekleri biribirinin ardı arkasına gelirler. Bunlar sabah namazı ile ikindi namazında bir arada olurlar. Aranızda geceyi geçirenler semaya çıkarlar. Hallerini en iyi bilen O olduğu halde Rableri yine onlara, “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar, “Onlara vardık namaz kılıyorlardı, yine namaz kıldıkları halde onları bırakıp geldik.” derler.”
Abdullah b. Mes’ud da der ki: Koruyucular (melekler) sabah namazında bir araya gelirler, bunlar yükselir, berikiler de kalırlar.
Yüce Allah’ın “tanık olunan” ifadesinden kasdm namazların cemaat ile eda edilmesini teşvik olması ihtimali de vardır. Bu durumda buyruğun anlamı çokça cemaat ile tanık olunan namaz olur yahut da Yüce Allah’ın kudretinden kemaline tanık olunur. Çünkü bu vakit, karanlığın aydınlık ile karıştığı zamandır. Karanlık, ölüme ve yokluğa; ışık ise hayat ve varlığa uygun bir örnektir ve o vakitte kâinat karanlıktan aydınlığa intikal eder. Bir çeşit ölüm olan uykudan hayata, hareketsizlikten harekete ve yokluktan varlığa geçiş gerçekleşir.[2][25]
“Gecenin bir kısmında da sana bir nafile olmak üzere onunla teheccüd namazı kıl.” Bu Rasulullah (s.a.)’a has bir başka farzdır ki bu da teheccüd namazıdır. Yani gecenin bir bölümünde namaz kılmak üzere kalk. Bu, peygamber (s.a.)’e gece namazı kılmak için verilen ilk emirdir. Bu namaz emri ise farz olan diğer namazlardan ayrıca verilmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah da farz namazdan ayrı olarak gece namazlarını Rasûlüne emretmektedir. Teheccüd namazı uykudan sonra kılınan namazdır. Ashab-ı kiramdan bir topluluktan sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) uyuduktan sonra kalkıp teheccüd namazı kılardı.
Yüce Allah’ın “Sana bir nafile olmak üzere” buyruğu şu demektir: Yani farz namazlardan ayrı olarak senin için fazladan bir ibadet olmak üzere, ümmetinden ayrı, yalnızca sana has ve sadece sana farzdır. Ümmetine ise bu namaz menduptur veya tatavvudur. Tercih edilen görüş budur. Bir diğer görüşe göre ise kasıt, Peygamber (s.a.) için gece namazının özel bir nafile olduğudur. Çünkü Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış bulunmaktadır. Nafileler ümmetinden diğer fertlerin günahlarına kefaret olur. İbni Cerîr ise bu görüşü reddederek şöyle demektedir: Çünkü Hz. Peygamber de mağfiret dilemekle emrolunmuştu: “Ve ondan mağfiret dile, çünkü O tev-beleri çokça kabul edendir.” (Nasr, 110/3). Ayrıca Hz. Peygamber bir günde yüz defadan fazla mağfiret dilerdi. Kulun Rabbine yakınlığı arttıkça O’ndan korkusu da artar. İsterse âlemlerin Rabbi ona bu konuda güvenlik verilmiş olsun. Bu ehlince bilinen bir makamdır.
“Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir.” Yani benim sana verdiğim bu emri yerine getir ki, kıyamet gününde seni övülecek bir makama yükseltelim. Orada bütün insanlar seni övsün. Ayrıca -İbni Kesir’in dediği gibi-onların yaratıcısı olan şanı mübarek ve Yüce Allah da övsün.
el-Vâhidî’nin de kaydettiği gibi, bütün müfessirler icma ile şunu belirtirler: Bu Makam-ı Mahmud cezanın kaldırılması hususunda şefaat-ı uzma (en büyük fesat) makamıdır. Bu ise İbni Cerir’in de belirttiği gibi, burası o günde insanların içinde bulunacakları sıkıntılardan Rablerinin kendilerini rahatlatması için, kıyamet gününde peygamberin bulunacağı şefaat makamıdır.
