sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA KEHF SURESİ 9. VE 26. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA KEHF SURESİ 9. VE 26. AYET-İ KERİMELER
Temmuz 13, 2026 09:58
7
A+
A-

Ashab-ı Kehf Kıssası

 

9- Yoksa sen Ashab-ı Kehfi ve Rakîm ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi san­dın?

10-  Hani o yiğitler mağaraya sığınmış­lardı da: “Rabbimiz, bize katından rah­met ver, işlerimizde doğruluk ver!” de­mişlerdi.

11-  Bunun üzerine biz de sayılı yıllar boyunca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.                                      

12-  Sonra iki gruptan hangisinin bekle­dikleri süreyi daha iyi hesaplamış oldu­ğunu belirtmek için onları uyandırdık.

13-  Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatıyoruz. Doğrusu onlar Rab-lerine inanmış genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık.

14- Kalkıp da: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasını ilâh diye asla çağırmayız. Yoksa andol-sun ki batıl söz söylemiş oluruz.” dedik­leri zaman kalplerini pekiştirmiştik.

15-  “Şu bizim kavmimiz, onu bırakıp başka ilâhlar edindiler. Bunlara dair apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?”

16- “Madem ki siz onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarından ayrıldı­nız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbi-niz size rahmetinden genişlik versin, işinizde kolaylık göstersin.”

17-  Güneşin doğduğu zaman mağarala­rının sağ tarafına yöneldiğini, battığı zaman da sol taraftan yanlarından ka­yıp gittiğini görürsün. Kendileri de ma-

idiler. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse o, doğru yo­la ermiştir, kimi de saptıracak olursa artık onu doğru yola erdirecek bir yar­dımcı bulamazsın.

18-  Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri de kol­larını eşiğe uzatmıştı. Onları görsen on­lardan geri dönüp kaçardın ve için on­lardan dolayı korkuyla dolardı.

19-  İşte böyle. Biribirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya günün bir kısmı” dediler. “Ne kadar kal­dığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi birinizi şu gümüş parayla şehre gönde­rin de yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size bir rızık alıp getir­sin. Orada dikkatli davransın da sakın sizi kimseye duyurmasın.” dediler.

20- “Çünkü onların sizden haberleri ola­cak olursa sizi ya taşla öldürürler veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise ebediyyen iflah olmazsınız.”

21- Böylece onların bulunmalarını sağ­ladık ki Allah’ın vaadinin gerçek oldu­ğunu, kıyametin muhakkak kopacağını ve onda şüphe edilmeyeceğini bilsinler. Nitekim   bunlar   kendi   aralarında durumları hakkında çekişip duruyor­lardı. “Onların üzerlerinde bir bina ku­run.” diyorlardı. Rableri onları çok iyi bilir. Onların işlerine galip gelenler ise “Onların üzerlerinde mutlaka bir mes­cit yapacağız.” dediler.

22-  “Onlar üçtür dördüncüleri köpekle­ridir” diyecekler. “Beştir, altıncıları kö­pekleridir.” diyecekler. Bu gayba taş at­maktır. “Yedidir, sekizincileri köpekle­ridir.” diyeceklerdir. De ki: “Onların sa­yısını en iyi bilen Rabbim’dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.” Bu yüzden onlar hakkında zahir olandan başkasıyla tartışma ve bunlardan kims­eye onlara dair bir şey sorma!

23-  Bir şey hakkında: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme.

24- Meğer ki Allah dilemiş ola. (İnşaallah diyesin) Unuttuğun zaman da Rabbini an ve şöyle de: “Umulur ki Rabbim beni bundan doğruya daha yakın olana eriştirir.”

25- Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler; buna dokuz daha kattılar.

26- “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir” de. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne güzel işitendir! Bunların ondan başka velileri yoktur. O kimseyi hükmüne ortak etmez.

 

Açıklaması

 

Kıssanın Özeti:

 

309 yıl uyku halinde canlı olarak kalan Kehf Ashabı’nın kıssasına dair kesin haber işte budur. Bu kıssa önceki kitapların işaret etmiş olduğu hayret verici olaylardan birisidir.

“Yoksa sen Ashab-ı Kehf i ve Rakım ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi sandın…” Onu dinleyenler Ashab-ı Kehf kıssasından hayrete düştüler ve sınamak kasdıyla Rasulullah (s.a.)’a bu hususta soru sordular. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Sen bizim ayetlerimiz arasında sadece bunların mı şaşılacak şeyler olduklarını zannettin? Öyle bir şey sanma! Çünkü bizim ayetlerimizin tümü şaşılacak, hayret edilecek şeylerdir. Ashab-ı Kehf kıssası ve onların uzun bir süre hayatta bırakılmaları, dünyanın halinden daha şaşılacak bir şey değildir. Şüphesiz yeryüzünün süsü ve onun hayret verici yanları bu kıssadan daha harika ve daha şaşırtıcıdır. Yeryüzünü süslemeye sonra da onu toprak haline getirmeye, gökleri ve yeri yaratmaya Kadir olan, her şeye kadir demek­tir. İnsanlardan belli bir grubu belli bir süre yemeksiz ve içeceksiz koruması da O’nun kudretinin tecellilerindendir.

Özetle sen Kehf ve Rakîm ashabı kıssasını ayetlerimizden hayret verici tek bir ayet olduğunu sanma! -Ki Rakîm onların ya köpeklerinin adıdır ya vadi­lerinin veya yapılarındaki yazının adıdır.- Öyle bir kanaate kapılma; çünkü bütün ayetlerimiz şaşırtıcıdır, gariptir. İbni Cerîr ile İbni Kesîr’in tercih ettiği gibi ayet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre rakîm “yazı” demektir.

