VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA RA’D SURESİ 30. VE 34. AYET-İ KERİMELER
Kuranın Azametinin Ve Allah’ın Herşeyi Kuşatan Kudretinin Açıklanması
30- Sana vahyettiğimizi okuman için, seni de onlardan önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik. O ümmet Rahman’ı inkâr eder. De ki: “O, benim Rabbimdir. O’ndan başka bir ilah yoktur. Yalnız O’na güvendim. Dö-
nüşüm de o,nadır,,
31-“Eğer Kuran ile da*lar yürütülmüş veya yeryüzü yarılmış yahut ölüler ko- »»Şturulrnuş olsaydı, kâfirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün işler, Allah’a aittir’ inananlar “Ml*h dilerse bütün insanları doğru yola eriştirebilir” gerçeğini bilmediler mi? AUah’ın sözü yeri- ne gelinceye kadar, yaptıkları işler se- bebiyle inkâr edenlere bir belânın do- kunması veya yurtlarının yakınına inmesi devam eder durur- Allah, verdiği sözden şüphesiz caymaz.
32- And olsun ki senden önce de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkâr edenlere önce süre tanıdım, sonra ceza- larını verdim. Cezalandırmam nasıldı?
33- Herkesin yaptığını gözeten Allah, bunu yapamayan putlarla bir olur mu? Onlar Allah’a ortak koştular. Ey Muhammedi De ki: “Onlara bir ad bulun bakalım. Yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz? Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz? Fakat inkâr edenlere, küfürleri güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkonuldular. Zaten Allah’ın saptırdığına yol gösteren bulunmaz.
34- Onlara dünya hayatında azab vardır, ahiret azabı ise daha çetindir.Allah’a karşı onları bir koruyan da yoktur.
Açıklaması
Ey Muhammed! Geçmiş ümmetlere peygamberler gönderdiğimiz gibi Allah’ın dinini ve sana vahyettiklerimizi kendilerine bildirmen için seni de bu ümmete gönderdik. Senden önceki peygamberler yalanlandı. Onlar sana birer örnektir. Onlara şiddetli azabımızı indirip, cezalandırdığımız gibi bunlar da başlarına cezanın gelmesinden sakınsınlar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Allah’a and olsun ki, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. ” (Nahl, 16/63) “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve eza edilmeye katlandılar. Allah ‘m sözlerini değiştirebilecek yoktur. And olsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (En’am, 6/34).
Netice olarak mana şöyledir: Muhakkak ki Biz, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de insanlara teblîğ ettiğin ve okuduğun bir Kitap ile gönderdik. Peygamberler yalanlanınca bak onlara nasıl yardım edip, onları ve onlara uyanları dünya ve ahirette mutlu sona eriştirdik.
Seni kendilerine gönderdiğimiz bu ümmet, rahmeti her şeyi kaplayan Rahmân’ı inkâr eder, Onu ikrar etmez, nimetlerine ve ihsanına şükretmez ve ‘O’nun ortağı vardır’ derler.
Onlara de ki: ‘Ben, sizin inkâr ettiğiniz Rahmân’a iman ediyor, O’nu itiraf edip, Rab ve ilâh olarak tanıyorum. O, benim her işimi idare eder ve benim ya-ratıcımdır. O, benim kendisinden başka ilâh olmayan Rabbimdir. Ondan başka ne rab ne de mabud vardır.’
Bütün işlerimde O’na tevekkül ettim. Her işimi O’na havale edip O’na güvendim. Dönüşüm de O’nadır. Çünkü O’ndan başka hiç kimse buna lâyık değildir. Veya tevbem O’nadır.” İkinci mana, “Suçunun bağışlanmasını dile” (Gafir, 55) ayetindeki manayla aynıdır.
Bundan sonra Allah Tealâ, Kuran’ın azametini, sânını ve daha önce indirilen diğer kitaplar üstünlüğünü açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Eğer daha önce indirilen kitaplara arasında bir kitap olup onu okumakla dağlar yerlerinden yürütülmüş veya yeryüzü parçalanıp yarılmış ve nehirler, pınarlar fışkırtılmış yahut onu okumakla kabirlerindeki ölüler diriltilerek konuşturulmuş olsaydı, bu özelliklere sâhib olan kitap başkası değil yine bu Kuran olurdu. Hatta içindeki îcâz sebebiyle öncelikle o olurdu. Öyle ki insanlar ve cinler, ne onun gibi bir kitabı ne de her hangi bir suresinin benzerini getirmeye güç yetirebilirlerdi. Yine o, önünden ve arkasından içine batılın giremiyeceği bir kitaptır. Çünkü yaratıcının varlığını gösteren yaratılışla ilgili delilleri, insanlığı düzelten ve onları dünya ve ahirette mutlu kılan kanun ve hükümleri ihtiva etmektedir. Şu ayet de zikri geçen ayetin benzeridir: “Ey Muhammedi Eğer Biz, Kuranı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün.” (Haşr, 59/21).