“Umulur ki” kelimesi burada vücup içindir. Çünkü burada böyle bir şeyi ümitlendirme anlamı ifade edilmektedir. Bir kimseyi herhangi bir hususta umutlandırıp sonra onu mahrum eden kişi aldatıcı olur. Böyle bir anlam ise Yüce Allah için imkânsızdır. Bu kelime, kerim olan Yüce Allah tarafından gerçekleşmesi muhakkak olan bir umutlandırmadır. Müfessirlerin ittifakı ile bu kelime, Allah tarafından kullanıldığı takdirde vücup ifade eder. Makam-ı Mahmud ise göz dikilen, umulan yerdir. Rasulullah (s.a.) için hazırlanan belli makamın adıdır. Bu önceden de açıkladığımız gibi her bir peygamber ve rasulün kabul edemeyeceği şefaat makamıdır. Rasulullah (s.a.) ise “Bu iş benim isimdir. Bu iş benim isimdir” diyerek hesaplarının çabuk görülmesi için insanların cehenneme dahi olsa gitmeyi temenni edecekleri, tepelerine son derece yaklaşmış aşırı derecedeki güneşin hararetinden kurtulmaları için, bütün insanlara şefaat edeceği makamdır.
Müslim senedini kaydederek Rasulullah (s.a.)’ın: “Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yükseltir.” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: “İşte o ümmetime şefaatçi olacağım makamdır.”
Neseî ve Hâkim, Huzeyfe (r.a)’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Allah bütün insanları tek bir düzlükte toplayıp bir araya getirecektir. Davetçi onlara sesini işittirecek, göz onları delip geçecektir. İlk yaratıldıkları gibi çıplak ayaklı ve sünnetsiz olarak ayakta duracaklardır. Onun izniyle olmadıkça hiç bir kimse konuşamayacaktır. Peygambere “Ya Muhammed” diye nida edilecek ve O şöyle buyuracaktır: “Buyur, emrine hazırım, hayır senin elindedir, şer ise sana nispet edilmez. Hidayet bulan senin hidayete ilettiğindir, kulun işte senin huzurundadır. Seninledir ve sana yönelmiştir. Senden yine sana sığınılır. Sen şanı mübarek ve yücesin. Ey Beyt’in Rabbi, seni bütün eksikliklerden tenzih ederim.” İşte Aziz ve Celil olan Allah’ın sözünü ettiği Makâm-ı Mahmud budur.
Buharî’de Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim ezanı işittiği vakit: “Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak olan namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed (s.a.)’e vesileyi, fazileti ve üstün dereceyi ver. O’nu, Makam-ı Mahmud’a yücelt. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin.” diyecek olursa, kıyamet günü benim şefaatim de onu bulacaktır.”
Ahmed, Tirmizî ve İbni Mace’in Ubey b. Ka’b.’dan rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü oldu mu peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaatlerinin sahibi ben olacağım. Övünmeden söylüyorum.”
Peygamber (s.a.)’e hicret emri ile ilgili olarak da Yüce Allah: “Ve de ki: Rabbim, beni doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar…” buyruğunu indirdi. Yani ya Muhammed, dua ederek şöyle de: Rabbim, dünyada da ahirette de beni razı olunacak güzel bir şekilde girdir. Orada hoşa gitmeyecek bir şey olmasın. Bu girişin sahibini sözünde de fiilinde de doğru olmakla nitelendirileceği bir giriş kıl. Yine beni razı olunacak ve güzel bir çıkarılış ile çıkar. Keramet ile taçlandır, gazabından güvenlik ver. O yerden çıkanın doğru olmakla nitelendirileceği, bunu hak edeceği bir çıkarış olsun.
İşte bu Peygamber (s.a.)’in her bir giriş ve çıkışını kapsayan bir duadır. Medine’ye girişi, Mekke’den çıkışı, kabre girişi, kabirden diriliş için çıkarılışı, Mekke’ye hakim olarak girişi yine oradan güvenlik içerisinde çıkışı gibi.
Bazıları da bu ayet-i kerimenin Peygamber (s.a.)’e hicret emri verilmesi esnasında indiğini belirterek, tahsis ederler. Bununla Hz. Peygamber, Medine’ye girişini ve Mekke’den çıkışını kastetmiş olur. Yahut da Mekke’ye muzaffer ve fatih olarak gelişi ile oradan müşriklerden yana güvenlik içerisinde çıkışı kastedilmektedir.
“Ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver.” Yani bana muhalefet edenlere karşı bana yardımcı olacak apaçık bir delilin olsun yahut küfre karşı İslâm’ı zafere ulaştırıcı ve ona üstün kılıcı bir devletin, gücün, kuvvetin olsun. Hasan-ı Basrî der ki: Rabbin kendisine Farsların mülkünü ve kuvvetini onlardan alıp kendisine vereceğini, yine aynı şekilde Bizanslılar’in mülkünü ve kuvvetini onlardan alıp kendisine vereceğini vaad etmişti.