“Hani o yiğitler mağaraya sığınmışlardı.” Ey peygamber! Kendilerini din­lerinden döndürmesinler diye kaçıp da puta tapan kavimlerinden gizlenmek maksadıyla dağdaki mağaraya sığınmalarım hatırla. Onlar mağaraya girdik­leri vakit Yüce Allah’tan kendilerine rahmetini ihsan etmesini, kendilerine lötufta bulunmasını isteyerek demişlerdi ki: “Rabbimiz bize katından rahmet mer.” Yani bize kendi katından, bizi esirgeyeceğin ve kavmimizden saklayacağın bir rahmet ihsan buyur. “İşlerimize doğruluk ver.” Yani akıbetimizi doğru kıl, tizim için faydalı olanı sağlamak ve bizleri sapık değil de doğru yolu bulan, şaşkın değil de hidayete ileten kimseler kılmak suretiyle; yahut genel olarak bütün işlerimizi dosdoğru kılmak suretiyle; “işlerimizde doğruluk ver, demişlerdi.”

“Bunun üzerine biz de sayılı yıllar boyunca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.” Mağaraya girdikleri sırada onları ağır bir uykuya daldırdık. Artık hiçbir ses işitmez oldular. Sayıları belli, pek çok yıl böylece uyudular.

“Sonra iki gruptan hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.” Yani daha sonra onları bu uyku­larından uyandırdık. Böylelikle insanlar da Yüce Allah’ın bu konuda bildiğini açıkça görsünler. Yani onlar hakkında anlaşmazlığa düşen iki gruptan hangisinin uykuda kaldıkları süreyi ve uykularının nihai vaktini bilsinler, bun­dan dolayı da acizliklerini açıkça görsünler, Allah’ın onlara ne yaptığını bilsin­ler ve Yüce Allah’ın öldükten sonra diriltmeye ve diğer hususlara kadir olduğunu kesin olarak kabul etsinler. [1][2]

 

Kıssanın Tafsilâtı:

 

“Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatıyoruz.” Yani biz sana onların haberlerini doğru şekliyle bildirmekteyiz. Bu şunu ifade eder: Araplar arasında onlara dair dillerde dolaşan haberler doğru değildi.

“Doğrusu onlar Rablerine inanmış genç yiğitlerdi…” Yani onlar Rablerini samimi olarak tevhîd eden, O’ndan başka ilâh olmadığına tanıklık eden gençlerdi. Biz de akideleri üzerinde kararlılık, Allah’a yönelmek ve salih ameli tercih etmek suretiyle hidayeti bulma hususundaki başarılarını daha da artırmıştık. Bu buyrukta isyana batan ve batıl dinde derinlere gömülen yaşlılara göre, gençlerin hakka daha bir yönelmek ve doğru yola daha büyük oranda hidayet bulmak istidadında olduklarına işaret vardır. İşte bundan dolayı -İbni Kesîr’in de belirttiği gibi- Allah’a ve Rasulün’e icabet edip çağrılarını kabul edenlerin çoğunluğu genç idi. Kureyş’in yaşlıları ise dinleri üzere kalmaya devam ettiler; onlardan ancak az kimseler iman etmişti. Taberânî ve İbnü’l-Münzir İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka o genç idi. Daha sonra Yüce Allah’ın “İbrahim adında genç bir yiğidin onları diline doladığını işitmiştik, dediler.” (Enbiyâ, 21/60); “Hani Musa genç delikanlısına şöyle demişti…” (Kehf, 18/60) ayetlerini okudu. Kehf ashabı hakkında da “inanmış genç yiğitlerdi” diye söz etmektedir.

Bu ayet-i kerimedeki “Biz de onların hidayetini artırmıştık.” buyruğu, imanın artışına ve insanlar arasında birinin imanının diğerinden üstün olduğuna, imanın artıp eksildiğine, itaatle artıp masiyet dolayısıyla eksildiğine delil gösterilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hidayet bulan­lara gelince, onların hidayetlerini artırdı ve onlara takvalarını verdi.” (Muhammed, 47/17); “İman edenlere gelince bu onların imanlarını artırdı ve onlar biribirleriyle müjdeleşirler.” (Tevbe, 9/124) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İmanlarına iman katılıp imanları artsın diye…” (Feth, 48/4) [2][3]

 

Kehf Ashabının Yaşadıkları Çağ:

 

Kehf ashabının Meryem oğlu İsa Mesih dinine bağlı oldukları zikredilmek­tedir. İbni Kesîr ise onların Hıristiyanlıktan önce yaşamış oldukları görüşünü tercih etmektedir. Buna delil ise Yahudi âlimlerinin onlara dair haberleri bil­meleri, buna önem vermeleridir. Nitekim nüzul sebebinde bunu açıklamıştık. Bir diğer delil ise İbni Ebî Şeybe, İbnü’l-Münzir ve İbni Ebi Hâtim’in İbni Ab-bas (r.a)’tan yaptıkları şu rivayettir: Bu rivayete göre Kehf Ashabı insanları putlara tapmaya çağıran zorba hükümdarların birisinin ülkesinde yaşıyorlar­dı. Onlar bu durumu görünce o şehirden çıkıp gittiler. Yüce Allah aralarında herhangi bir sözleşme ve haberleşme olmaksızın onları bir araya getirdi Biri diğerine nereye gitmek istediğini sormuş fakat durumunu gizlemiş, açıklama­mıştı. Çünkü biri ötekinin ne için dışarı çıktığını da bilmiyordu. O bakımdan biribirlerine durumlarını açıklamak üzere sözler aldılar, yeminler ettiler. Niha­yet bir söz birliği ettiler ve dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi-dir… İşinizde kolaylık göstersin.”