Oysa bütün işlerin döneceği yer Allah Tealâ’dır. Eğer bir işi O dilerse olur, aksi takdirde olmaz. Allah, kimi sapıklığa düşürürse ona kimse doğru yolu gösteremez. Hidayete erdirdiklerini de hiç kimse delâlete düşüremez. Allah Tealâ, mutlak iradesi ve hükmüyle mucizeleri indirir. O, her şeye kadirdir. Eğer kâfirlerin isteklerini gerçekleştirmek uygun olup, hikmet ve maslahatı ihtiva etseydi onları yapardı. Ancak Kuran, akıllı insanlar için mucize olarak yeter de artar. İlâhî irade, bundan başkasına bağlı değildir. Çünkü Allah Tealâ, onların bu isteklerinin fayda vermiyeceğini ve kalplerinin yumuşamıyacağını bilmektedir. Onların kalpleri taşlaşmış hatta daha da katı olmuştur. Sapıklığa düşürmek ve hidayet, sebep-sonuç prensibine bağlıdır. Allah, Kuranda hidâyete yetecek ayetler indirmiştir. Kim bunlardan yüz çevirirse sapıklığa düşer. Dolayısıyla ayetleri terketmek, dalâlete düşme sebebidir.
Müminler, eğer dilerse Allah’ın Kuran ile bütün insanları imana hidayet etmeye kadir olduğunu bilmediler mi? Veya, iman edenler, bütün mahlûkâtın imanından ümit kesip, eğer dilerse Allah’ın bütün insanları dinine hidayet edebileceğini bilmiyorlar veya düşünmüyorlar mı? Zira akıl ve gönüllere bu Ku-ran’dan daha üstün gelen ve daha çok tesir eden bir delil ve mucize söz konusu değildir.”
Buharî’de bulunan sahih hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hiç bir peygamber yoktur ki ona, insanların iman etmiş olduğu bir mucize verilmiş olmasın. Ancak bana verilen, Allah’ın bana vahyettiği Kuran’dır. Ben, kıyamet gününde ümmeti en çok olan peygamber olmayı ümit ediyorum.” Mana şudur: Her peygamberin mucizesi vefatıyla son bulmuştur. Bu Kuran ise ebe-diyyete kadar bakî olan bir delildir. İnsanı hayrete düşüren unsurları tükenmez, pek çok kere reddedilmesine rağmen benzeri ortaya konamaz. Alimler ona doyamaz. O eğlence için olmayıp kesin bir sözdür. Onu terkeden zâlimi Allah mahveder. Kuran’dan başka yerde doğru yolu arayanı Allah sapıklığa düşürür.
“Seni yalanlamaları ve sonuna kadar inkârlarına devam etmeleri sebebiyle dünyada öldürülme, esir edilme ve mallarının ganimet olarak zorla alınması gibi musibet ve belâların, kâfirlerin başlarına veya öğüt ve ibret almaları için etrafındakilerin başlarına gelmesi devam eder durur.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “And olsun ki çevrenizde bulunan bir çok kasabaları yok etmişizdir.
Belki doğru yola dönerler diye ayetleri türlü türlü anlatmışızdır.” (Ahkaf, 46/27).
“Onlara karşı sana yardım ederek onlar hakkındaki sana olan vaadini yerine getirene kadar… “Bu vaad, İbn Abbâs (r.a.) ve diğer alimlerin de belirttiği gibi Mekke’nin fethidir. Veya bu âlem diğer kâfirler için son bulana kadar.”
“Doğrusu Allah”, sana söz verdiği kâfirlere karşı zafer “vadini yerine getirir. Peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara dünya ve ahirette yardım edeceği hususundaki verdiği sözü bozmaz. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma. Doğrusu Allah, güçlüdür, öç alandır.” (İbrahim, 14/47).
Bundan sonra Allah, bu mucizeleri isteyerek kâfirlerin alay etmelerine ve kavminden bazılarının yalanlamalarına karşılık Peygamberin (s.a.)’e bir teselli olarak ve bu sebepten kendisine zor gelen hâli hafifleten bir ayet indirmiştir: “Eğer kavminden bazıları seni yalanlar ve müşrikler seninle alay eder, inat ve kibir olsun diye senden mucizeler isterlerse onların eziyetlerine sabret. Senden önceki peygamberlerde senin için örnekler vardır.” Hemen peşinden Allah Tealâ, onlara nasıl davranacağını bildirmiştir: “İnkâr edenleri bir müddet beklettim, onlara süre tanıdım. Sonra onlara azap ettim. Bak bakalım, onları cezalandırmam nasıldır?” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Nice kasabalara, haksız oldukları halde, mehil vermiştim. Sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş ancak Banadır.” (Hacc, 22/48).
Buharî ve Müslim’de Rasulullah (s.a.), “Şüphesiz Allah, zâlime mühlet verir. Nihayet onu yakaladığında zâlim O’nun elinden kurtulamaz.” buyurmuş sonra da “Allah, kasabaların zâlim halkını yakalayınca böyle yakalar; yakalaması da şiddetli ve elimdir.” (Hûd, 11/102) ayetini okumuştur. Ayetten maksat şudur: “Şüphesiz Ben, o geçmiş ümmetlerden öç aldığım gibi bu kâfirlerden de öç alacağım.”