Nitekim Yüce Allah ona olan vaadini gerçekleştirmiş, Hz. Peygamberin duası kabul olunmuş ve bir taraftan şahsî olarak ilâhî koruması tahakkuk etmiştir. “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67). Diğer taraftan da İslâm yayıldı ve bütün dinlerden üstün oldu: “Ve ta ki onu diğer bütün dinlerden üstün kılsın.” (Tevbe, 9/33). Yine devlet ve mülkü de zafer kazandı: “Şüphesiz Allah’ın Hizb’i galip gelenlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/56); “And olsun onları yeryüzünde halifeler yapacaktır.” (Nûr, 24/55).
Hz. Peygamberin devlet ve egemenlik talebi herhangi bir şekilde hakimiyet arzusu için değil, İslâm’ın korunması için, gereken değerlerini muhafaza içindi. Çünkü hakkın kendisine düşmanlık edenlere, mücadele verenlere karşı kahredici bir güce ve kendisine hizmet edecek bir yardımcıya ihtiyacı vardır ve bu bir zorunluluktur. Ondan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte Kitabı ve Mizanı (ölçü ve adaleti) indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar. Bir de onda hem çetin bir kuvvet hem de insanlar için menfaatler bulunan demiri de indirdik…” (Hadîd, 57/25) Böylelikle Yüce Allah risâlet ile beyanı, demir ile gücü bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Hz. Osman’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Şüphesiz Allah Kur’ân-ı Kerîm ile menetmediğini devlet otoritesi ile meneder.” Yani Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in hükmüne, bu konudaki kesin vaade ve en ağır tehdide rağmen işlemekten vaçgeçmeyen bir çok insanın birtakım hayasızlık ve günahları işlemekten devlet otoritesiyle alıkoyar.
Daha sonra Yüce Allah Kureyş kâfirlerini de şu buyrukları ile tehdit etmektedir:” De ki: Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi.” Yani müşriklere şunu söyle: Allah’tan hiçbir şüphesi bulunmayan hak geldi, ki o da İslâm’dır. Ve Allah’ın onunla gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir, iman’dır, faydalı ilimdir. Buna karşılık batıl paramparça oldu, helak oldu. Bu ise şirktir. Esasen batılın hakka karşı hak ile birlikte durması, sebat göstermesi söz konusu değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bilakis biz hakkı bâtıl üzerine bırakırız da hak onun beynini parçalar. Bakarsın ki o yok oluvermiştir.” Enbiyâ, 21/18).
“Çünkü zaten bâtıl yok olucudur.” Yani hiç şüphesiz bâtıl, her zaman için kalıcılığı olmayan, sürekliliği bulunmayan, yok olup gidendir.
Rasulullah (s.a.) Mekke’nin fethi sırasında putları kırarken bu ayet-i kerimeyi okumuştu. Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî’nin Abdullah b. Mes’ud’dan rivayetlerine göre o şöyle demiş: Peygamber (s.a.) Mekke’ye girdi. Beyt’in etrafında ise 360 put vardı. Hz. Peygamber elindeki değnek ile bunları itekliyor ve bu arada: “De ki: Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten batıl yok olucudur.” ayeti ile “De ki: Hak geldi batıl ise ne yeniden bir şey meydana getirebilir, ne de bir şeyi iade edebilir.” (Sebe’, 34/49) ayetlerini okuyordu.
Hafız Ebû Ya’lâ da Hz. Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini nakletmektedir: “Rasulullah (s.a.) ile birlikte Mekke’ye girdik. Kabe’nin etrafında Allah’tan başka ibadet olunan 360 tane put vardı. Rasulullah (s.a.) emir verdi, bu putlar yüzüstü yıkıldı ve şöyle buyurdu: “Hak geldi, bâtıl da çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten bâtıl yok olucudur.”
Daha sonra Yüce Allah rasulü Muhammed’e indirmiş olduğu Kitabının bir şifâ ve bir rahmet olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Kur’ândan müminler için şifâ ve rahmet olanı indiririz.” Yani ey Peygamber, biz senin üzerine kendisinde şifâ bulunan bir Kur’ân indirmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’den nazil olan her şey müminlere şifâdır.
Onunla imanları artar ve onun sayesinde dinlerini daha bir arındırırlar. O kalplerdeki her türlü şüphe ve nifak hastalığını, şirk, sapkınlık, inkâr, bilgisizlik ve dalâlet hastalıklarını giderir. Kur’ân-ı Kerîm imana, hikmete ve hayra irşat eder, cennete sokup azaptan kurtulmaya götürür. ed-Deylemî’nin Fir-devs’inde rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kur’ân ile şifâ dilemezse Allah ona şifâ vermesin.”
“Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır.” Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek, kendisine zulmedenin ancak imandan uzaklaşmasını ve Allah’ı inkârını artırır. Bunun sebebi ise küfrün ruhunda kök salmış olmasıdır.
Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “De ki: O iman edenlere bir hidayet ve bir şifâdır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve onlara karşı bir körlüktür. İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir gibidirler.” (Fussilet, 41/44). Yine Yüce Allah’ın şu buyrukları da bunu andırmaktadır: “İman edenlere gelince bu, onların imanını artırmıştır. Onlar biribirleriyle müjdeleşirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların küfürlerine küfür katıp artırdı ve onlar kâfir olarak ölüp gittiler.” (Tevbe, 9/124-125). Katâde der ki: Mümin Kur’ân-ı Kerim’i işittiği vakit ondan istifade eder, onu beller ve anlar. “Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır.” Yani zalim Kur’ân’dan yararlanmaz, onu bellemez, onu anlamaz. Şüphesiz Allah bu Kur’ân-ı Kerîm’i müminlere bir şifa ve bir rahmet kılmıştır.
Daha sonra Yüce Allah beşer olması itibariyle insanın eksikliğini haber vermektedir. Bundan tek istisna Allah’ın koruduğudur. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsana nimet verdiğimiz vakit yüz çevirir ve yan çizer.” Yani bizler mal, afiyet, rızık, yardım gibi insana herhangi bir nimet verecek ve o da dilediğine kavuşacak olursa, Allah’a itaat ve ona ibadetten yüz çevirir. Bu buyruk da onun yüz çevirmesini tenkit için gelmiştir. Çünkü yüz çevirmekten kasıt ise büyüklük taslamak ve uzaklaşmaktır. Çünkü bu, büyüklük taslayan-larm adetidir.
“Ona bir kötülük dokundu mu da ümitsiz olur.” Yani ona bir kötülük isabet edecek olursa -bunlar da çeşitli musibet ve olaylardır- artık bundan sonra Allah’ın rahmetinden ve hayırdan yana ümit keser ve alabildiğine ümitsizlesin Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruklarını da andırmaktadır: “İnsana bir zarar dokunduğu zaman yanı üzereyken, otururken veya ayakta iken bize dua eder. Fakat biz onun sıkıntısını giderdiğimizde kendisine dokunan bir sıkıntıya bizi çağırmamış gibi (döner) gider. İşte haddi aşanların işledikleri amelleri kendilerine böylece süslü gösterilmiştir.” (Yunus, 10/12); “Andolsun ki insana nezdimizden bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden alıversek şüphesiz o ümit kesmiş bir nankör olur. Ve şayet ona kendisine dokunan bir zarardan sonra nimet tattıracak olursak, elbetteki benden kötülükler uzaklaşıp gitti, diyecektir. Çünkü o şüphesiz şımarıktır, böbürlenendir.” (Hûd, 11/9-10).
“De ki: Herkes tabiatına göre hareket eder.” Ya Muhammed de ki: Herkes hidayet ve sapıklıktan kendi durumuna, izlediği yoluna, kanaatine uygun işler yapar.
“Ve Rabbiniz yolca kimin daha doğru olduğunu daha iyi bilir.” Sizi besleyip büyüten, terbiye eden, var eden, size nimetler ihsan eden Rabbiniz olan Allah, herkesten daha çok kimin yolunun daha düzgün, kimin yolunun daha açık ve hakka daha çok tabi olduğunu bilir. Herkese ameline göre karşılık verecektir. Ayet-i kerimede müşrikler için bir tehdit vardır.
Bu ayet-i kerime de Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın. Biz de yapacağız. Bekleyin, çünkü biz de bekleyenleriz.” (Hûd, 11/121-122).
“Sana ruhtan sorarlar…” Yani müşrikler sana bedenlerine hayat veren ruhun gerçek mahiyetine dair soru sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin işlerindendir. Ruh onun var etmesi ve yaratması ile meydana gelir. Allah ona dair bilgiyi kendisine saklamıştır. Ondan başka kimse onu bilmez ve ondan başka bunu bilme gücüne sahip kimse yoktur. Ey insanlar! Size verilen bilgiler, marifetler pek azdır ve bunların kaynağı da duyu organlarının hissetmesi ve bilinen şeyler üzerinde düşünmektir. Bunların ötesinde kalanlara gelince, sizin bunları bilmeye gücünüz yetmez ve kimse bunların gerçek mahiyetine muttali değildir. [3][26]