Daha sonra yola koyuldular ve nihayet mağaraya girdiler. Allah da onların kulaklarına perde vurdu, uykuya daldılar. Aileleri onları aramaya başladılar ancak bütün çabalarına rağmen bulamadılar. Nihayet durumları krala iletildi, o da şöyle dedi: Bu günden itibaren bu insanların durumu şöyle olmalıdır: Bunlar herhangi bir cinayet söz konusu olmaksızın ve bilinen bir sebebe bağlı olmayarak nereye gittiğini bilmediğimiz aramızdan çıkıp giden insanlardır. Daha sonra kurşundan bir levha getirilmesini istedi. O levhaya isimlerini yazdı, sonra da bunu hazinesine koydu. Daha sonra da şanı Yüce Allah’ın bize anlattığı olaylar başlarından geçti.[3][4]

 

Tevhid Hususundaki Kararlılıkları:

 

“Kalkıp da bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir… dedikleri zaman kalplerini pekiştirmiştik.” Yani kavimlerine karşı davranışlarında akideleri yo­lunda kararlılıklarında sağlam ve güçlü bir şekilde ısrar etmeleri ilhamını ver­miştik. Nihayet kavimlerinin içinde bulundukları rahat yaşayışı ve mutluluğu terkettiler ve insanları putlara, tağutlara ibadete teşvik eden, onları bu putla­ra, tağutlara ibadete zorlayan zalim hükümdar Dakyanus’un önüne dikilip şöy­le dediler: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz kesinlikle ondan başka bir ilâha ibadet etmeyiz. Zira ondan başka Rab yoktur, ondan başka mâ-bûd olamaz. Kavimlerin yaptığı putlara secde etmek, onlar için kurbanlar kes­mek ise, ancak gökleri ve yeri yaratan Allah’a yaraşır.”

İlk cümleleri olan “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir.” ifadesiyle Jûhiyyetin tevhidini ilan etmişlerdi. Putlara tapanlar da bunu kabul ederler. ikinci cümleleri o\an:”Biz ondan başkasını ilâh diye çağırmayız.” cümlesinde de rubûbiyetin tevhidini ilân etmişlerdi. Ancak puta tapıcılar (müşrikler) bunu kabul etmezler. Bunun delili ise Kur’ân-ı Kerîm’in bize nakletmiş olduğu şu buyruklardır: “Andolsun eğer onlara göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, i I bette: Allah diyeceklerdir.” (Lokman,31/25); “Şüphesiz biz bunlara” putlara “ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer, 39/3)

Onlar inançlarını şu sözleriyle gerekçelendirdiler: “Yoksa andolsun ki batıl söz söylemiş oluruz.” Yani biz Allah’tan başkasına ibadet edecek olursak, şüp­hesiz o zaman batıl, yalan ve iftira bir iddiada bulunmuş oluruz. Sözlükte batıl =oz (şatat) haddi aşmak ve hadden uzaklaşmak demektir. Yani o takdirde biz hakka uymayan, haddi aşmış bir söz söylemiş oluruz. Bu da onların putlara tapmak üzere davet olunduklarını, krallarının da putlara ibadeti terkettikle-rinden dolayı onları kınadığını göstermektedir. [4][5]

 

Kavimlerini Putlara Tapmaktan Dolayı Ayıplamaları:

 

“Şu bizim kavmimiz O’nu bırakıp başka ilâh edindiler…” yani Kehf ashabı Dakyanos döneminde putlara tapan kavimleri hakkında şöyle dediler: Bun­ların şu uydurma, batıl ilâhlara tapmak şeklindeki amellerinin doğruluğuna ?.paçık bir delil getirmeleri gerekmez mi? Niçin bu kabul ettiklerinin doğruluğuna doğru açık, net bir delil getiremiyorlar?

Bu da şunu göstermektedir: Bir iddiaya delil getirmek aklen ve mantıken daha sağlıklı bir yoldur.

“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” Allah’a yalan uydu­rup iftira edip, O’na ortak nispet edenden daha zalim yoktur.

Krallarının kendilerini tehdit edip korkutmasından sonra belki kabul ettikleri dinden geri dönerler diye durumlarını gözden geçirmeleri için onlara süre tanıması Allah’ın o gençlere bir lütfü idi. Onlar da bunu uygun bir fırsat olarak değerlendiler ve fitne korkusu ile dinlerini kurtarmak amacıyla kaçtılar.

İbni Kesir der ki: İşte insanlar arasında fitnelerin baş göstermesi esnasında meşru olan tutum budur. İnsan dinine zarar gelir korkusuyla, onlar­dan kaçar. Nitekim Buharî’de ve Ebu Davud’da yer alan bir hadis-i şerife göre Ebu Saîd el- Hudrî Rasulullah (s.a.)’tan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: ‘Aradan fazla zaman geçmeden sizden birinizin en hayırlı malı dinini fitneler­den kurtarmak üzere, kaçmak amacıyla kendileriyle birlikte dağların tepelerini ve yağmur yağan yerleri takip edeceği birkaç koyun olacaktır.” İşte böyle bir durumda insanlardan uzak kalmak meşrudur, fakat sair hallerde meşru değildir. Çünkü bu durumda cemaatlere ve cumalara gitmek gibi önemli fırsat­lar kaybolur. [5][6]

 

Kavimlerinden Ayrılmaları:

 

“Madem ki siz onlardan ve Allah ‘tan başka tapmakta olduklarından z-t—Jdınız…” Ey Kehf Ashabı, siz dininizi kurtarmak amacıyla kavminizden, ayrılmak suretiyle onlardan maddeten ve dininizde onlara muhalefet etmek suretiyle manen ayrıldığınızı, Allah’tan başka bütün mabudları reddetmeye karar verdiğiniz vakit, biribirinize söylemiş olduğunuz o sözleri hatırlayınız.

