sohbetlerözlü sözleryazarlarmakalelervideolartefsir derslerikavram derslerimedaricus salikin

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 13. VE 18. AYET-İ KERİMELER

VEHBE ZUHAYLİ (RH.A)’İN BAKIŞ AÇISIYLA İBRAHİM SURESİ 13. VE 18. AYET-İ KERİMELER
Mayıs 13, 2026 09:57
4
A+
A-

Kâfirlerin Peygamberleri Yurtlarından Çıkarmak Ya Da Dinlerinden Dönmekle Tehdit Etmeleri Ve Neticenin Peygamberlerin Olduğuna Dâir Vahyin İnmesi

 

13-14-İnkâr edenler, peygamberlerine ‘Ya bizim dinimize dönersiniz ya da sizi memleketimizden çıkarırız.” dediler. Rableri peygamberlere “Biz, zâlimleri y°k edeceğiz, onlardan sonra onların  yurtlarına sizi yerleştireceğiz. Bu, ma- kamımdan ve tehdidimden korkanlar  içindir.” diye vahyetti.

15-Peygamberler yardım istediler ve  her inatçı kibirli hüsrana uğradı.

16- Önünde cehennem vardır. Orada

17- Onu yudum yudum içecek fakat yu-tamayacaktır. Ölümün belirtileri ona her taraftan geldiği halde, ölemiyecek, arkasından da çetin bir azab gelecektir.

18- Rablerini inkâr edenlerin işleri, fır­tınalı bir günde rüzgârın şiddetle sa­vurduğu küle benzer. Yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, hak­tan uzak sapıklıktır.

 

Açıklaması

 

Peygamberlerle kâfir milletler arasında önce tabiî süreç olan karşılıklı münazara ve münakaşalar meydana gelmiştir. Fakat bu milletler, münakaşa sahasında iflas edip, peygamberlerin delil ve açıklamaları karşısında kendi de­lilleri hezimete uğrayınca mevcut krizi tırmandıracak mücadeleye girip, düş­manca davranışlar göstermekten başka bir yol bulamamışlar ve peygamberle­rini şu iki husustan birisiyle tehdit etmişlerdir:

Onlar, ya yurtlarından sürülüp çıkarılacak ya da kâfirlerin babalarından ve dedelerinden miras kalan dinlerine döneceklerdir. Meselâ Şuayb (s.a.)’in kavmi ona ve müminlere şöyle dememiş miydi: “Ey Şuayb! Ya dinimize döner­siniz ya da and olsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıka­rırız. ” (Araf, 7/88). Allah Tealâ, Kureyşli müşriklerden haber vererek şöyle bu­yurmuştur: “Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.” (İsra, 17/76). Yine Al­lah Tealâ, Rasulullah (s.a.)’ın hicret etmeye zorlanması hakkında şöyle buyur­muştur: “İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek ya da sürmek için düzen kuruyorlardı.” (Enfal, 8/30).

Kâfirler, kendi kuvvet ve çokluklarına, müminlerin sayılarının azlığına ve zayıf olmalarına aldandıklan için bu tehditleri savurmuşlardır. Kâfirlerin, “Ya bizim dinimize dönersiniz…” sözü, peygamberlerin daha önce puta taptıkları manasına gelmez. Kendilerine peygamberlik gelmeden önce kavimlerinin ara­sında onlara müdahale etmeksizin yaşadıklarından kavimleri onların da ken­dileri gibi putlara tapanlardan olduklarını zannettiler. Dolayısıyla insanlar on­ların kendi dinlerinden olduklarını sanmışlardır.

“Allah, peygamberlerine vahyederek şöyle buyurmuştur: ‘Biz, müşrik zâ­limleri yok edeceğiz, peygamberleri yurtlarından sürüp, uzaklaştırmakla teh­dit edip korkutmalarından dolayı onları cezalandırmak için yok olmalarından sonra sizi onların topraklarına, yurtlarına yerleştireceğiz.”

Bu, müşriklerin peygamberleri tehditlerine karşılık Allah’ın onları tehdit etmesidir. İki tehdit arasındaki fark ne büyüktür! Allah Tealâ şöyle buyurmuş­tur: “And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yar­dım göreceklerdir. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (Saffat, 37/170-173). “Allah, And olsun ki Ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz.’ diye yaz­mıştır. Doğrusu Allah, kuvvetlidir, güçlüdür.” (Mücadele, 58/21). “And olsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak sâlih kullarımın mirasçı oldu­ğunu yazmıştık.” (Enbiya, 21/105). Aynı manada daha pek çok ayet vardır.

Zâlimlerin yok edileceği ve yurtlarına müminlerin yerleştirileceği şeklin­deki bu vahiy, yani, bu husus, hesap anındaki makamından veya huzurumdaki bekleyişinden ve azap ve cezayla tehdidimden korkup, Benimle karşılaşmak­tan sakınan, Bana itaat ederek Ben’den korkan ve kızgınlık ve gazabımdan uzak olanlar için haktır. İşte zafer ve zikredilen vahyin sebebi budur.