Burada Allah Tealâ, kâfirlerin içinde bulundukları durumu ve aklî yapılarını kınamış ve onların bu hâline şaşılması gerektiğini belirtmiştir: Doğrusu Allah, her nefsi ve işlediği iyilik ve kötülükleri bilmektedir. O, her şeyi bilir ve her şeye kadirdir. Allah şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dâir Kuran’dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın, yaptıklarınıza daldığınız anda mutlaka Biz, sizi görürüz.” (Yunus, 10/61). “Düşen yaprağı ancak O bilir.” (En’am, 6/59). ‘Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah’a aittir. O, canlıları babalarının sulbünde kararlaşmış ve analarının rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Herşey apaçık bir Kitap’ta-dır.”(Hûd, 11/6).
Allah, her şeye kadirken ve her şeyi bilirken nasıl olur da o kâfirler kadir olan ve bilen bir zâtı, ne kendisi ne de başkası için fayda ve zarar vermeye güç yetirebilir bir varlıkla bir tutarlar. Nasıl olur da böyle bir varlığı rab edinip de ondan kendilerine fayda sağlamasını ve zararı uzaklaştırmasını isteyebilirler!” Ayet, aralarında benzerliğin olmadığını ispat etmektedir.
Allah Tealâ, geçen manayı pekiştirerek şöyle buyurmuştur: “Onlar Allah’a ortaklar koştular.” Allah’a, putlar ve eşlerden ortaklar koşarak, O’nunla beraber bu ortaklara taptılar.
Arkasından bir kere daha onları kınamış ve azarlamıştır: “De ki: ‘Onları bize anlatıp, bildirdin. Üzerlerindeki sis perdesini aralayın da insanlar onları tanısınlar. Zira onlar gerçek değildir. Fayda ve zarar veremedikleri için de ibadet edilmeye asla lâyık değillerdir.”
“Yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi” Yoksa Allah’a, mevcut olmayan fakat ibadet edilen ortakları mı “haber veriyorsunuz?” Çünkü eğer bu ortaklar yeryüzünde bulunsalardı Allah, mutlaka onları bilirdi. Zira O, her şeyi bilir. Ayet, ortakların mevcudiyetini iptal etmiştir. Soru ise, kınama ve azarlama manası taşımaktadır.
“Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz?” Yoksa onların fayda ve zarar verdiklerini zannederek mi veya boş yere batıl olarak bunu söyleyerek mi onlara
ortaklar’ diyorsunuz. Yani, siz bu putlara ancak fayda ve zarar verdikleri zannıyla taparak, onlara ilâh adını verdiniz.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:
Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah, onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir.” (Necm, 53/23).
Netice olarak “Herkesin yaptığını gözeten Allah…” ayetinde, müşriklerle mücadele edilmiş, kınanıp azarlanmışlar ve onların kafa yapılarına şaşılıp hayret edilmiştir. Böylece bu ortakların ibadet edilmeye lâyık oldukları hususundaki aklî ve naklî deliller ortadan kaldırılmıştır.
Kâfirlerle yapılan bu münakaşa ve mücadelenin hiç bir faydası yoktur. Çünkü onlara, inkârları, içinde bulundukları sapıklık ve gece gündüz buna çağırmaları güzel gösterilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurur: ‘[Onların yanına bir takım yardakçılar koyarız da geçmişlerini geleceklerini onlara güzel gösterirler ” (Fussilet, 41/25). Onlara, içinde bulundukları sapıklık doğru ve güzel gösterilmesi sebebiyle hak yolundan, Allah yolundan ve mutedil din yolundan doğru yoldan alıkonuldular.”
Zâten Allah, küfrü ve isyanı sebebiyle kimi hor ve zelil kılarsa, onu hidâyete, kurtuluş ve mutluluk yolunda yürümeye muvaffak kılacak hiç kimse yoktur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez.” (Maide, 5/41). “Ey Muhammedi Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da olmaz.” (Nahl, 16/37).
Bundan sonra Allah Tealâ, onların çekecekleri cezayı bildirerek şöyle buyurmuştur: Onlara dünyada müslümanlann eliyle öldürülme, esir edilme, zelîl cima ve savaş gibi şiddetli bir ceza veya bedenlerine isabet eden belâlar yada benzeri musibetler vardır.
“Âhiret azabı” dünyadaki azaptan “daha şiddetli” ve daha can yakıcıdır. Müslim de İbn Ömer (r.a.)’in rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.), biribirlerine lanet eden iki kişiye şöyle demiştir: ‘Şüphesiz dünya azabı, ahiret azabından daha kolaydır.’ Çünkü dünya azabı bir süre içindir. Diğeri ise cehennemde ebedî ve devamlıdır. Ahiretteki azap, dünyadakinin 70 katı fazladır.
“Allah’a” azabına karşı “onları bir koruyan”, muhafaza eden ve himaye eden kimse de “yoktur”. Allah katında O’nun izni olmadan hiç kimseye şefaat da edilmez. [1][15]