Yüce Allah’ın “Allah’tan başka” ifadesi ya -belirttiğimiz gibi- muttasıl bir istisnadır veya muntakı’ bir istisnadır. Bunun bir ara cümlesi olması da mümkündür. O takdirde bu Yüce Allah tarafından bu gençlere dair Allah’tan başkasına ibadet etmediklerini ifade eden bir haber olur.

Haydi bedenlerinizle kavimlerinizden ayrılınız, ruhen de onlardan ayrıldıktan sonra (dağdaki geniş mağara demek olan) kehfe sığınınız. Şirk ehlinden uzaklarda tenha bir yerde yalnızca Allah’a ihlâsla ibadet ediniz. Eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, Allah sizin üzerinize sizi kavminize karşı kendisiyle koruyacağı bir rahmet yayar ve işinize büyük bir kolaylık sağlar, yani kendisinden yararlanacağınız ve size kolay gelecek yollar açar. [6][7]

 

Mağaradaki Durumları:

 

“Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini…” yani ey Muhammed veya ey muhatab alınabilecek herkes, güneşin doğuşu esnasında onların mağaralarında sağ tarafa doğru kaydığını görürsün. Yani güneş yükselerek ışığı sağa doğru kaymakta ve böyle bir yerde zeval halinde ışığından bir eser kalmamaktadır. Batışı esnasında ise güneş ışığı onlardan uzaklaşmakta, onları bir kenara bırakıp kuzey tarafına yönelmektedir. Halbu­ki onlar mağaranın genişçe orta yerinde idiler ve dışardan onlara oldukça latif ve serin hava geliyordu.

Bununla kastedilen mağaranın güneşin doğuşu ve batışı sırasında güneşten etkilenmeyen bir yerinde olduklarını bildirmektir. Yani onlara bütün gün boyunca; doğuşunda da batışında da güneş ışığı değmiyordu. Halbuki onlar güneş ışığına maruz geniş bir yerde bulunuyorlardı. Allah güneş ışığının onlara temas etmesini önlemişti. [7][8]

 

Mağaranın Yeri:

 

Tarihçiler mağaranın yerini tayin hususunda değişik görüşler zikrederler. Burasının Filistin’in güneyinde Akabe’de Eyle’ye yakın bir vadi olduğu söylen­diği gibi, Irak’ın kuzeyinde Musul’da Ninova yakınlarında olduğu da söylen­miştir. Eski Bizans toprakları olan Türkiye’nin güneyinde bir yerde olduğu da söylenmiştir. Bütün bu görüşlerin bir delile dayandırılma ihtiyaçları vardır. [8][9]

 

Yüce Allah’ın Kudreti, İnayeti ve Mülkü:

 

“Bu Allah’ın âyetler indendir.” Yani bu gençlerin belli yıllar boyunca mağarada kalmaları Allah’ın, güneşin doğuş ve batışı esnasında güneşi onlar­dan ışınlarını kaydırmak ve hararetini başka tarafa çevirmek suretiyle kaydırması, Yüce Allah’ın kudretinin mükemmelliğine, bilgisinin genişliğine delâlet eden şaşırtıcı pek çok ayetlerinden bir ayettir (belgedir). Yüce Allah’ın kulları arasından ihlâs sahibi olanları koruduğuna, tevhidin hak din olduğuna, putlara ve heykellere tapmanın sapıklık ve doğruluktan ayrılma olduğuna, Kehf ashabı’nın da korunmasının Yüce Allah’ın lütfü ve onun inayetiyle olduğuna açık bir delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah “Allah kimi hidâyete erdirirse o doğru yola ermiştir.” diye buyurmaktadır. Yani Yüce Allah ayet ve belgeleriyle her kime hidayet bulma tevfikini ihsan eder ve hakka götürecek şekilde ona yol gösterir, sevdiği ve razı olacağı şeylere ulaşma başarısını ihsan ederse o kimse -Ashab-ı Kehf gibi- doğru yola iletilen ve dünyada da âhirette de en büyük nasibe mazhar olan bir kimsedir.

Bundan kasıt ya Ashab-ı Kehf ten övgüyle söz etmek ve onların arzulanan hedefi gerçekleştirdiklerine dair tanıklık etmek, yahut da bu kabilden ayet­lerin (belge ve mucizelerin) pek çok olduğuna dikkat çekmektedir. Asıl mutlu kişi, Yüce Allah’ın bunlar üzerinde dikkatle düşünüp onlarla basiretinin açılıp onlar vasıtasıyla hidayet bulma başarısını elde edendir.[9][10] Kısacası bu gençleri hidayete ileten Yüce Allah’tır.