“Peygamberler, düşmanları olan milletlerine karşı Allah ‘tan yardım istedi­ler. ” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Zafer istiyorsanız, işte size zafer gel-di “(Enfal, 8/19) Ayetten maksat, peygamberlerin düşmanlarına karşı Allah’dan fetih istemeleri veya kendileriyle düşmanları arasında hükmetmesini taleb et­meleridir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz! Bizimle milletimiz ara­sında hak ile Sen hüküm ver.” (A’raf, 7/89). Zamir, rasullere veya nebilere râcî-dir.

Denilmiştir ki: Ayetteki zamir, kâfirlere râcîdir. Yani “Kâfirler, kendileri­nin hak üzere, peygamberlerin ise batıl yolda olduklarını sanarak onlara karşı

Allah’tan galibiyet istediler.” demektir. Zamirin, her iki gruba râcî olduğu görü­şü de mevcuttur. Her iki taraf da Allah’tan, hak üzere olanlara yardım edip, hatıl taraftarlarını yok etmesini istemişlerdir. Allah Tealâ, milletlerin kendi aleyhlerine Allah’tan yardım istemeleri hakkında şöyle buyurmuştur: “Allahı-mız! Eğer bu Kitab, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver.” (Enfal, 8/32).

Fakat neticede Allah’tan sakınanlar zafer elde ederken müşrikler hüsrana uğrayıp helak olmuşlardır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a ibâdete karşı her büyüklük gösteren mütekebbir, hakka karşı inat eden ve haktan sa­pan, hüsrana uğrayıp helak oldu.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah ‘Ey Sürücü ve Şâhid! Her inatçı inkarcıyı, iyiliklere durmadan engel olan, müteca­viz, şüpheye düşüren, Allah’ın yanında başka ilâh benimseyen kişiyi cehenneme atın, onu çetin azaba sokun’ buyurur.” (Kaf, 59/24-26).

Bu inatçı mütekebbirin önünde kendisini gözetleyip bekleyen cehennem vardır. Allah Tealâ, başka bir ayette şöyle buyurmuştur: “Çünkü önlerinde, her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.” (Kehf, 18/79).

Cehennemde bu mütekebbir için cehennemliklerin derilerinden ve etlerin­den çıkan, kusmuk ve kanla karışmış irinli sudan başka içecek yoktur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar. Bun­lara benzer buz gibi, çok pis daha başkaları da vardır.” (Sad, 38/57-58).

Onu yudum yudum içecek, pisliğin, tadının, renginin ve kokusunun kötü­lüğünden neredeyse yutamayacaktır. Çünkü onu yutarken çok acı çekmektedir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen…” (Muhammed, 47/15). “Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gi­bi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” (Kehf, 18/29).

Sıkıntılarla ve çeşitli azaplarla ölümün belirtileri her taraftan geldiği hal­de o ölemiyecektir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler, kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez.” (Fatır, 35/36).

Bu inatçı mütekebbir için bütün bunlardan sonra bir başka azap daha var­dır ki bu, acı veren, zor ve şiddetli bir azaptır. Öncekinden daha can yakıcı, da­ha felâket ve daha acı vericidir. Bu azap devamlı olup asla ona ara verilmez. Allah Tealâ, zakkum ağacı hakkında şöyle buyurmuştur: “O, cehennemin dibin­de çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytan başı gibidir. İşte cehennemlikler bun­dan yerler, karınlarını onunla doldururlar. Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” (Saffat, 37/64-68). “Doğrusu günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır. Karınla­rında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. ‘Suçluyu yakala­yın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azâb olarak kaynar su dö­kün’ denir, sonra ona ‘Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.’ denir.” (Duhan, 44/43-50) “Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kay­nar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulu­nurlar.” (Vakı’a, 56/41-44). “Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Ce­henneme girerler; ne kötü bir yurttur! İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tat­sınlar. Bunlara benzer daha başkaları da vardır.” (Sad, 38/55-58).

Kâfirlerin, cehennem ateşinde azapla karşılaşmaları bir yana, bir de onlar dünyada işledikleri ve boşa giden, ahirette kendilerine fayda vermeyen iyi amellerine de üzüleceklerdir. Allah, onların amelleri için bir misal vererek şöy­le buyurmuştur: Kâfirlerin sadaka vermek, akrabalarla bağlarını devam ettir­mek, ana babaya iyilik etmek gibi yaptığı iyi ameller, kıyamet gününde bunla­rın sevapları Allah’tan istedikleri zaman, fırtınalı bir günde şiddetli rüzgârın savurduğu küle benzerler. Dünyada yaptıkları bu amellerden hiçbir şey elde edemezler. Ancak olsa olsa o fırtınalı günde o küllerden ne kadar toplayabilir-lerse o kadarını elde edebilirler. Onların çabaları ve amelleri, bir esâsa ve bir istikâmete dayanmamaktadır. Bilâkis haktan çok uzaktır. Öyle ki bu amellerin kabulünün şartı olan imanı elde edemedikleri için sevabını da kaybetmişlerdir. Şu ayetler de bu manadadır: “Yaptıkları her işi ele alır, onu toz-duman ede­riz.” (Furkan, 25/23). “Bu dünya hayatında sarfettiklerinin durumu, kendileri­ne zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavrulup mahveden soğuk bir rüzgâ­rın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler.” (Âl-i İmran, 3/117) [1][4].

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.