“Kimi de saptıracak olursa artık onu doğru yola iletecek bir yardımcı bula­mazsın.” Yani kötü seçimi, yerinde olmayan istidadı, duruşunu sapıklık yoluna yönlendirmesi dolayısıyla Allah her kime ayetleriyle hidâyet bulma başarısını vermeyerek saptıracak olur ise, kesinlikle sen o kimseyi doğru yola iletecek hayra götürecek dünya ve âhirette doğruluk yollarına ulaştıracak asla bir yardımcı ve bir dost bulamazsın. Onu kimse hidayete iletemez. Öldükten sonra dirilişi inkâr eden kâfirler buna örnektir. Çünkü başarı ihsan etmek ve yardımsız bırakmak Allah’ın elinde olan bir iştir. O dilediğine tevfikini verir, dilediğini de yardımsız bırakır.

Hidayete erdirmenin ve saptırmanın Yüce Allah’a ait olarak vurgulanması Rasulullah (s.a.)’m kavminden çektiği sıkıntıları hafifletmiş ve davetini kabul etmekten yüz çevirmelerine duyduğu üzüntü ve kederini gidermiştir.

“Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Yani sen onları görecek olsaydın, onların uyanık olduğunu zannederdin. Çünkü uyuyor oldukları halde gözleri açıktır. Buna sebep ise çürümelerini önlemektir. Onlar bu halleriyle adeta kendilerini görenlere bakıyor gibiydiler.

“Biz onları sağa ve sola döndürüyorduk.” Yani kimi vakit onları sağ tarafa kimi vakit de sol tarafa döndürüyorduk. Ta ki toprak onların cesetlerini etkile­mesin ve tenleri gereken şekilde hava alsın.

Bu döndürülme süresi hakkında tefsir alimlerinin farklı görüşleri vardır. Senede iki defa olduğu, senede bir defa olduğu söylenmiş ise de, her iki görüşün lehine delil yoktur. Böyle bir şeyi akıl ile tespit etmek de mümkün değildir. Kur’ân da buna işaret etmemektedir. Bu hususta sahih bir haber de vârid olmuş değildir. O halde nas mutlak olduğu halde kalmaktadır. İbni Abbas der ki: Eğer döndürülmeselerdi yer onları yerdi (çürütürdü).

“Köpekleri de kollarını eşiğe uzatmıştı.” Yüce Allah’ın ilhamıyla onları korumak üzere arkalarından giden köpekleri ise kollarını mağaranın düzlüğünde yahut da kapısında onları korumak üzere uzatmıştı. Bu ise köpeğin tabiatından ileri gelen bir şeydir. Adeta onları koruyor idi. O da bu durumda onların uyudukları gibi uyudu. İşte hayırlılarla arkadaşlık etmenin faydası budur.

“Onları görsen onlardan geri dönüp kaçardın ve onlardan dolayı için korkuyla dolardı.” Yani eğer sen onlara bakacak olsaydın, arkanı döner kaçar, ve onlardan dolayı için korkuyla dolardı. Çünkü Yüce Allah onlara bir heybet ve bir vakar vermişti. Öyle ki kim onlara baksa mutlaka onlardan korkar ve çekinirdi. Bu halleri uyur halde kaldıkları süre sona erinceye kadar sürdü. Böylelikle onların bu hallerindeki nihaî hikmet, geniş rahmet tahakkuk etti. Allah onlar vasıtasıyla öldükten sonra dirilişe ve yaratıkları tekrar iadeye kadir olduğuna, kıyamet gününün ise şüphesiz olarak geleceğine dair maddi ve hissedilir delili açıkça gösterdi. [10][11]

 

Uykularından Uyandırılmaları

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte böyle… onları uyandırdık…” Yani biz onların hidayetlerini artırıp uyuttuğumuz, bedenlerini çürümekten, yok olmaktan koruyup uzun bir süre boyunca yiyip içmeksizin canlı olarak bıraktığımız ve evirip çevirdiğimiz gibi; evet bunun gibi onları tekrar dirilttik (uyandırdık). Yani ölümü andıran o uykudan onları canlandırdık. Böylelikle kudretimizin boyutlarını, insanlara yaptığımız işlerin ne kadar şaşırtıcı olduğunu onlara gösterelim, işleri hakkında basiret sahibi olsunlar, kendi aralarında biribirlerine soru sorsunlar ve bu noktaya varsınlar diye. O bakımdan onlardan birisi “Ne kadar süre uyudunuz” diye sordu. Çünkü uzun süre uyuduklarını hissetmişlerdi. “Bir gün veya günün bir kısmı, dediler.” Yani onlardan birisi şöyle cevap verdi: Bizim değerlendirmemize göre biz ya tam bir gün uyumuşuz ya da bir günün bir bölümü. Çünkü mağaraya günün erken saatlerinde girmişlerdi, uyuduklarında ise akşama doğru idi. Bu bakımdan arkasından “veya günün bir kısmı” deyiverdiler.

“Ne kadar kaldığınızı Rabbimiz daha iyi bilir…” dediler. Bir diğeri de şu cevabı verdi: Rabbimiz durumunuzu ve ne kadar gün kaldığınızı daha iyi bilir. İşte bu, onların hallerinin değişmiş olduğunu gördüklerinden dolayı uzun bir süre uyuduklarını farkettiklerini ve bu hususta tereddüde düştüklerini göster­mektedir. Yani Allah durumunuzu sizden daha iyi bilir. Siz ne kadar bir süre kaldığınızı bilmezsiniz. İşte birincilerinin sorduğu soruyu cevaplandırırken uyanık bir imanın gerektirdiği edep budur. [11][12]

 

Yiyecek Alımında Vekalet:

 

Daha sonra kendi aralarında önemli bir ihtiyaçları hakkında konuşmaya başladılar. Bu da yiyecek ve içeceğe olan ihtiyaçları idi.

“Şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin…” Yani biriniz şu dirhemlerinizle yahut evlerinden ihtiyaçlarını karşılamak üzere beraberlerinde bulunan şu gümüşünüzle şehrinize gönderiniz. Bu şehir ise -Râzî’nin de ısrarla belirttiği gibi- Tarsus’tur.[12][13]

“Yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size alıp getirsin.” Yani hangi yiyeceğin daha güzel, daha faydalı, daha hoş, daha ucuz olduğuna bir baksın ve o yiyecekten uygun bir miktar alıp size getirsin.

“Orada dikkatli davransın da sakın sizi kimseye duyurmasın.” Yani bir şey isterken, şehre girip çıkarken alışverişte bulunurken, yumuşak davransın, şehir halkından herhangi bir kimseye yerinizi bildirmesin yahut hisset­tirmesin.

“Çünkü onların sizden haberleri olacak olursa sizi ya taşla öldürürler ya da dinlerine döndürürler.” Zira kral Dakyanos’un adamları eğer yerinizi farkedecek olurlarsa sizi taşlayarak öldürürler, yahut da tekrar dinlerine, put­perestliğe, putlara tapıcılığa dönmeniz için sizi zorlarlar.

“Bu takdirde ise ebediyyen iflah olamazsınız.” Yani eğer sizler tekrar onların dinlerine geri dönme isteklerini uygun bulacak olursanız, dünyada da âhirette de ebediyyen iflah olmazsınız, kurtulamazsınız. [13][14]

 

İnsanların Onları Bulmaları:

 

“Böylece onların bulunmalarını sağladık…” Yani biz onları önce uyutup sonra uyandırdığımız gibi, onları ve hallerini de insanlara gösterdik, haberdar ettik. Bunların ise Yüce Allah’ın ölüleri diriltme, öldükten sonra diriliş ve kıyamet hakkında herhangi bir şüpheleri yoktur. Allah Kehf Ashabı m buna bir delil, bir belge olmak üzere diriltti, böylelikle Yüce Allah’ın öldükten sonra diriliş vaadinin hak olduğunu ve gerçekleşecek olduğunu, kıyametin gerçek­leşmesinin de şüphe olunmayacak bir husus olduğunu bilsinler. Her kim Kehf Ashâbı’nının durumlarına tanık olursa, bu haberin doğruluğunu ve Allah’ın öldükten sonra diriliş vaadinin gerçekliğini de öğrenmiş olur. Çünkü onların uyku halleri ile bu uykudan sonra uyanmaları, ölüp sonra dirilenin haline ben­zer.

“Nitekim bunlar kendi aralarında durumları hakkında çekişip duruyorlar­dı.” Yani onlar kıyamet hususu hakkında biribirleriyle tartıştıkları zaman o dönem insanlarına onları gösterdik. O tartışma esnasında insanların kimisi kı­yameti kabul edip inanıyor, kimisi inkâr ediyordu. Kimisi buna iman ediyor, ki­misi iman etmeyip kâfir oluyordu. İşte bu tartışanların Kehf Ashâbı’nı bulma­larını kabul edenlerin lehine, etmeyenlerin aleyhine bir delil kıldık. Hükümdar ve halkı da öldükten sonra dirilişe dair Allah’ın bu âyetini (kesin belgesini) buldukları için sevindiler ve Kıyamet hususunda görüş ayrılığı da ortadan kalkmış oldu. [14][15]

 

Onlar Hakkında İnsanların Görüşleri:

 

“Onların üzerlerine bir bina kurun… diyorlardı.” Yani Yüce Allah Kehf Ashâbı’nın canlarını aldıktan sonra onlar hakkında görüşler ikiye ayrıldı. Bir kesim -ki bunların kâfirler oldukları söylenmiştir- dediler ki: Üzerlerine mağaranın kapısını kapatalım ve onları bu halleri üzere bırakalım. Çünkü onlar bizim dinimiz üzeredirler. Yüce Allah’ın: “Rableri onları çok iyi bilir” buyruğu bir ara cümlesidir. Yani o akideleri hususundaki anlaşmazlık çıkar­tanlara neseplerini, isimlerini ve kaldıkları süreyi açıklamak hususunda cevap vermek üzere hallerini en iyi bilen Rableridir.

Bir diğer kesim ise görüşleriyle birinci kesime baskın geldiler. Bunlar ise -ki hem Ashâb-ı Kehf e daha yakın idiler, hem de onlar üzerine bina yapmaya daha istekliydiler- müslümanlar ve hükümdarlarıdır. “Biz mağara kapısında içinde müslümanlarm namaz kılacakları ve bu yerin bereketinden yarar­lanacakları bir mescit yapacağız.” [15][16]

 

Sayıları:

 

“Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyecekler.” Yani daha sonra insan­lar sayıları hususunda anlaşmazlığa düştüler. Burada kastedilenler Rasulullah (s.a.) döneminde Kitap Ehli’nden ve müminlerden onların kıssaları hakkında konuşanlar, söz söyleyenlerdir. Onlar Rasulullah (s.a.)’a Kehf Ashâbı’na dair soru sordular, Hz. Peygamber de kendisine vahiy gelinceye kadar onlara cevap vermeyi erteledi. Bu âyet-i kerime sayılarına dair haber vermek üzere indi ve onlardan doğruyu söyleyenlerin, “Yedidir, sekizincileri köpekleridir.” diyenler olduğunu ifade etti.

Onlardan kimisi Kehf Ashabı: “Üçtür, dördüncüleri köpekleridir.” derken, diğerleri ise “beştir, altıncıları köpekleridir.” demişti. Onlar bunu söylerken “gaybı taşlamaktadırlar.” Yani bilgisizce söz söylemektedirler. Söyledikleri sırf zan ve tahmindir. Söylediklerinin herhangi bir delili yoktur ve bununla birlikte kesin bir bilgi de söz konusu değildir. Bunun delili ise bu konuda söylenen iki sözden sonra “Bu, gayba taş atmaktır.” denilmesidir.

Bir başka grup ise: “Yedidir, sekizincileri köpekleridir.” demişlerdir. Yüce Allah bu sözü söyledikten sonra, buna dair bir açıklama yapmadı yahut da olduğu gibi kabul etti. İşte bu da bu görüşün doğruluğunun delilidir ve gerçek­te durumun böyle olduğunu göstermektedir.

Ya Muhammed de ki: Rabbim, onların sayılarını en iyi bilendir. Onların sayılarını insanlar arasında ancak pek az kimseler bilirler. Onların sayılarını belirten Kitap Ehli’nin büyük bir çoğunluğu bunu zan ve tahmine dayanarak zikrederler. Yüce Allah’ın “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir.” buyruğu ise bu gibi durumlarda yapılacak en güzel işin ilmi Yüce Allah’a havale etmek olduğunu göstermektedir. Çünkü bu gibi hususlarda bilgiye dayalı olmaksızın hüküm vermeyi gerektiren bir durum yoktur.

İbni Abbâs der ki: Ben Yüce Allah’ın istisna ettiği az kimselerden birisi­yim. Onlar yedi kişi idiler. İbni Cerîr de Atâ’dan İbni Abbâs’m: “Onların sayısı yedi idi.” dediğini rivayet etmektedir.

Ancak burada önemli olan bu insanların sayılarını bilmek değildir, önemli olan kıssadan ibret almaktır, kıssanın delâlet ettiği Yüce Allah’ın öldükten sonra dirilişi ve tekrar yaratmaya kadir olduğunu ortaya koymaktır.

Keşşaf sahibi şöyle bir soru sorar: Üçüncü cümle olan “yedidir ve sekizinci­leri köpekleridir.” buyruğunda yer alan bu “vav”= ve” neyin nesidir ve niçin önceki iki cümlede yer almadığı halde bu cümlede yer almıştır? Daha sonra bunu şöyle cevaplandırır: Bu “vâv” nekreye sıfat olarak gelen cümlenin başına gelen vav’dır. Bunun faydası ise sıfatın mevsûfu ile bitişik olduğunu tekid etmek ve bu sıfat ile nitelenmesinin sabit ve karar kılmış bir sıfat olduğunu göstermektir. Yani “yedidir ve sekizincileri köpekleridir.” diyenler bu konuda bir bilgiye dayanarak söylemişlerdi. Onlar diğerlerinin yaptıkları gibi zanna dayalı olarak gayba taş atmadılar.

“Bu yüzden onlar hakkında zahir olan şeyden başkasıyla tartışma…” Yani sen Kitap Ehli ile Ashâb-ı Kehf hakkında derinliğine değil de ancak zahir (yüzeysel) bir şekilde tartış. Bu da senin onlara Allah’ın sana vahyettiğini açıklamandır, bununla yetinerek başka bir şey ilâve etmemendir. Onların câhil olduklarını ileri sürmeksizin ve karşılık verirken onları azarlamaksızın bunları bildirmendir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde “Onlarla en güzel yol ile mücadele et!” (Nahl, 16/125) diye buyurmaktadır. Bir diğer yerde de şöyle buyurmaktadır: “Kitap Ehli’yle ancak en güzel yol hangisiyse o yolla mücadele ediniz.” (Ankebût, 29/46).

“Ve onlardan kimseye onlara dair bir şey sorma!” Yani onlardan herhangi bir kimseye Ashâb-ı Kehf kıssası hakkında işi yokuşa sürmek isteyen bir tavırla soru sorma. Çünkü bu sana tavsiye edilen idare yollu olmaya ve güzel ilişki kurmaya aykırıdır. Ayrıca onlara bu konuda doğruya iletilmek isteyen kimse tavrıyla da soru sorma. Çünkü Yüce Allah zaten sana onların kıssalarını vahyetmek suretiyle seni doğru yola iletmiş bulunmaktadır.

İşte bu da dini konularda Kitap Ehli’ne başvurmanın caiz olmadığını göstermektedir. [16][17]

 

Peygambere ve Ümmetine Bir İrşâd:

 

“Bir şey hakkında ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme.” Yani ey Peygamber, gelecekte yapmayı kararlaştırdığın herhangi bir şey için Aziz ve Celil olan Allah dilerse, demeden yarın ben bu işi mutlaka yapacağım deme. Yani “inşâallah” demedikçe böyle bir şey söyleme. Nitekim Buhârî ile Müs­lim’de Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyur­muştur: “Davud oğlu Süleyman-ikisine de selâm olsun- dedi ki: Bu gece yetmiş hanımımı dolaşacağım -bir rivayette yüz denilmiştir- Onlardan her birisi Allah yolunda savaşacak bir erkek doğuracaktır. Ona -bir rivayette melek tarafından-: İnşâallah de, denildi fakat o demedi. Hanımlarını dolaştı, fakat onlardan yalnızca bir tanesi o da uzuvları eksik bir insan doğurdu. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim. Eğer inşâallah demiş olsaydı, yemininde sâdık çıkardı ve bu, onun ihtiyacını karşılardı.” Bir diğer rivayette de: “Hep birlikte at sırtında, elbette Allah yolunda savaşırlardı.” denilmiştir.

Bu ayet-i kerimenin nüzul sebebini de öğrenmiş bulunuyoruz. Rasulullah (s.a.)’a Ashab-ı Kehf kıssası hakkında soru sorulunca o, “Size yarın cevap vereceğim.” demiş fakat vahiy onbeş gün gecikmişti.

“Unuttuğun zaman da Rabbini an.” Yani Rabbinin meşietini an ve bunu unutacak olur isen inşâallah deyiver. Anlamı şudur: Sen istisna sözünü (inşâallah demeyi) unutur da sonradan farkına varırsan, onu anmak suretiyle telâfi et. Aradaki zaman fasılası ister uzasın, ister kısa olsun. İbni Abbâs (r.a)’dan nakledildiğine göre istersen sen -dediğini bozmadığın sürece- bir sene sonra dahi olsa bunu yap. İbni Cerîr, İbni Abbâs’ın sözünün manasını şöyle açıklamaktadır: Bu bir kimsenin sözünde yahut da yemininde inşâallah demeyi unutup bir sene sonra dahi olsa bunu hatırlayacak olur ise, sünnet onun inşâallah demesini gerektirmektedir. Böylelikle istisna (inşâallah deme) sünnetini yerine getirmiş olsun. Velev ki bu sözünün gereğini bozduktan sonra olsun. Yoksa bu yeminini bozma hükmünü kaldırmak ve keffâreti de ıskat etmek için olmaz.

“Ve şöyle de: Umulur ki Rabbim bundan daha doğruya daha yakın olana eriştirir.” Yani ey Muhammed, de ki: Belki Rabbim beni unuttuğum şeyin yeri­ne, bir başka şeye yahut da hayır ve menfaati itibariyle daha üstün olana mu­vaffak kılar. Sana bilmediğin bir şey sorulacak olursa o hususta sen de Al­lah’tan sor ve bu hususta hakka seni muvaffak kılması için O’na yönel. [17][18]

 

Mağarada Kaldıkları Süre:

 

Yüce Allah Rasulüne Kehf Ashâbı’nm mağaralarında Allah’ın uyuttuğu zamandan, tekrar uyandırdığı vakte kadar kaldıkları süreyi de haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz daha kattılar.” Yani onlar mağaralarında kamerî yıl hesabıyla üç yüz dokuz yıl kadar bir süre kaldılar. Bu ise üç yüz güneş senesi eder. Çünkü her yüz yıllık bir sürede kamerî sene ile güneş senesi arasında üç yıllık bir fark vardır. Bundan dolayı üç yüz yıldan sonra “buna dokuz daha kattılar.” diye buyurmaktadır. Bu haberi de şu buyruğu ile pekiştirmektedir:

“Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir, de.” Yani onların kaldıkları süre hakkında sana soru sorulacak olur ve bu konuda sende Allah’­tan gelmiş bir bilgi bulunmuyor ise böyle bir durumda şöyle de: “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı Ona aittir.” Yani bunları O’ndan başka kimse bilmez, bir de Allah’ın yarattıklarından bildirdiği kimseler bilebilirler. O halde sen de onlara ait bir delil bulunmadığı sürece haber vermekte acele etme. Hak, gerçek benim sana verdiğim bu haberdir. Onların söyledikleri değildir. Zira göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur, her şeyi bilen O’dur. Onların ne kadar süre mağarada eğleştiklerini, bu konuda anlaşmazlığa düşenlerden O daha iyi bilir.

Şanı Yüce Allah onların kaldıkları süreyi haber verdiğine göre, hakkında şüphe bulunmayan gerçek de odur. Bu cümlenin sona bırakılmasının faydası, onların -sayıları hususunda anlaşmazlığa düştükleri gibi- kaldıkları süre hakkında da anlaşmazlığa düştüklerini ortaya koymaktır. Burada da böyle bir ek açıklamada bulunuldu. Tıpkı onların sayıları anlatılırken yer alan: “De ki: Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir” şeklindeki açıklamanın yer aldığı gibi.

Kısacası, Kehf Ashabı’nın sayıları ile mağaralarında kaldıkları süreye dair açıklama hususunda kesin haber Yüce Allah’tan gelen haberlerdir. Zira o eşyayı ve gerçekleri en iyi bilendir. İnsanların söyledikleri sözler ise delili olmayan zanlardır. Bunlar birtakım şayialara dayalı olarak söylenir. Göklerde ve yerde gayb olan ve buralardakilerden gizli kalan hususlara dair bilgi yalnızca Allah’a aittir.

“O ne güzel görendir, O ne güzel işitendir.” Yani muhakkak Yüce Allah onları çok iyi görendir, çok iyi işitendir, demektir. Bunun anlamı da övmekte ve şaşkınlıkta mübalağadır. Şöyle denilmiş gibidir: Var olan her şeyi Allah en iyi görendir, işitilen her bir şeyi Allah en iyi işitendir. Bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz. Katâde şöyle der: Allah’tan daha iyi gören ve ondan daha iyi işiten hiçbir kimse yoktur.

“Bunların O’ndan başka velileri yoktur.” Yani insanların Allah’tan başka işlerini çekip çevirecek kimseleri yoktur, O’nun ise bir yardımcısı da yoktur.

“O kimseyi hükmüne ortak etmez.” Yani yaratmak da emretmek de yalnız Allah’ındır. Kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. İnsanlardan herhangi bir kimse O’nun kazasında (hükmünde) O’na ortaklık edemez. O’nun hiçbir ortağı da yoktur, danışmanı da yoktur. [18][19]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.